logo

Nedim Şener etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Nedim Şener etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Aralık 2014 Pazar

Yalancılık ve tetikçilik, gazetecilik değildir!

Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen arasındaki iktidar paylaşımı kavgasından kaynaklanan Gülen Cemaati’nin ideolojik aygıtları konumundaki medya kuruluşlarına yönelik polis operasyonu bir kısım parlamenterler, basın meslek örgütleri ve gazeteciler tarafından “basın özgürlüğüne darbe” olarak tanımlanmıştır. Cemaat görünümlü çıkar örgütünün gazeteci görünümlü tetikçilerinin gözaltı işlemleri ise “Özgür basın susturulamaz” sloganlarıyla adeta bir gösteriye dönüştürülmüştür.

Operasyon düzenlenen bu kişilerin gazeteciliğin temel görevi olan halkın haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkıyla ilgileri yoktur. Başta Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca ve Zaman Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı olmak üzere, söz konusu operasyona maruz kalanlar hayatlarını, sırtlarını dayadıkları çıkar odaklarının tetikçiliğini ve suç ortağı oldukları iktidarın siyasi operasyonları için gerekli yalanları söylemeye adamışlardır. Zaman Washington Temsilcisi Ali Aslan’ın Tayyip Erdoğan’ın savcılığı ve Gülen Cemaati kadrolarının eliyle yürütülen OdaTV kumpasının mağdurları olan gazeteciler Ahmet Şık ve Nedim Şener’den “helallik” isteyerek döktükleri timsah gözyaşları kendilerini bu suçlardan arındırmaya yetmez!

Çünkü Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen, Yeni Osmanlıcı faşizmin ortak mimarlarıdır ve suç ortağıdırlar! Bu suç ortaklığı sırasında yalan söylemeyi meslek haline getirenler gazeteci olarak görülemezler. Çünkü yalancılık ve tetikçilik gazetecilik değildir! Bu yüzden yalancılara ve tetikçilere yapılan bir operasyonun “basın özgürlüğüne darbe” olarak nitelendirilmesi kabul edilemez! İki suç ortağının bilek güreşinden de demokrasi ve “devletin barsaklarının temizlenmesi” beklenemez!

Serbest Atış   

19 Ocak 2013 Cumartesi

ÇHD'den "ajan" iddialarına yanıt


Çağdaş Hukukçular Derneği(ÇHD), ajanlık faaliyeti yürüttüğüne ilişkin iddialara, "Sizden mi öğreneceğiz kimin ajan olduğunu? Haddinizi bilin" yanıtını verdi. 

ÇHD, Hrant’ın Arkadaşları ve Direnen İşçiler Platformu ortak bir eylem yaptı. Eylemi, ÇHD üyelerinin İstanbul Barosu önünden başlattı. İstiklal Caddesi üzerindeki Demirören Alışveriş Merkezi önüne gelindiği sırada yürüyüşe Direnen İşçiler katıldı. İki kortej, Taksim Meydanı’na doğru yürüdü. Meydan’da kitleye Hrant’ın Arkadaşları da dahil oldu. Yürüyüşe, BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel, Özgürlük ve Dayanışma Partisi Eş Başkanı Alper Taş ve Gazeteci Nedim Şener de katıldı.  Yürüyüş sırasında, “ÇHD susmadı, susmayacak”, “Grup Yorum halktır, susturulamaz”, “Dink’in hesabı sorulacak” ve “Direnen işçiler yalnız değildir” sloganları atıldı.

ÇHD adına yapılan açıklamada, “Bundan önce biz sizleri, işçilerin haklarını savunurduk. Bugün bize destek vermeniz bizim için onurdur. Aramalarda silah bulunduğunu söyleyen İstanbul polisine sesleniyorum: Yalan söylüyorsunuz. Aramalardan bunlar çıkmadı. Peki ne çıktı? Müvekkil – avukat yazışmaları, ÇHD yayınları, gazeteler, kitaplar. Kamuoyuna, yasadışı faaliyetler için arama yapıldığı, DHKP-C(Devrimci Halk Kurtuluş Partisi – Cephesi)’nin arandığı söylendi. Baskın doğrudan ÇHD’ye yapılmıştır. Vurulmak istenen darbe ÇHD’ye vurulmak istenmiştir” ifadelerine yer verildi.

“Kürtleri avukatsız bırakmak istediler”

Sebahat Tuncel, konuşmasının ÇHD ile ilgili kısmında, “Bu operasyonların temel amacı muhalefeti bastırmaktır. İkinci amacı da savunma hakkının yok edilmesidir. KCK operasyonları ile başlayan avukat tutuklamaları ile Kürt halkının avukatsız kalması istenmiştir. Bu çabalar karşısında biz yanımızda ÇHD’yi bulduk” şeklinde konuştu.

“Yorum dinleyenleri de tutuklayacaksınız?”

