logo

Hüseyin Ersöz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hüseyin Ersöz etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Şubat 2013 Cumartesi

"Haberime dokunma, habercime dokunma"


Tutuklu gazetecilerin serbest bırakılmasının talep edildiği eylemde tutuksuz yargılanan Gazeteci Bedri Aranır, yaptığı Kürtçe konuşmada “hepimiz aynı gemideyiz” dedi. Eylemde, Pazartesi günü Silivri Cezaevi’nde görülecek olan KCK Basın Davası’nı izleme çağrısı yapıldı.

Gazetecilere Özgürlük Platformu tarafından düzenlenen yürüyüş Galatasaray Meydanı’nda başlayıp Taksim Meydanı’nda son buldu. Eyleme katılanlar arasında Şarkıcı Ferhat Tunç ve Avukat Hüseyin Ersöz’ün yanı sıra gazeteciler Barış Pehlivan, Barış Terkoğlu ve Şükran Soner de katıldı. Meşale taşınan yürüyüş sırasında yürüyüşçüler Demirören AVM önünde 5 dakikalık oturma eylemi yaptı. Yürüyüş esnasında, “Özgür basın onurumuzdur”, “Özgür basın susturulamaz”, “Faşizme karşı omuz omuza” ve “Haberime dokunma, habercime dokunma” sloganları atıldı.

Tutuklu gazetecilerin mektupları okundu

Yürüyüşün ardından tutuklu gazeteciler Kenan Kırkaya, Ramazan Peköz, Yüksel Genç ve Hatice Duman’ın gönderdiği mektuplar okundu. Gazeteciler mektuplarında şu ifadelere yer verdi:

Kenan Kırkaya: “Bölge halkı için yoksulluk kaçınılmaz bir şeydir. Ekonomik dışlanmanın yanı sıra mensubu olduğum Kürt toplumunun dışlanmasını da yaşadım. Çocukluğuma ait anılarda asker, postal, çatışma gibi kavramlar gizlidir. İlkokul, ortaokul ve lise çağlarımı bu şartlar altında Malazgirt’te geçirdim. 2002 yılında Dicle Haber Ajansı’na stajyer olarak girdim. Sloganımız, ‘duyulmayanı duyurmak, görünmeyeni göstermek’ti. 2008-2011 yılları arasında Ankara temsilciliği yaptım. Gözaltına alınmam tamamen haberlerim dolayısıyla oldu. Polis bana, ‘Senin yaptığın haberlerin etkisi, teröristin yarattığı tehlikeden daha büyüktür’ dedi. Yaşadığımız bu süreç hukuki değil, tamamen siyasi bir süreçtir. Gözaltılar, farklı olan, muhalif bakan herkese tutulan bir sopadır. Bizden çok dışarıdakiler tehdit edilmektedir.”

Ramazan Peköz: 20 Aralık 2011’de misafir kaldığım evde tamamen siyasi bir şekilde gözaltına alındım. Mahkeme süreci bizim için tamamen bir tiyatroydu. KCK Yürütme Konseyi Başkanı Murat Karayılan ile yaptığım röportajım suç delili olarak gösterildi. Kürt basınının emekçisi olmam tutuklanmama yetmişti.

Yüksel Genç: “Ben senin terörist olma ihtimalini sevdim. İddianamem tamamen bu başlıktaki ihtimale dayalı. Örnek mi? Muhabire bir bilgi mi geldi? Hemen eylem hakkında bilgi verildiği tespit edildi. Muhabir arkadaşımız da bu eylemi engellemediği gibi ekipmanını kurup eyleme gitmiş. Bizim gazeteci değil, terörist olma ihtimalimizi sevmiş savcı.”

Hatice Duman: “Sayın Başbakan, hakkımdaki dosya Anayasa Mahkemesi’ndeyken bu kadar rahat konuşmanız yargının neye hizmet ettiğini göstermiyor mu? Kendiniz için demokrasi narası atıp bizi baskı altına almaktan vazgeçin. Şahsım nezlinde tutuklu gazeteciler üzerindeki karalamalarınızdan vazgeçin.”

