logo

Merve Çoban etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Merve Çoban etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

29 Ekim 2012 Pazartesi

"Cumhuriyet değil ,AKP yıkılacak"

Blog yazarımız Merve ÇOBAN Ankara ULUS Meydanından bildirdi.

Ankara Valiliği tarafından yasaklanan 29 Ekim kutlamaları Ankara Ulus Meydanında yüzbinlerin katılımıyla başladı. Tüm yasak ve engellemelere rağmen, ilk Meclis önünde buluşan binlerce yurttaş "Cumhuriyet değil, AKP yıkılacak" sloganları ile meydanlara akmaya başladı. Yürüyüşe Devlet Tiyatrosu Sanatçıları da yoğun katılımları ile destek verdi.

Cumhuriyet yürüyüşüne katılmak için vatanın dört bir yanından gelen grupları taşıyan araçlar sabahın ilk ışıkları ile Ankara girişinde kolluk kuvvetleri tarafından durdurulup çeşitli yıldırma ve püskürtme operasyonları başladı.

Yurdun çeşitli ilçelerinden gelen bazı siyasi parti ve sivil toplum kuruluşları birinci Meclis önünde buluşan grup ile yurttaşlar arasından ilk arbede yaşandı.Cadde girişinde girişinde durdurulan gruba, Rüzgarlı Caddesi, Çapa ve İnebolu sokaklarından alana girebilecekleri uyarıda bulunuldu.  Yaşanan bu arbede de müdahele sert oldu. Polis tazyikli su ve biber gazı kullandı. Polisin orantısız müdahelesi sonucunda astım hastası olduğu öğrenilen bir vatandaş fenalaşarak hastaneye kaldırıldı.

Ulus Meydanına alınmayan başta CHP,İP,ADD, TGB ve TMMOB üyelerinden oluşan gruplar başta çeşitli engellemelere maruz bırakılarak Sıhhiye Meydanına doğru yönlendirildi. Yolda yürüyüşü provake eden kolluk kuvvetlere tepki gösteren bir kadın panzer altında kaldığı kaydedildi. Sürekli polis ablukası ve tacizi altında olan grup Ankara Sıhhıye Meydanı üzerinden Tandoğan'a çıktıktan sonra Anıtkabir'e çıktı. Yürüyüş, Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Mustafa Kemal Atatürk'ün huzuruna çıkılmasının ardından sona erdi.

5 Haziran 2012 Salı

Bir dil bir insan


Geçirdiğim 3 gün bu sözün ne kadar doğru olduğunu anlamama yardımcı oldu.

Üniversitemizin Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü hocalarından Prof. Dr. Seda Görpe ve Gazetecilik Bölümü hocalarından Blogumuz yazarı Dr. Adem Ayten’in verdiği görevle 10. Yeni Binyılda İletişim Sempozyumu(10th Communication In The Millenium - CIM)’nun organizasyonunda yaklaşık 10 arkadaş görev aldık. Sempozyumda, Blogumuzun değerli yazarları Merve Çoban, Gökhan Çelik ve Mevlüt Kaynar ile birlikte fotoğrafçı olarak çalıştık. Hocalarımız ve bütün çalışma ekibi arkadaşlarımız da aynı fikirde, bu organizasyonu alnımızın akıyla geçirdik.

Üniversitemizin Rektörlük Binası’na yer alan doktora salonlarında 24-26 Mayıs 2012 tarihleri arasında gerçekleşen ve 100’ün üzerinde dünyaca ünlü akademisyenlerin katıldığı sempozyum hepimiz için bir çok alanda çok önemli bir tecrübe oldu. O güne kadar adlarını yalnızca ders kitaplarındaki kuramlarıyla duyduğumuz bu akademisyenler artık bizim için zamanında misafir ettiğimiz ve özel anılarımızın olduğu insanlar haline geldi.