Grup Yorum üyelerinin gözaltına alınmasıyla ilgili de konuşan Tuncel, “Bir iktidar, türkülerden ve halaylardan korkuyorsa o iktidar bitmiştir. Grup Yorum üyelerini gözaltına aldınız. Peki; onları  dinleyen, onların türküleriyle mücadeleye giren yüz binleri de mi tutuklayacaksınız? Yaratmaya çalıştığınız korku cumhuriyetinin altında siz kalacaksınız. Bu saldırılarla saltanatınızı koruyamazsınız. Tersine, saltanatınızın karşısına çıkarlar. Bu ülkede; Kürt Özgürlük Hareketi, Ermeni halkı, sosyalistler daha önce olmadığı kadar yan yanalar” dedi.

“Kimin ajan olduğunu sizden mi öğreneceğiz?”

Eylemde ayrıca, yurt dışında bulunan ÇHD Genel Başkanı Selçuk Kozacağaçlı’nın ÇHD’nin yabancı ülkeler adına ajanlık faaliyeti yürüttüğü yönündeki iddialara ilişkin mektubu da okundu. Mektupta, “Yeni öğrendiği kelimeleri cümle içinde kullanmaya başlayan bir zeka seviyesiyle karşı karşıyayız. Amerika izin vermeden tuvalete dahi gidemeyen, topraklarındaki NATO üstlerinin önünden geçemeyen sizlerden mi öğreneceğiz kimin ajan olduğunu? Haddinizi bilin” denildi.

Soner Bahadır

14 Eylül 2012 Cuma

OdaTV’de savcılık yeni rapor istedi(Güncellenmiş)


OdaTV Davası’nda Savcı Adnan Çimen, TÜBİTAK’ın raporunu çelişkili ve davanın esasına ilişkin olduğu için yargılama sürecini doğrudan etkileyeceğini öne sürerek yeni bir rapor yazmasını istedi. Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu tahliye edildi. 

5’i tutuklu 11 sanığın yargılandığı OdaTV Davası’nın 13. Duruşması bugün İstanbul Adalet Sarayı’nda görüldü. Duruşmada tutuklu sanıklar Prof. Dr. Yalçın Küçük ve gazeteciler Barış Terkoğlu ile Barış Pehlivanoğlu savunmalarını yaptı.

“TÜBİTAK bir yobaz yuvasıdır”

Tutuklu sanıklardan Prof. Dr. Yalçın Küçük, savunmasında TÜBİTAK’ı eski ABD Başkanı John Kennedy’nin kurdurduğu bir “yobaz yuvası”  olarak nitelendirdi ve TÜBİTAK’ın raporunun, İsmail Ağa Cemaati’nin vereceği rapordan farksız olacağını savundu. Küçük, konuyla ilgili olarak, “1959-1960 yıllarında SSCB’nin ‘Sputnik’ füzesini uzaya fırlatması, teknolojik yarışta Sosyalizm’i Kapitalizm’in önüne geçirmişti. Bu durum ABD’de büyük endişe yarattı. ABD müttefiği olarak bizim de teknolojik araştırmalar yapmamız gerekiyordu. Bu konuda maruzatım şudur: Bu CD’leri, DVD’leri gönderdiğiniz yerin bilimle bir alakası yoktur. Bir yobaz yatağıdır. TÜBİTAK’ın vereceği raporun, İsmail Ağa Cemaati’nin vereceği rapordan farkı yoktur.”

“OdaTV’yi televizyon sanıyorlar”

Küçük, savunmasının devamında, iddianameyi hazırlayanların OdaTV’yi bir televizyon kanalı zannettiklerini savunarak şöyle konuştu: “Bu iddianameyi hazırlayanlar OdaTV’yi televizyon zannediyorlar. Ben talimat vermişim ‘Şehit haberlerini öne alın’ diye. İnternetin önü, arkası mı olur? OdaTV, Soner Yalçın’ın uydurduğu bir internet sitesi.”

3 mail de aynı kaynaktan

Barış Pehlivan ise savunmasını, TÜBİTAK raporunun içeriğine dayandırdı. Raporun, kendilerinin masumiyetini ortaya koyduğunu savunan Pehlivan; raporda, OdaTV Haber Merkezi’ne, Müyesser Yıldız’a ve kendisine ait 3 bilgisayara aynı e-posta adresinden, “uzaktan yönetilmiş ve bilgisayara dosya atan zararlı bir yazılım” gönderildiğini yazdığını vurguladı.

Mahkemenin, TÜBİTAK’ın raporunun ardından verdiği “kuvvetli suç şüphesi nedeniyle tutukluluk halinin devamına” kararına atıfta bulunan Terkoğlu, raporun tam tersine “kuvvetli suçsuzluk şüphesi” oluşturduğunu savunarak şunları söyledi: “TÜBİTAK, aynı kaynaktan atılan aynı dosyaların atıldığı 3 bilgisayardan birine, yani Müyesser Yıldız’ın bilgisayarına virüs yoluyla dosyaların atıldığını söylüyor, diğer 2 bilgisayar için ‘kesin yargıya varamam’ diyor. Elinizi vicdanınıza koyun.”