“Örgütsel habercilik kavramı ortaya çıktı”

Mektupların okunmasının ardından Gazeteci Eda Yıldırım tarafından basın açıklaması yapıldı. Yıldırım açıklamada, “Hapisteli gazeteciler listesi bile deliller arasında. Van ve Erciş depremlerinden haber vermek suç. Meslektaşlarımız, ‘Türk devletini sıkıntıya sokacak, kamuoyu önünde küçük düşürecek haberler peşinde koşmak’la suçlandı. Meslektaşlarımıza, ‘Bu haberi niye yaptın?’ diye soruldu. Bu operasyon sayesinde gazetecilik literatürüne, ‘örgütsel habercilik, normal gazetecilik’ kavramları(!) girdi. Her itirazı, her demokratik tepkiyi, ‘terör’ kapsamına dâhil eden başta TMY olmak üzere, tüm yasalardaki düşünce, ifade ve örgütlenme özgürlüğü önündeki engellerin kaldırılmasını istiyoruz. Özgürlük istiyoruz. 4 Şubat Pazartesi günü Silivri’de görülecek ‘KCK Basın Davası’nı izleyerek, tutuklu meslektaşlarımızın yanında olacağız. Başta meslektaşlarımız olmak üzere herkesi, duruşmayı izlemeye davet ediyoruz” ifadelerini kullandı.

Haber: Soner Bahadır
Fotoğraf: Gökhan Çelik & Soner Bahadır

23 Aralık 2012 Pazar

Teknoloji karşısında gazetecinin konumunu


Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ve Konrad Adenauer Stiftung tarafından organize edilen, Gelişen Teknoloji karşısında Gazeteciliğin ve Gazetecinin konumunu ele alan bir seminer düzenlendi. Seminerde konuşan Şükran Soner, "Türkiye, dünya basın özgürlüğü alanında en kötü örnektir" dedi.

Türkiye Gazeteciler Cemiyeti; gazeteciler arasındaki dayanışmayı güçlendirmeye ve gündemdeki sorunları medya seminerleriyle paylaşmaya devam ediyor. Türkiye Gazeteciler Cemiyeti ( TGC ) ile Konrad Adenauer Stiftung'un (KAS) birlikte düzenlediği "Gelişen Teknoloji Karşısında Gazeteciliğin ve Gazetecinin Konumu" semineri dün Taksim Nippon Otel'de gerçekleştirildi.  Seminerde, "Gazetecilerin Örgütlenmesi", "Gazetecilerin Çalışma Koşulları", "Gazetecilerin Yıpranma Tazminatı", "AB Hukuku'nda Digital Verilerin Korunması", "Gazetecilerin Dijital Veriler Nedeniyle Yaşadığı Sorunlar" gibi birbirinden önemli konular, alanında uzman isimler tarafından ele alındı.

Seminerin açılış konuşmasını, Türkiye Gazeteciler Cemiyeti  Başkanı Orhan Erinç yaptı. Erinç konuşmasında Türkiye internet ve internet gazeteciliğin gelişmesine rağmen bu sektörde çalışan fikir işçilerinin fiili olarak çalışmaların hukuki bir tanımının olmadığına ve TGC'nin bu yönde çalışmalarının devam ettiğine değindi. TGC Başkan Vekili Turgay Olcayto'nun oturum başkanlığını yaptığı seminerin ilk konuşmasını Hürriyet Gazetesi Dış Haberler Şefi ve Basın Enstitüsü Derneği Başkan Yardımcısı Emre Kızılkaya yaptı. Kızılkaya konuşmasında yeni medya ortamında haberlerin format değiştirdiğini ve enformasyonun oyun kodları ile kitlelere ulaştırıldığının altını çizdi. Cumhuriyet Gazetesi Yazarı Şükran Soner ise yaptığı konuşmada  Gazetecilerin Örgütlenme sorununa değindi. Soner. "Türkiye'de basın meslek örgütleri ciddi bir tasviye süreci yaşamıştır. Önceleri basın meslek örgütlerinin protesto yürüyüşlerine gelen arkadaşlarımız ya işlerinden attıldı ya da artık gelemez oldu. Dünya basın özgürlüğü alanında süreklil raporlar hazırlayan Amerika basın özrgütleri bundan 10 yıl önce Türkiye hakkında hiç rapor yayımlamazken son 5 yıl içinde ülkemiz ile ilgili çok ciddi çalışmalar yapıp, raporlar hazırlıyor. Günümüzde Türkiye'de en yandaş, en kirli en teslim olmuş basın hakimdir. Basın özgürlüğünde ve tutuklu gazeteciler sorunu Türkiye dünyada en kötü örnektir" dedi. Otumun son konuşmasını TGC Hukuk Müşaviri Gökhan Küçük yaptı. Küçük, gazetecilerin yıpranma ve yıpranma hakkına değindi.