Örneğin;  James Madison Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Frank Kalupa, benim için artık yalnızca önemli bir akademisyen değil; öğrencileriyle birlikte Rektörlük binamızdan İBB Saraçhane Binası’na kadar eşlik ve rehberlik ettiğim, İstanbul Üniversitesi Baltalimanı Sosyal Tesisleri’nde karşılıklı göbek attığım, öğrencilerine bildiğim kadarıyla göbek atmayı öğrettiğim birisi. Hakeza, Bükreş Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mircea Constantinescu, bir kahve molası sırasında yanıma gelip kuzenine benzediğimi söyleyip birlikte bir fotoğraf çekilmeyi rica etti. Sayın Constatinescu ile birlikte bir fotoğraf çekildik. Kendisi o saniyeden itibaren benim manevi dayımdır.

Bu güzel anılar uzar gider...  

Güzel anılarla dolu ve alnımızın akıyla çıktığımız bu sempozyumda benim için çok önemli bir eksik vardı. O da yabancı dilimin yetersiz olmasıydı. Sempozyum baştan sona İngilizceydi. Bu yüzden sempozyumun hem akademik hem de sosyal boyutundan son derece kısıtlı boyutlarda faydalanabilmiştim. Öğrencileriyle birlikte İBB’ye götürdüğüm Prof. Dr. Kalupa, benimle iletişim kurmaya ve sohbet etmeye çalışıyordu. Aslına bakılırsa bunu ben de istiyordum. Yolculuğumuzun başlangıcında bana sorular soruyor, bir sohbet yaratmaya çalışıyordu. Ama benim son derece kısıtlı yabancı dilimin sınırlarına hapsoluyordu. İkimizin de istediği sohbet, tam anlamıyla gerçekleşemiyordu yani. Benim İngilizcem ne kadarsa o kadar iletişim... Hakeza, manevi dayım hissettiğim Prof. Dr. Constantinescu ile “iki lafın belini” kıramadım.

O 3 gün bana çok ciddi ders oldu. Eğer halkların kardeşliği tesis edilecekse, bütün dünya işçileri birleşecekse ve enternasyonal(uluslarası dayanışma) ile kurtulacaksa insanlık; yabancı dil öğrenmek şart!

Soner Bahadır

2 Haziran 2012 Cumartesi

Vicdan


Koca koca adamlar konuşuyorlar, tartışıyorlar, kürtaj, tecavüz, tecavüzden doğan bebekler… Yazıyorlar, çiziyorlar, karikatüre bile dökmüşler anlatılanları. Ama hiç kimse düşünmüyor bu vahşeti yaşayanları. İnsanlar sadece konuşuyor, biraz da atıp tutuyor.
                Kadın bedeni üzerine durmadan konuşuyorlar. Hatta gündemi değiştirmek için kadını kullanıyorlar hiç söz hakkı vermeden.  Aslında asıl suç kadınlarda. Zira hiçbir zaman bu hak verilmemeliydi onlara. Kendi bedeni üzerine kendinden başkası söz sahibi olmamalıydı. Bu egemenliği onlara verdiğimiz için şimdi kendi hayatımız için bile karar veremiyoruz.
Şimdi ne olduğunu bilmeden atıp tutanlara soruyorum… Sizin hiç bedeninize sırf biraz fazla zevk ve ego için başka bir beden hükmetti mi? Siz iç yapma diye yalvardınız mı? Ağladınız mı acı çekerek? Sonrasında kendinizden nefret ettiğiniz ve utandığınız için aynalardan kaçtınız mı? Ve sırf toplumdan, çevrenizden, insanlardan korktuğunuz için sakladınız mı herkesten her şeyi? Hatta dava bile açmaktan korktunuz mu aileniz, çevreniz öğrenmesin diye? Hamilelik korkusuyla bir süre gözünüze uyku girmediğiniz oldu mu? Bu soruları uzatmayacağım çünkü nasıl olsa anlamayacaksınız!
                Kürtaj cinayettir dediler koca koca adamlar. İstemedikleri bir ilişkinin sonucu olan bir çocuğu 9 ay karnında taşımak nedir hiç düşündüler mi? Karınları büyüdükçe iğrendiler mi kendilerinden? Tam 9 ay istemedikleri bir bebekle yaşadılar mı? Sonra doğduğunda o çocuk ne yapacak küçük kadın? Nasıl büyütecek o bebeği? Nefret etmeyecek mi ondan? Ana yüreğini taşıyan kadın da bir insan değil mi?  Hep kötü anılarını anımsamayacak mı o küçük yüze baktığında? Belki de hayatının kararmasının acısını o masum çocuktan çıkaracak. Yaşadığı bunalımı ona da yaşatacak. O çocuğa devlet bakarmış. Vay be. Devlet sokaklardaki onca çocuğa bakıyor mu ki? Ya da düşünüyor mu yetim hanedeki anne baba şefkatinden uzak yaşayan çocukların ruhsal durumunu?
                O çocuğa bakacaksınız da o kadına hiç baktınız mı?
                Öldürüldüler namus adına. Esir tutuldular, taciz gördüler, bir kadının yaşayabileceği en iğrenç şeyi kocalarından, sevgililerinden, arkadaşlarından, akrabalarından, sokakta  tanımadığı adamlardan (ne kadar adam denilebilirse artık) gördüler. Sustunuz. Tahrik dediniz, yaşları büyük diye ceza indirimi verdiniz, kendi isteğiyle yaptı diye karar verdiniz, töre adına, namus adına dediniz. Korumadınız. Adını, kimliğini değiştirsin yani kaçsın dediniz.
                Biz kadınlar hep kaçmak zorunda bırakıldık. Hayallerimizden kaçtık, isteklerimizden kaçtık. Korkutulduk hep. Namus, ayıp, töre, ahlak, din… sorarım size hangisi sizde var. Şekilcilikten ileri gidemedi sizin dininiz ve ahlakınız. Kendiniz gibi olmayanı dışladınız. Mücadele edeni öldürdünüz. Fiziken olmasa da ruhen bitirdiniz.
                Siz kimsiniz? Şimdi de konuşuyorsunuz kadının bedeni, giyimi, fikri üzerine. Yeter artık. Bedenimizden ve ruhumuzdan elinizi çekin. 