“TÜBİTAK raporu akla karayı ortaya koydu”

Davayı Serbest Atış’a değerlendiren müdafi avukatlardan Hüseyin Ersöz, TÜBİTAK raporunun “akla karayı ortaya koyduğunu” savundu. Ersöz, şöyle konuştu: “Kamuoyunda, TÜBİTAK raporunun davanın akıbeti hakkında müdafilerin lehine olduğu düşüncesi var. Fakat Mahkeme, şaşılacak şekilde halen tutukluluğun devamı kararı veriyor. Bu karar, bütün evrensel hukuk kurallarına, bilimsel tespitlere aykırı ve kamuoyunu yaralayan bir karardır. Bu davalara farklı bakan Nazlı Ilıcak bile bu raporun müdafilerin lehine yorumlanması gerektiğini söyledi. Bu noktadan sonra verilecek tutukluluk halinin devamı kararı, tarihe gazeteciliği ve ifade özgürlüğünü yargılayan bir karar olarak geçecek.”

“Gecikmiş tahliye kararını bekliyoruz”
Davanın tutuksuz sanıklarından Gazeteci Nedim Şener ise “TÜBİTAK raporuna göre tahliye çıkması gerekir. Gecikmiş kararlar var. Tahliye talepleri dinlenip tahliye kararlarının alınması gerekir. Umudumuz tahliyelerin olması” şeklinde konuştu.

“Bu dökümanları bu aydınlar yazamaz!”

OdaTV Yazarı Sait Çakır ise davayla ilgili olarak “TÜBİTAK raporu bizim iddialarımızı doğruluyor. Ceza yargılamaları, hakimlerin inisiyatifinde olan yargılamalardır. Bu yargılamayı yapan hakim iddiaları ve suçlanan kişileri mukayese eder. ‘Bu insanlar bu suçu işleyebilir mi?’ diye sorar, sonra da karar verir. Burda ülkenin önemli aydınları yargılanıyor. Suç delili olarak yargılanan dokümanlara baktığınız zaman bu aydınların yazması mümkün değil. Bu dokümanları ancak basit insanlar yazabilir” şeklinde konuştu.

Not: Saat 21.50'de güncellenmiştir.

Soner Bahadır

22 Haziran 2012 Cuma

NEDİM ŞENER : YARGIYA GÜVEN AZALMIŞ...

Tutuklu gazeteciler için düzenlenen "Tutuklu Gazetecilere Tanıklık Günleri" nin sekizinci gününde dünya basın özgürlüğü kahramanlarından Nedim Şener'in yaptığı konuşma. Tam metin olarak sadece biz Serbest Atış ailesi olarak yayımlıyoruz. Saygılarımızla, özgür ve barış dolu günlere...
                                     Gökhan ÇELİK

Duyduk duymadık demeyin yargıya güven azalmış.

Şaka olmalı.

Peki, ne zamandan beri yargıya güven azalmış? MİT Müsteşarını ifadeye çağırdıktan beri..

Taksit taksit gazetecileri yalnızca mesleklerini yaptığı için özel yetkili mahkemeler eliyle zindanlara gönderirken yargıya güven azalmıştı.

Ama şimdi azalmış.

Bir zamanlar, "Türkiye'de hapishanede gazeteci yok, terör örgütü üyeliği ile suçlananlar var." diyenler biraz da mahcup, sayıyı önce 6 sonra 8 şimdi ise 33'e çıkardı.

Ve biz tanıklık ediyoruz ki bugün cezaevlerinde 95 gazeteci tutukludur.

Ve biz tanıklık ediyoruz ki, Ferhat Çiftci, Çağdaş Ulus, Bayram Namaz, Mazlum Özdemir, ve Müyyeser Yıldız gazeteci olarak yaptıkları için hapishanedeler.

Türkiye bugün dünyada en fazla tutuklu gazetecinin bulunduğu ülkedir. Bu utançtan bir an önce kurtulması için de bir an önce 3. ve 4. yargı paketlerini çıkarmalıdır.

Üçüncü yargı paketindeki düzenlemelerin, cezaevindeki gazeteciler sorunun çözemeyeceğini (çünkü cezaevideki gazetecilerin büyük çoğunluığu terör örgütü üyeliği ile suçlanıyor), basın ve ifade özgürlüğü üzerindeki kısıtlamaların kaldırılması bakımından da son derece  yetersiz olduğunu savunuyoruz.