Seminerin ikinci oturumun moderatörlüğünü TGC Genel Sekreteri Sibel Güneş yaptı. Bu oturumda Kadir Has Üniversitesi Yeni Medya Bölümü Öğretim Görevlisi İsmail Hakkı Polat, "Geleneksel Medyadan Yeni Medyaya Geçiş ve Sorunlar" konusuna değindi. Polat, Yeni medya düzeninin sadece facebook, blog ve twitter'dan ibaret olmadığını aksine yeni yaşam alanındaki bütün bireysel, sosyal, hukuksal, ekonomik, etik, politik vb. dinamiklerini inceleyen bir kavram olduğunu söyledi. İkinci oturumun bir sonraki konuşmacısı Avukat Hüseyin Ersöz ise, gazetecilerin dijital veriler nedeniyle yaşadığı sorunlara değinerek, sosyal mühendislik saldırıları ile zararlı yazılımlarla aktivist gazeteciler hedef alınıp örgüt üyeliği suçlarından haksız yere yargılanıyor. Bu bağlamda gazetecilere özellikle  saldırıların e-posta kanalıyla gerçekleştirildiğini o yüzden fikir emekçilerinin kaynaklarına güvenmedikleri e-postaları açmamaları gerektiğini belirtti. İkinci oturumun son konuşmasını Avulat Oktay Huduti yaptı. Huduti ise yaptığı konuşmada AB hukuku'nda verilen korunması konusuna değindi.
                                                                  Gökhan Çelik

17 Ekim 2012 Çarşamba

"Hukuka inen balyoz"u anlattılar


İstanbul Üniversitesi'nde düzenlenen panelde Balyoz Davası ve siyasi davalar tartışıldı. Ceyhan Mumcu, "Burada yaşananlar Sokrates, Galileo ve Dreyfus Davası'ndan daha vahimdir" dedi.

Atatürkçü Düşünce Kulubü'nün bugün Hukuk Fakültesi'nde düzenlediği "Hukuka inen balyoz!" başlıklı panelde konuşmacı olarak İstanbul Barosu Yönetim Kurulu Üyesi Avukat Hasan Kılıç, Balyoz Davası  müdafii avukatlarından Hüseyin Ersöz ve Avukat Ceyhan Mumcu konuşmacı olarak katıldı.

"Özgürlüğümüz tehlikede"

Panelde ilk konuşmacı Ceyhan Mumcu idi. "Kimsenin özgürlüğü güvencede değil" diyen Mumcu sözlerini şöyle sürdürdü: "Asıl mesele adalate balyozun ne zaman indirilmeye başlandığıdır. Kimsenin özgürlüğü güvencede değil. Çok basit sebeplerle suç tipi yaratılıp özgürlüğünüz kısıtlanabilir. Burada yaşananlar Sokrates Davası'ndan, Galileo'yu yargılayan Engizisyon Mahkemesi'nden ve Yüzbaşı Dreyfus Davası'ndan daha vahimdir. Bu davalar Türk meselesi olmaktan çıkmıştır. Bu yaşananlar Silivri Mahkemesi'ni bir insanlık ayıbına dönüştürmüştür" dedi. 