Merve Çoban

20 Nisan 2012 Cuma

Gelecek gelecek mi?



7 tane gazetecilik öğrencisi bir kafede aynı masada. Çünkü çay bir lira, sigara da içiliyor hem burada. Sınavdan çıkmışlar; başarısız bir hocanın başarısız sınavı ve başarısız öğrencileri olarak. Sınavdan, havadan sudan muhabbet devam ediyor. Herkesin mezuniyetine az kalmış. Bölüm gazetecilik. Herkes biliyor ki sektör diplomaya bakmıyor, tecrübe asıl olan. Hatta önüne gelen gazeteci olabildiğini biliyor hepsi. Ama bu okulu yıllarca okuyanın işe giremediğini, iktisat, siyasal bilimler okuyanın birden gazeteci çıkıverdiğini, babası, dayısı olanın parası, işi olduğunu, mini etek giymenin, kalemini satmanın kariyer getirdiğini de biliyorlar okulda öğretilenin aksine. Hatta bir konferansta duymuşlar okula gelen Anadolu Ajansı Kemal Öztürk’ten bir öğrencinin sorusu üzerine, “İletişim fakültelerinin eğitimini yeterli bulmuyoruz. O yüzden kendi eğitimimizi veriyoruz.”
Tecrübe dedik ya. Sonra iş mevzusu açılıyor. Söylemeyi unuttuk, bu arkadaşların arkasında amca, dayı, baba yok. Başlıyorlar sohbete. Ne yapabiliriz? Dinlemeye başlayayım onların ağzından:

-          Ben x TV de işe girmeye çalışacağım. Fazla beklentim yok. Kendimi geçindireyim yeter.
-          Geçindirmek derken? Sen gazetecisin ne geçindirmesi!?
-          Kiramı ödeyeyim, soğan ekmek yiyeyim razıyım.
-          Kiranı ödersin de soğan ekmeği bilemem…
-          Sabah simit alırım, öğle yemeğini kanalda yerim…
-          Akşam yemeğini de verirler herhalde…
-          Orçun gibi elinde bir somun ekmekle dolaşırsın.
-          Kanala yakın bir ev tutarım. Yol param da olmaz.
-          Zaten dışarıda pek kalmazsın böyle giderse. Hiçbir masrafın kalmaz.
!!!
Dönelim fakülte bahçesine. Bu masadan üç arkadaş.
-          Yarın kanala gideceğim. Umarım alırlar işe.
-          … tv ye gideceğim ben de.
-          Oraya ben de girmek istiyorum.
-          400 milyon maaş bir de yemek kartı var çok iyi aslında.
-          Maaş artıyor mu?
-          Seneden seneye artar. Tabii seneye içeri alınmazsak.
!!!
Evet, bu sözler 20’li yaşların başında, size göre pırıl pırıl öğrencilerin. Bu arkadaşlar Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden biri olan(!) İstanbul Üniversitesi’nde okuyor. Derslerine çalışıyor, kitap okuyor, yazı yazıyor, fotoğraf çekiyor, düşünüyor…  Yani akademik eğitimden bekleyebileceğiniz her şeyi almışlar. Aslında sistemin istemediğini yapıyorlar, düşünüyorlar. Düşündükleri için yargılanıyorlar, yaftalanıyorlar, fişleniyorlar…  Bir diktatörlük içinde bilimle, siyasetle, toplumla, insanlarla uğraşıyorlar. En büyük zorluk da bu değil mi zaten? Mücadele ediyorlar kalemleriyle, sözleriyle. Korkmuyorlar ama endişeleniyorlar. Gelecek hayali kuramıyorlar. Her denediklerinde bir duvarla karşılaşıyorlar.

      İdealistler. Sırf idealleri uğruna doğruları söylemek uğruna her şeyi göze alıyorlar. Çünkü okulda en sevdikleri hocalar dürüstlüğü, basın etiğini öğretiyor.

                Gazetecinin halkın söyleyemediklerini söylemekle görevli olduğunu, kimsenin dile getiremediğini dile getirmesi gerektiğini, şu diktatörlük çağında en büyük görevin onlara düştüğünü biliyorlar. Bu yüzden siyasi baskı altında eğitimlerini devam ettiriyorlar.

                Ama bu çocuklar gerçek hayatı da öğrenmeye başlamışlar. Sadece işini yapanın yıllarca hapiste yattığını, karın tokluğuna bile çalışamayacaklarını, emeklerinin sömürüleceğini öğrenmişler. Öğrendikleri yetiyor umutlarını kırmaya. Ne kadar korusalar da umutlarını biliyorlar gerçekleri.

                Destek bekliyorlar. Her şeyi silen süpüren, vicdanı yok eden istemden korumak kendilerini tek umutları. Bu yüzden hala okuyorlar, araştırıyorlar, yazıyorlar, çiziyorlar… Korkmuyorlar dedim ya aslında tek korkuları var:

GELECEK, GELECEK Mİ?

17 Nisan 2012 Salı

Savaş ve Barış



TKP’nin Suriye sınırına gideceğini öğrendiğimde heyecanlandım. Bir muhabir adayı için bu bulunmaz bir fırsattı. Hele de bunun bir barış seferi olması… Ailemi ikna ettim. Daha düzenli bir işim olmadığı için bu biraz zor oldu tabii. Bu arada ben TKP üyesi değilim. Ancak haklı bulduğum eylemlerde ortak tavır sergilemek bana göre doğru bir çaba. Cumartesi akşam 8 gibi çıktık yola. Fotoğraf makinam, not defterim yani tüm teçhizatım hazırdı. Yola çıktığımızda her türlü zorlukla kadarşılaşacağımızı biliyorduk. Ki haberler gelmeye başladı. İçişleri bakanı bu eylemin kamu düzenini bozacağını söylemiş. Savaş bozmuyor, barış seferi tehlikeli oluyor. Buradaki çelişki hükümetin genel tavrı dolayısıyla bizi şaşırtmıyor.