Tasarı, sorun yaratan suç tanımları ve suçun unsurlarını değiştirmiyor; tam tersine mevcut yasakları aynen koruyarak, kanuna eklenen geçici maddeyle "şartlı af" getiriyor. Bu gazetecinin basın ve ifade özgürlüğünü  kullanabilmesi için önündeki engelleri kaldırmıyor. Bu düzenleme ile ifade özgürlüğü genişletmiyor, ifade özgürlüğü  üzerindeki engeller aynen sürdürülüyor. Biz, gazetecilerin, AİHM kararları çevcevesinde en aykırı görüşleri bile yayımlayabilmesini savunuyoruz. Yasakları aynen koruyup, mevcut dava soruşturma ve infazları 3 yıl süreyle ertelemek gazeteciyi tamamen susturmak demektir.

O nedenle Terörle Mücadele Kanununu ve Türk Ceza Kanunu'nda basın ve ifade özgürlüğünü kısıtlayan tüm hükümler değiştirilmeden, Türkiye'nin cezaevindeki gazeteciler utancından kurtulabilmesi mümkün değil.

Bunun için dördüncü yargı paketini beklememiz söyleniyor. Bu yargı paketi de hızlı biçimde Meclis'ten geçirilmelidir. Geçmelidir ki bizler artık bu soruların muhatapları olmaktan kurtulalım. Bu yasalar çıksın ki, birbirimizin yüzüne bakabilmek için bir gün önce tahliye olabilecek birisinin özgürlüğünü bir gün sonraya bırakmayalım.

Türkiye'de mesleğini yaptığı için tutuklu gazetecinin olmadığı bir Türkiye özlemiyle herkesi selamlıyorum...

2 Haziran 2012 Cumartesi

Fenerbahçe Hakkında Söyleşi


       Fenerbahçe – Aziz Yıldırım – Şike Davası üçgeni. Ülkemizin spor dünyasının gündemini meşgul eden “dev” sorun. Ve ben bu sorun hakkında, objektif bir şekilde bir söyleşi yaptık. İsmini vermek istemeyen, koyu “Fenerbahçeli” bir dostumla. Gelişmeleri çok çok yakından takip eden bir “Fenerbahçeli” ile. Söyledikleriyse oldukça ilginçti. Ve eminim ki sizin de ilginizi çekecek. Bu bir köşe yazısı (blog yazısı)'ndan ziyade önem teşkil eden bir haber. Doğruluk ve haklıyı-haksızı bilmek adına oldukça önemli. Hayretle okuyacağınıza eminim. Bakın neler konuştuk:
       Uğur Mutlu: Gelişmeleri yakından takip eden bir "Fenerbahçeli" olarak son iki duruşma (30 - 31 Mayıs 2012) hakkındaki görüşlerini kısaca özetler misin?
       E.A: Sadri Şener ve Aziz Yıldırım'ın yüzleşmesini merakla bekliyorduk, duruşmaları Twitter'dan takip ettiğimiz kadarıyla bir Fenerbahçeli avukat ve radikal gazetesi yazarının Tweet'leri ikisi de Fenerbahçeli olduğu için Tweet'lerin objektifliğini değerlendirmeye alarak yorumlamayı tercih ettim.
Duruşmanın en can alıcı noktası, Aziz Yıldırım'ın hakime puşi takan çocuğa verilen cezanın absürtlüğünü hatırlatması oldu. Aziz Yıldırım'ın Manisa Başkanı'yla olan alışverişi daha doğrusu ona borç vermesi şike olarak yorumlanmış(!).
       Aziz Yıldırım Manisa Başkanı dostu olduğu için ona borç verdiğini bunu FB Kulübü kasasından yaptığını, kulüpte parası olduğu için o şekilde olduğunu belirtti.
       Aziz Yıldırım mahkeme salonunda hazır bulunan Sadri Şener'e dostu olduğu için 1995 yılında 92 trilyonluk ihaleyi bedelsiz devrettiğini hatırlattı ve teyidini aldı. Buradan Aziz Yıldırım dostlarının ihtiyacı olduğunda yardım edebileceğini ispatlamış oldu.
       Zaten kulübün hesapları incelendiğinde dedikleri doğru çıkmıştı.
       Ayrıca İbrahim Akın'ın “'Savcı pencereden ailene son kez bak. İstediğim ifadeyi vermezsen hapis yatarsın' dedi” demesi duruşmanın önemli anlarından biriydi.
        
       Uğur Mutlu: Her ne olursa olsun Fenerbahçe gibi büyük bir kulübünün kasasından borç verilmesi sence etik mi? Burada halı saha takımından değil profesyönel ve çok büyük bir takımdan bahsediyoruz çünkü.