 Aksaray’a ulaştığımızda ilk çevirmemizle karşılaştık bir buçuk saat süren. Ancak bu seferin katılımcılarının karşılaştığı ilk zorluk bu değildi. Eskişehir, Ankara, Adana ve Muğla’dan gelecek katılımcıların seyahat hakları engellenerek şehir dışına çıkmalarına dahi izin verilmedi. Adana Ceyhan’da 6, Gaziantep’te 1 kişinin gözaltına alındığı haberi de aramızda kısa sürede yayıldı. Katiller, tecavüzcüler, Sivas davası sanıkları(arandıkları halde) rahat rahat ülkeyi ve dünyayı dolaşırken demokratik haklarını kullananlar polis tarafından engelleniyordu ve hatta gözaltına alınıyordu. Biz bu engellemeyle Adana’da karşılaştık. Kararlıydık. Ama sırf kararımız için demokratik olmayan hiçbir yola başvurmadık. Zira bir onlardan farklıydık. Bizim amacımız barış istemekti. Bu yüzden özgürlük şarkılarıyla geçti yolculuğumuz ve halaylar çektik abluka altında otobüslerin arasın
Amacımız sırf ABD’nin bölgeırdeki çıkarları için Suriye’ye savaş açmaya çalışanlara farklı bir ses duyurmak ve halkı ABD’nin uşağı olan hükümete karşı uyarmaktı.
Suriye’de ABD’yi düşünenler orada hakları engellenen Türkmenleri ve Kürtleri ne kadar
düşünüyor acaba? Oradaki Alevilere muhaliflerin ne gözle baktığı biliniyor mu? Ülkemizde hükümetin bu konuda ne düşündüğü gayet açık
aslında. O yüzden muhaliflere yapılan silah desteğinin ortaya çıkmasından korkulmuyor.

Kimse Beşar Esad’ı savunmuyor. Ancak Mısır’a, Libya’ya, Irak’a, Afganistan’a petrol için getirilen demokrasiyi gördük. Amerika’nın ve yardakçılarının verdiği silahla örgütlenen muhaliflerinin bugün durumunu gördük. Bugün hala kamu güvenliğinin nasıl sağlanamadığını, halkın sokaklara nasıl korkuyla çıktığını biliyoruz.

Biz Türkiye’nin Amerika’nın askeri olmasına karşıyız. Türk halkının çocuklarının sırf Amerika istiyor, Ortadoğu haritası değişecek diye Amerika’nın karıştırdığı bir ülkeyi daha da karıştırmasına karşıyız.
Bu yüzden seyahat hakkımız engellendi. Bu yüzden polisler tarafından Aksaray’da çevrildik, Adana’da tomalarla ablukaya alındık. Ama bizden istedikleri gibi ne karışıklık çıkardık ne kimseye saldırdık ne de çatıştık. Biz barış seferine uygun bir şekilde ilerledik ve istedikleri olmasın diye geri döndük. Geri dönmek onların istediklerinin olmasından, barış seferinin amacından sapmasından daha iyiydi çünkü.
Savaş istemeyen, Suriye’de akrabaları olan, savaştan en çok etkilenecek olan Hatay halkının destek vermesinden korktular. Seferin sınıra ilerleyerek büyümesinden, barış çığlıklarının Ankara’da, ,Şam’da, Washington’da ve dünyada duyulmasından korktular. Bu yüzden anayasaya ve uluslararası sözleşmelere zıt bir şekilde seyahat hakkımızı dahi engellediler. Her Türk vatandaşı bireyin hakkı olan fikir ve vicdan hürriyetini yokettiler. Türkiye’yi o gün sıkıyönetimle yönettiler. Çünkü korktular. Keyfi bir genelgeyle yolumuzu kestirdiler. Barış seferine tomalarla, çevik kuvvetle, tehditlerle karşılık verdiler.
Çünkü onlar bu ülkenin değil onları iktidara getiren ve iktidarda tutan ABD’nin çıkarlarını koruyorlar. Onlara göre bu sefer kamu düzenini bozacak ama savaş Türkiye’yi geriye götürmeyecek, sınır şehirlerimize hiçbir şey olmayacak. Zira arkalarında battıkları Ortadoğu batağından kurtulmak için Türkiye’yi kullanan bir Amerika Birleşik Devletleri var.

Ama korkulacak hiçbir şey yok sevgili dostlar. Her inişin bir çıkışı nasıl varsa her çıkışın bir inişi var. Ve sonunda herkes yaptığının karşılığını alır. Tek korkumuz onların yaptıklarını bu ülkenin halkının çekmesi. Nasıl geldilerse öyle de gidecekler hatta böyle devam ederlerse işi bitince “BigBrother”ları onları deliğe süpürecek. Ama bu iş böyle devam etmemeli. Artık iktidarları getiren “bigbrother”lar değil, bu ülkenin özgür çocukları olmalı. Biz her şeye rağmen özgürlük mücadelemize devam ettikçe bizlerden korkmaya devam edecekler.
                                                                                                             Merve Çoban

16 Nisan 2012 Pazartesi

Hükümet, "Barış Seferi"ne izin vermedi


TKP'nin, Suriye'ye askeri müdahalede bulunulmasına karşı başlattığı barış seferine hükümet izin vermedi. Sefer sırasında 7 kişi gözaltına alındı.