       E.A: Tape'lerde Aziz Yıldırım'ın Fenerium'dan para istemesi şike parası temini olarak yorumlanmıştı.
       Aziz Yıldırım ilk duruşmasında “Kulübün sabah kapısını açmak bir milyon Lira zaten.” demişti. Yani kulübün giderleri öyle ufak meblağlar değil.
       Mali olarak işler kuralına uygun yapıldığında, Kulüp Başkanı veya Yöneticileri kulübün o gün için ihtiyacı olan nakiti sağlıyorsa kulübe gerektiğinde borç verebilmesi bence sıkıntılı bir durum değil.
       Ayrıca duruşmada çapraz sorgu sırasında aynı soruyla karşılaşan Nevzat Şakar ve Sadri Şener farklı ifadeler verdi:
       Örtülü ödenekten aktarılan 6 Milyon Türk Lirası'nın ne amaçla kullanıldığı sorusuna biri: “Stadı Uefa standartlarında tadilat yapmak için.” diğeri “Karadeniz Oyunları için harcadık.” dediler.
       Dünkü duruşma sırasında birkaç tane itiraf da geldi:
       Ümit Karan: “Trabzonspor maçında daha uygun pozisyondaki Sezer'e gol atması için pas vermedim. Bir Galatasaraylı olarak Fenerbahçe'nin şampiyon olmasını istemiyordum” dedi.
Geçen seneki Sivasspor Kaptanı, Trabzonspor'dan teşvik primi teklifi geldiğini duydum dedi.
       Kimden duyduğunu hatırlamadığını söyleyen Mehmet Yıldız'a Aziz Yıldırım'dan tepki geldi : “Oğlum gözümün içine bak biz kaç aydır hapis yatıyoruz bunun öbür dünyası da var” dedi.

       Uğur Mutlu: Medyaya daha çok yansıyanların aksine, oldukça önemli (ve medyaya pek yansımayan) bilgiler verdin. Ancak objektif olmak gerekirse, bu son duruşmalarda Fenerbahçe'nin de bu tarz usülsüzlükler yaptığına dair somut gelişmler var mı?

       E.A: Bildiğim kadarıyla Trabzonspor tarafı Vederson ve Emenike olaylarına yükleniyor.
Vederson'la görüşmeler geçen sezon FB oyuncusuyken ücretini tam aldığına dair bir kağıt imzalaması gerekiyormuş onun için görüşüldüğünü beyan ediyor Fenerbahçe tarafı.
       Emenike konusunda ise son duruşmada pek somut olay yaşanmadı. Zaten kendisinin kasığında yırtık varmış MR raporu var.

       Uğur Mutlu: Klasik bir soru olacak ancak insanların aydınlanması ve doğruyu bilmesi açısından bu soru oldukça önemli. Bu delillerin ışığında Aziz Yıldırım'ın adeta heba edilmesinde, şike hariç başka bir hadise söz konusu olabilir mi?

       E.A: 3 Temmuz öncesinde Balyoz'da OdaTv'de yaşananları takip etmiş biri olarak futbolla ilgisi olmayan, aslen bavulcu olan bir gazetecinin bu konuya girmesiyle bu işlerin farklı amaçlarla olduğunu düşünmeye başlamıştım. İlk kez Hanefi Avcı'nın kitabında rastladığım savcı bu sefer şike davasının savcısıydı.
       Zaten ilgili kurum bizim şüphelerimizi hiçbir zaman havada bırakmadı. Mahkeme günü Stv'ye eskinin futbolcusu şimdinin milletvekili artı spor yorumcusu 'Aziz Yıldırım ergenekoncudur' lafını telafuz etmese de onaylıyordu.
       Kamuda işlenen suçun delillerini toplamakla görevli emniyet teşkilatı 19 maçta şike tespit ettik açıklamasıyla mahkemeye bırakmadan peşin hüküm veriyordu.
OdaTv davasının tutuksuz sanığı Nedim Şener: 'Beni sorgulayan polisler Aziz Yıldırım'ın kolundaki polislerdi' demişti.
       Türk futbolu üzerinde artık bir takım oyunlar oynandığını düşünüyorum. Bu şike davasıyla başlayan bir durum değil. Geçen sene Bursaspor yönetimine açılan dava ve gözaltına alınmaları, şike davası, Gaziantepspor Başkanı'nın hala tutuklu olması hepsinin üst üste gelmesi bana çok olağan gelmiyor. Hani deniliyor ya “Türkiye değişiyor!”, evet değişiyor ama kimin istediği şekle doğru bunu merak ediyorum...

Uğur Mutlu: Teşekkürler...

23 Mayıs 2012 Çarşamba

Nedim Şener: "Bazılarını tatmin edeceğim diye Dink'i Gülen öldürttü diyemem"


Gazeteci Nedim Şener, Hrant Dink cinayeti hakkında, " 'MİT, Jandarma ve Ergenekon sanıklarının bulunduğu bir konsorsiyum yaptı' dedim. Sırf bazı çevreleri tatmin edeceğim diye 'Dink'i ABD, Gülen Cemaati ya da başkası öldürdü' diyemem ama Gülen Cemaati'ne yakın polislerin de bu cinayette etkisi var" dedi.

Nedim Şener, İstanbul Üniversitesi(İÜ) İletişim Fakültesi'nde dün düzenlenen bir söyleşiye konuşmacı olarak katıldı. Ulusal Kanal muhabirinin "Siz, Ergenekon Davası yüzünden hapis yattınız. Ama, 'Hrant Dink'i Ergenekon öldürdü' dediniz. Bu bir çelişki değil midir? Dink cinayetinde devlet görevlilerinin etkileri devlet raporlarıyla ortaya kondu ve bu isimler daha sonra bu davanın başına getirildi. Benim kişiel görüşüm, bu cinayeti Fethullah Gülen Cemaati ve ABD yaptırdı" sorusu üzerine Şener, "Bu yaklaşım çok ideolojik bir yaklaşım. Ben öyle demedim. Ben, 'Dink cinayetini MİT, Jandarma ve Ergenekon sanıklarının bulunduğu bir konsorsiyum yaptı' dedim. Sırf bazı çevreleri tatmin edeceğim diye Dink'i ABD, Gülen Cemaati ya da başkası öldürdü diyemem ama Gülen Cemaati'ne yakın polislerin bu cinayette etkisi var. Bahsettiğiniz devlet görevlileri Ramazan Akyürek gibi isimler. Ben bu isimlerin cinayetteki etkilerini ortaya çıkaran kitaplar yazdığım için bu isimlerin şikayetleriyle gözaltına alındım" değerlendirmesinde bulundu.

"200 bin kişi 19 Mayıs'a sahip çıktı"

Gazeteci Şener, Toplumun bir korku psikolojisine sürüklendiğini ve halkın tepkisini ortaya koyacağı bir mecranın bulunmadığını öne sürdü. Bunun üzerine Aydınlık Gazetesi muhabiri, kitlesel olarak yapılan 19 Mayıs kutlamalarının ve Türkiye Gençlik Birliği tarafından yapılan yürüyüşe 200 bin kişinin katılmasının böyle bir mecra olup olmadığını sordu. Şener soruya cevap olarak, "İşçi Partisi ve Aydınlık çevresinin cemaatçi bir yapısı var. Siz bir eylem yaparsınız, kitleyi siz yönettiğinizi söylersiniz. Bu yorumu ben yapmıyorum. Bu yorumu eski Aydınlıkçılardan ve hapisteki Aydınlık yazarlarından dinledim. Oraya 200 bin kişi geldiyse 19 Mayıs'a sahip çıktığı için gelmiştir. Bu yürüyüşleri toplumsal bir tepki mecrası olarak göremeyiz. 19 Mayıs'ta sokağa çıkmak bir ritüel. Eğer bir tepki için sokağa çıkıyorlarsa 20 Mayıs'ta sorun bitiyor mu? Bu tür eylemler sürekli olursa tepki olarak değerlendirilebilir. Bu eylemler sürekli olursa bir sonuç getirebilir" dedi.

"OdaTV Davası'nda mağdurum"

OdaTV Davası'nda mağdur olduğunu düşünen Şener bu konudaki görüşlerini, "OdaTV bilgisayalarında 'Nedim, Hanefi Avcı'yı çalıştırsın' diye bir not çıkmış. Nedim Şener de yazmıyor. Ben bu davada mağdurum. Buna rağmen davada sanık olarak yargılandım. OdaTV ile böyle bir görüşmem olsa normal karşılanabilir ama böyle bir görüşmemiz yok" sözleriyle aktardı.

"Devlet yayınlarında devletin eleştirilmesini beklemeyin"

Şener'in, İÜ'nün politik bir üniversite olduğunu ve Üniversite öğrencilerinin etkin olarak siyasete katıldığı yorumunda bulunması üzerine öğrenciler, Fakülte'nin öğrenci uygulama birimleri olan İstanbul Üniversitesi Haber Ajansı(İÜHA) ve İletim Gazetesi'nde politik haberler yapılmasına izin verilmediğini öne sürdü. Şener ise bunun üzerine, "Eğer size burada istediğiniz gibi yayın yaptırılmıyorsa siz de kendi alternatif yayın alanınızı yaratın. Eğer İletim'de istediğinizi yazamıyorsanuz, 'Öz İletim' ya da 'Hakiki İletim' gibi yayınlar hazırlayın. Devletin yayınlarında yazıyorsanız, O'nun kendisini eleştirtmesini beklemeyin" dedi.

"Haber Merkezi Sorumlusu olarak eleştirilerinizi haklı buluyorum"

Eleştirileri haklı bulduğunu ve katıldığını belirten İÜHA Haber Merkezi Sorumlusu ve İletim Gazetesi Editörü Savash Porgham Rezaeieh, konuyla ilgili olarak, "Fakat gazeteciliğin önünde yayın kimliği ve yayın politikası gibi engeller var. Bunlar olduğu için biz de bu tür haberleri yapamıyoruz" ifadelerini kullandı.