Türkiye Komünist Partisi, batılı devletlerin Suriye'deki olayları bahane ederek ülkeye askeri müdahalede bulunma çabalarına karşı çıkmak amacıyla Adana, Ankara, Eskişehir, Gaziantep, İstanbul, Kocaeli, Muğla ve Sakarya'dan Hatay'a otobüsler kaldırarak "Suriye'ye Barış Seferi" düzenlemek için yola çıktı. İçişleri Bakanlığı ve Hatay Valiliği eylemin "kamu düzenini bozacak gelişmelere sebep verebileceği" sebebiyle yasaklandığını duyurdu. Yaklaşık 3 bin kişinin katıldığı sefer gerçekleştirilemedi. 

Çevirmeler ve Gözaltılar

Partinin Ankara ve Eskişehir örgütlerinin kaldıracağı araçların hareket ettirilmesine izin verilmedi. Ankara'da Başbakanlık binasına "Savaşa hayır" yazısı yazıldı. Adana Ceyhan'da araçlarını bekleyen partiililere polis tarafından "ya gidin ya da gözaltına alırız" dendikten sonra 6 kişi gözaltına alındı. Gaziantep'te de 1 kişi gözaltına alındı.

16 saat değil 160 saat bekleriz

Partinin İstanbul Örgütü'nün kaldırdığı araçlar önce Aksaray'da sonra da Adana il girişinde evrak ve GBT kontrolü gerekçesiyle durduruldu. Adana'daki durdurma sırasında polis güçleri göstericilerin kullanacağı yolları kapattı. Bu sırada partililer pankart ve bayraklarınnı açarak eylem yaptılar. Eylem'de ABD ve AKP'ye yönelik "Suriye'den elini çek" sloganı atıldı. Açıklama yapan TKP Merkez Komite Üyesi Mehmet Kuzulugil, çevirmeler sebebiyle 16 saatlik bir yolculuğun ardından Adana'ya geldiklerini belirterek, "Türkiye'yi ilan edilmemiş bir sıkıyönetimle idare edenlere karşı 16 saat değil 160 saat de bekleriz. Türkiye, bugün savaş seferberliği yapmış bir hükümetle yönetiliyor. 1 Mayıs alanlarında bir de halkların savaş karşıtlığını haykıracağız. Sermayeyi bir de bu konuda titreteceğiz" dedi.

Açıklamanın ardından partililer dönüş yoluna yönlendirildi. Polis araçları, şehir dışına çıkılana kadar göstericilerin önünde ilerledi. 

Soner Bahadır & Merve Çoban

15 Nisan 2012 Pazar

"Barış Seferi" Bürokrasiye takıldı.

ABD Elini Suriyeden çek sloganlarıyla ülkenin dört bir yanından harekete geçen aktivistler ve siyasi parti üyeleri güvenlik güçlerinin engellemelerine takıldı. Daha evvelden belirttiğimiz üzere 10 otobüslük İstanbul Kafilesi Adana'da çevresinde polis eşliğinde bir dinlenme tesisine çekilmiş ve Genel Bilgi Taraması ve Araç evraklarının incelenmesi, irdelenmesi bahanesi ile Hatay'a gitmemiz engellenmişdi. Ayrıca Ankara, Eskişehir, Adana, Mersin, Gaziantep gibi illerden yola çıkmak isteyen siyasi parti üyeleri ve aktivistler engellendiler ve onlarda  Hatay'a gidemediler. Ceyhan'da ise yine Hatay'a Barış Seferi konvoyuna katılan 7 kişi gözaltına alındı.

Muğla ve İstanbuldan gelen Barış Seferi aktivistleri Adana girişinde çevik kuvvet TOMA araçları eşliğinde durduruldu. TKP MK üyesi Mehmet Kuzulugil ile polis arasında yaşanan diyalog ise polislerin kanunsuz bir şekilde Barış Seferini engellenmeye çalıştıklarını gösterdi.


Polis müdürü ile konuşan Kuzulugil polislerin, kimlik kontrolü yapılacağını ve araçların kontrol edileceğini bildirmesi üzerine bunun kontrol değil açıkça engelleme olduğunu söyledi. Polise “Barışın sesini kısmak istiyorsunuz” diyen Kuzulugil’e polisin yanıtı “Siz de seçimlerde bakan olun, kendiniz göre genelge çıkarın” oldu. Kuzulugil ise Adana Valisi’nin seyahat özgürlüğünü engellemek gibi bir hakkı olmadığını ifade etti. Eylemin Hatay’da yasaklandığını bildiklerini belirten Kuzulugil, Adana’da durdurulmanın açıkça yasadışı olduğunu belirtti. Polis ise gerekirse burada da engelleyeceklerini belirtti. Kuzulugil ise “Biz de bu ülkeyi savaşı sokturmamaya kararlıyız, Suriye halkıyla bizi düşman edemeyeceksiniz.” dedi. (1)

Olay sonrasında TKP Merkez Komite Üyesi Mehmet Kuzulugil şu ifadeleri kullanarak Aktivistlerden ve parti üyelerinden araçlara binmesini söyledi.

“Biz emperyalizmin çıkarı için burada bulunan polislere açıklama yapmak için değil, Türkiye halklarına ve Suriye halklarına sesimizi duyurmak için burada toplandık. Bize 1 saatlik kontrol yapılacağı söylendi. Bizim sabrımız da var, zamanımız da var. Çünkü biz kan dökülmesine karşı mücadele ediyoruz. 16 saattir yoldayız ve ilan edilmemiş bir sıkıyönetimle barış seferimize karşı savaş seferberliği ilan edilmiş durumda. Buna karşı 16 saat değil, 160 saatte yolda dururuz. Çünkü biz çocuklarımız bize ‘Suriye halkının kanını içtiniz’ demesinler diye mücadele ediyoruz.”
Gaziantep ve yakın çevre ildeki partililer ile aktivistler kendi imkanlarıyla Hatay sınır bölgesine giderek Barış Seferini tamamladılar. Oradaki yurttaşlara ve mültecilere yurdun dört bir yanından emparyalizme dur demek için yollara dökülen yüzlece insanın mücadelesini ve desteklerini belirtertti.

İstanbul "Barış Seferi" kafilesinde yer alan  Merve ÇOBAN ve Soner BAHADIR arkadaşalrımız yaşanan tüm bu anti-demokratik uygulamalara şahit olmuş, olay yerinden telefon ile gelişmeleri bana aktararak siz değerli okuyucularımız ile gelen bilgileri en doğru ve kesin bir biçimde paylaşmamıza vesile olmuşlardır.

Güvenlik güçlerinin yürüttüğü tüm bu asimetrik psikolojik baskılar onların lehine sonuçlanmış, başta İstanbul olmak üzere ülkenin bir çok yerinden yola çıkan "Barış Seferi" kafilesi geri dönmek durumunda kalmışdır.

Türkiye Komünist Partisi, Türkiye'nin dört bir yanından Hatay'a Barış Seferi için yola çıkan üyelerinin engellenmesi üzerine yarın sabah Boğaz köprüleri gişelerinde basın açıklaması yapmayı gündemine aldı.

Türkiye Komünist Partisi'nden yapılan açıklamada şunlar söylendi:
Bilindiği gibi, "Suriye'den elini çek" sloganıyla Hatay'a doğru Barş Seferi'ne çıkan ancak yolculuğu engellenen ve seyahat özgürlüğü ortadan kaldırılan binlerce TKP üyesi, yarın sabah 07.00'den itibaren İstanbul Boğaz köprülerinin girişlerinde basın açıklaması yapmayı gündemine aldı.