"Silivri'de diri diri betona gömüyorlar"

Hapishane koşullarını da değerlendiren Şener, "Hapishane, ölümden sonra, görebileceğiniz en kötü yer. 'Hapishanelerde sizi diri diri betona gömüyorlar' demiştim. Bu durum özellikle Silivri Cezaevi için geçerli. Size sunulan gökyüzü, bir havalandırma deliği kadar" dedi.

Soner Bahadır

19 Mart 2012 Pazartesi

4 ‘tecavüzcü(!)’nün tahliyesine sevinmeli miyiz?


Özel Yetkili İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesi, sanıkları hükümet tarafından “darbeci”, “terörist”, “tecavüzcü” ve “banka soyguncusu” olarak nitelendirilen OdaTV davasında 13 Mart’ta sanıklar Ahmet Şık, Coşkun Musluk, Nedim Şener ve Sait Çakır hakkında tahliye kararı verdi. Hükümetin tahliyelere “sevindiklerini” söylemesi ise aklıma “4 tecavüzcünün veya darbecinin tahliyesine sevinmeli miyiz?” sorusunu getiriyor...
                                                       
Tahliye öncesi açıklamalar

Avrupa Birliği Bakanı ve Başmüzakereci Egemen Bağış, 1 Mart’ta BBC World kanalında katıldığı bir programda, hapisteki gazetecilerle ilgili olarak “Mesleği yüzünden tutuklanan hiçbir gazeteci yok. Gazeteci kimliği taşıyan bazı kişiler var, birine tecavüz ederken yakalanan, banka soyarken yakalanan. Bu, kişiler beğenmediğimiz yazılar yazdıklarından dolayı tutuklanmış değiller. Çok daha kötü yazılar yazmış olan gazeteciler var ve bu kişiler bu haklarını kullanmaya devam ediyorlar”(1) şeklinde konuşmuştu.

7 Mart’ta da Başbakan Recep Tayyip Erdoğan, partisinin il başkanları toplantısında konuyla ilgili olarak; yargılanan kişi sayısının 105 değil, 25 tanesi başka suçlardan hükümlü olmak üzere 95 olduğunu ve bu 95 kişinin içerisinde sadece 6 kişinin sarı basın kartı olduğunu belirterek “muhasebeciler, mühendisler, ofis elemanları, gazete dağıtıcıları gazeteci gibi gösteriliyor“ ifadelerini kullanmıştı.

Öncelikle, Erdoğan’ın konuşmasını üzerine inşa ettiği Ahmet ve Nedim’in Gazeteci Arkadaşları(ANGA) ve Türkiye Gazeteciler Sendikası(TGS) tarafından hazırlanan listede(2) tutuklu gazeteci sayısı 105 değil 104 olarak belirtilmiştir. Ayrıca hükümetin kendine yakın sendika konfederasyonu eliyle etkisini yok etmek istediği TGS, Erdoğan’ın başbakanlığını yürüttüğü devlet tarafından verilen sarı basın kartı ve diğer gazeteci meslek hakları konusunda hükümetin duyarsızlıklarını en güçlü biçimde dile getirmiştir.

Tahliye sonrası açıklamalar

Bağış ve Erdoğan’ın tahliye kararı öncesi yaptıkları açıklamalarda daha birçok eleştirecek nokta bulmak mümkün ama benim meselem bu değil. Ben bu yazıda, hükümet kanadının tahliye kararından sonraki açıklamalarının ne anlama geldiği üzerinde duracağım.

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan konuyla ilgili olarak, “Hayırlı olsun. Tutuksuz yargılanmaya devam edecekler” açıklamasında bulundu.            

Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç ise tahliye kararının ardından, “Tahliyelerden sadece memnuniyet duyulur. Özellikle gazeteci kimlikeri olan arkadaşlarımızın 375 gündür, yani bir yıldan daha fazla içeride tutuklu kalmış olmaları üzüntüye muciptir. Doğru olan budur. Bugüne kadar uygulanmamış olmasını aslında sorgulamamız gerekir” şeklinde konuştu.      

Aklıma gelen sorular

Hükümetin yetkin ve etkin isimlerinin yaptığı bu açıklamalardan sonra karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: Hükümet, 4 tane “darbeci”, “terörist”, “tecavüzcü” ya da “banka soyguncusu”nun tahliye edilerek halkın içine salınmasını ve tutuksuz yargılanmasının hayırlı olmasını diliyor, olması gerekenin bu olduğunu söylüyor, hatta neden daha önce olmadığının sorgulanması gerektiğini söylüyor. 

Tabloya bakınca sormadan edemiyorum: Olması gereken, 4 tane “darbeci”, “terörist”, “tecavüzcü” ya da “banka soyguncusu”nun tahliye edilerek halkın içine salınmasını ve tutuksuz yargılanması mıdır? Böyle bir durumun neresi hayırlı olabilir?