Ankara, Eskişehir, Adana, Mersin, Gaziantep gibi illerden yola çıkmak isteyen TKP'liler engellendiler en nihayetinde Hatay'a gidemediler. Ceyhan'da 7 kişi gözaltına alındı. İstanbul ve Muğla'dan yola çıkanlar ise Adana'da durduruldu.
                                                                                             Gökhan ÇELİK

1 : http://haber.sol.org.tr/soldakiler/baris-seferi-adanada-durduruldu-haberi-53786

14 Mart 2012 Çarşamba

Tecavüzcü


Daha 22 yaşındayım. Sözde gazetecilik öğreniyorum her gün okulda. Her gün haberleri okuyorum. Bakıyorum ki; bize öğrettikleri etik kurallarla, ilkelerle tutmuyor gördüklerim ve yaşadıklarım. Şimdide ulusal bir gazetenin internet sitesi açık ekranlarda. Nedim Şener tahliye olmuş. Onun röportajını okuyorum ve utanıyorum çok sevdiğim ülkemden süreci uzun uzadıya gözlerimin önüne getirdikçe. 3. Sayfa haberlerine bakıyorum sonrasında. Ve asıl cümleyi söylüyorum: “Bize ne olmuş böyle”. Bu işte bir gariplik var diye ekliyorum ardından, gazetecilere bu kadar ahkam kesenler bu kadar tecavüze, hırsızlığa, cinayete karşı neden sadece adliye ve hapishane yapmakla yetiniyorlar (hapishanelerin de Ergenekon sanıkları için yapıldığını düşünürsek). Özür dilerim, burada bir yanlışlık olacak. Gazeteci değildi onlar “tecavüzcüydü”.
Sokakta rahat rahat yürüyemiyoruz herkesin birbirini tanıdığı “küçük şehir”lerde bile. Her yanımız “kameralar” ve “kolluk kuvvetleri” tarafından sarılmış. Çünkü korkuyoruz, hava karardıktan sonra kalabalık caddelere giriyoruz. Okuldan çıkarken karşılıyoruz çocuklarımızı iki adım yolda başlarına bir şey gelir diye. Kötü yola düşerler diye kızlarımızı okula göndermiyoruz. Evlerimizi n kapısını çelik kapının ardından da kilitliyoruz. Eskisi gibi komşumuza, ocağım açık yemeğime bak diyemiyoruz. Kırk yıllık komşumuzu soframıza davet edemiyoruz.
Çünkü korkuyoruz.
Çünkü güvenmiyoruz modern deyimle babamıza bile.
13 yaşındaki çocuklara tecavüz ediyoruz, sonra kendi isteğiyle oldu diyor güvendiğimiz adalet.
Kadınlarımızı öldürüyoruz onurumuzu kurtarmış oluyor, cinnet geçirip ailemizi doğruyoruz, onları arkamızda bırakıp perişan etmemiş oluyoruz.
Etrafımız çocuk gelinlerle ve çocuk anneler le doluyor, biz susuyoruz. O çocuklar yarının çocuklarını nasıl yetiştirecek, bilmiyoruz.
Tramvayda, otobüste taciz ediliyoruz, “kuyruk sallayan” hakkeden biz oluyoruz. Yine susuyoruz.
Okula, işe gidiyoruz, kadının yeri mutfaktır diye baskı görüyoruz, inat edip yine gidiyoruz “kıskanılıp” öldürülüyoruz.
İftiralar atılıyor bize.
Susuyoruz.
Korkuyoruz.
Kaçıyoruz. Ve üzerimize gelmeye devam ediyorlar.
Bu toplum ne kadar özgüvensiz, kompleksli insanla doluymuş öğreniyoruz.
Tüm bunlardan sonra gazeteciliğin tanımı değişiyor birden ve tecavüzcü oluyor bir kısmı.
Uzun uzun hapis yatıyorlar ve çıktıklarında hakim televizyon televizyon dolaşma diye uyarıyor.
Son bir sorum olacak sizlere? Pozantı'daki çocuklar ve 13 yaşında 20'den fazla kişinin vahşetine maruz kalan kız çocuğu sokağa çıkmaya korkarken, onlara bunu yapan aralarında "kamu görevli"lerinin de bulunduğu “insanlar” (insan diyorum zira ben kendimi insan olarak saymıyorum artık) neden şimdi sokaklarda rahat rahat dolaşıyor? Gazeteciliğin tanımı değişti biliyorum da tecavüzün tanımı da değişti de benim mi haberim olmadı…
O zaman ben de birilerine tecavüz edebilir miyim!...

Merve Çoban