Asıl sormak istediğim soru ise, tahliye edilerek halkın içine çıkarılması gereken 4 kişinin aylarca hapis yatması kişi hürriyetine indirilmiş bir darbe, bu kişilerin ruhlarına uygulanmış bir terör, bu insanların aile ve dost çevreleri yaşamlarına edilmiş bir tecavüz ve halkın haber alma özgürlüğüne karşı uygulanmış bir soygun değil midir?

Takdiri “Milli irade”ye bırakıyorum...

(1)Egemen Bağış’ın kendi resmi sitesinde yayınlanan BBC World röportajının haber metni, http://egemenbagis.com/tr/4207

Soner Bahadır

14 Mart 2012 Çarşamba

Tecavüzcü


Daha 22 yaşındayım. Sözde gazetecilik öğreniyorum her gün okulda. Her gün haberleri okuyorum. Bakıyorum ki; bize öğrettikleri etik kurallarla, ilkelerle tutmuyor gördüklerim ve yaşadıklarım. Şimdide ulusal bir gazetenin internet sitesi açık ekranlarda. Nedim Şener tahliye olmuş. Onun röportajını okuyorum ve utanıyorum çok sevdiğim ülkemden süreci uzun uzadıya gözlerimin önüne getirdikçe. 3. Sayfa haberlerine bakıyorum sonrasında. Ve asıl cümleyi söylüyorum: “Bize ne olmuş böyle”. Bu işte bir gariplik var diye ekliyorum ardından, gazetecilere bu kadar ahkam kesenler bu kadar tecavüze, hırsızlığa, cinayete karşı neden sadece adliye ve hapishane yapmakla yetiniyorlar (hapishanelerin de Ergenekon sanıkları için yapıldığını düşünürsek). Özür dilerim, burada bir yanlışlık olacak. Gazeteci değildi onlar “tecavüzcüydü”.
Sokakta rahat rahat yürüyemiyoruz herkesin birbirini tanıdığı “küçük şehir”lerde bile. Her yanımız “kameralar” ve “kolluk kuvvetleri” tarafından sarılmış. Çünkü korkuyoruz, hava karardıktan sonra kalabalık caddelere giriyoruz. Okuldan çıkarken karşılıyoruz çocuklarımızı iki adım yolda başlarına bir şey gelir diye. Kötü yola düşerler diye kızlarımızı okula göndermiyoruz. Evlerimizi n kapısını çelik kapının ardından da kilitliyoruz. Eskisi gibi komşumuza, ocağım açık yemeğime bak diyemiyoruz. Kırk yıllık komşumuzu soframıza davet edemiyoruz.
Çünkü korkuyoruz.
Çünkü güvenmiyoruz modern deyimle babamıza bile.
13 yaşındaki çocuklara tecavüz ediyoruz, sonra kendi isteğiyle oldu diyor güvendiğimiz adalet.
Kadınlarımızı öldürüyoruz onurumuzu kurtarmış oluyor, cinnet geçirip ailemizi doğruyoruz, onları arkamızda bırakıp perişan etmemiş oluyoruz.
Etrafımız çocuk gelinlerle ve çocuk anneler le doluyor, biz susuyoruz. O çocuklar yarının çocuklarını nasıl yetiştirecek, bilmiyoruz.
Tramvayda, otobüste taciz ediliyoruz, “kuyruk sallayan” hakkeden biz oluyoruz. Yine susuyoruz.
Okula, işe gidiyoruz, kadının yeri mutfaktır diye baskı görüyoruz, inat edip yine gidiyoruz “kıskanılıp” öldürülüyoruz.
İftiralar atılıyor bize.
Susuyoruz.
Korkuyoruz.
Kaçıyoruz. Ve üzerimize gelmeye devam ediyorlar.
Bu toplum ne kadar özgüvensiz, kompleksli insanla doluymuş öğreniyoruz.
Tüm bunlardan sonra gazeteciliğin tanımı değişiyor birden ve tecavüzcü oluyor bir kısmı.
Uzun uzun hapis yatıyorlar ve çıktıklarında hakim televizyon televizyon dolaşma diye uyarıyor.
Son bir sorum olacak sizlere? Pozantı'daki çocuklar ve 13 yaşında 20'den fazla kişinin vahşetine maruz kalan kız çocuğu sokağa çıkmaya korkarken, onlara bunu yapan aralarında "kamu görevli"lerinin de bulunduğu “insanlar” (insan diyorum zira ben kendimi insan olarak saymıyorum artık) neden şimdi sokaklarda rahat rahat dolaşıyor? Gazeteciliğin tanımı değişti biliyorum da tecavüzün tanımı da değişti de benim mi haberim olmadı…
O zaman ben de birilerine tecavüz edebilir miyim!...

Merve Çoban