Mumcu ayrıca , "darbeye ortam hazırlamak" suçlamasının toplumsal muhalefeti bastırma aracına dönüştürüldüğünü belirterek, "2007 yılında Ergenekon Soruşturması başladı. Konu neydi? Darbe. Bir darbe bulunamadı. Ama çok basit bir suç yarattılar: Darbeye ortam hazırlamak. Siz pahalılıktan bahsederseniz, yemekhane zamlarından bahsederseniz sizi darbeye ortam hazırlamakla itham ediyorlar. Bu suçlamayla bütün muhalefeti sindirdiler" ifadelerini kullandı. 

"Tarihe not düşüyoruz"

Mumcu'nun ardından söz alan Hüseyin Ersöz duruşmalarda haksızlıkları tarihe not düştüklerini belirtti. Ersöz konuya ilişkin, "Bizim o salonda bulunmamızın sebebi otoriteye meydan okumaktır, müvekkillerimize destek olmaktır. Ama bunların yanında adaletsizlikleri tarihe not düşmektir. Eğer bugün Balyoz Davası tartışılıyorsa ve bu dava kamuoyunda tartışılıyorsa bizim tarihe düşmek istediğimiz not budur" ifadelerini kullandı. 

Ergenekon, Balyoz, Poyrazköy gibi davalarda savunmanın suçsuzluğunu ispatlamak zorunda bırakıldığını belirten Ersöz, "Ortada bir suç varsa bunu iddia makamı ispatlamak zorundadır. Savunma makamı suçsuzluğunu ispat etmek zorunda değildir" dedi.

"Davalar hukuk çerçevesinden çıktı"

Son konuşmacı Hasan Kılıç ise siyasi davaların hukuk çerçevesinden çıktığı değerlendirmesinde bulundu. Kılıç konu hakkında, "Hukukçu olduğumuz için çokça kez sorarlar: Bir hukukçu olarak şu dava hakkında ne düşünüyorsunuz? Bu davalar hukuk çerçevesinden çıkmıştır. Bu davaları uluslararası yapıların ülkemiz hakkındaki görüşleri çerçevesinde incelememiz gerekmektedir" dedi.

Balyoz Davası'nda mahkemenin müdafiilerin avukatı olduğu halde İstanbul Barosu'ndan avukat talep etmesini "avukatlık mesleğinin bitirilmesi" olarak tanımlayan Kılıç, "Mahkeme davada müdafii avukatlar varken Baro'dan yani avukatların meslek örgütünden yeniden avukat aramasını, avukatlık mesleğini bitirmemizi istedi. Bir Baro bunu yapabilir mi? Hakkımızda soruşturmalar açıyorlar. Açsınlar, savunma makamını susturamazlar. Savunma tarafı onurlu duruşuyla tarihe geçmiştir" dedi. 

Soner Bahadır

14 Ekim 2012 Pazar

“Baro Meydan Muharebesi”ni Kocasakal kazandı


Adeta bir meydan muharebesini andıran İstanbul Barosu Başkanlık Seçimi’ni kullanılan oyların yaklaşık yüzde 60’ını alan Doç. Dr. Ümit Kocasakal arka arkaya ikinci kez kazandı.

Haliç Kongre Merkezi’nde dün başlayan ve bugün sona eren İstanbul Barosu Genel Kurulu Başkanlık Seçimi’ni kullanılan 22 bin 19 oyun, 12 bin 836 oyu alan Ümit Kocasakal kazandı.

Meydan muharebesi havası

Kongre, ilk anlarından itibaren soğuk savaş usulü bir meydan muharebesini andırıyordu. Dün gerçekleştirilen seçim konuşmaları sıkça karşıt grupların hararetli tartışmalar yaratmasına sebep oldu. Hatta Başkan Adayı Filiz Kerestecioğlu’nun konuşması sırasında çantasında silah bulunduğu belirlenen bir kişi kısa sürede güvenlik güçlerince etkisiz hale getirildi.

Kerestecioğlu dün parladı, bugün söndü

Dün yapılan seçim konuşmalarının starı tartışmasız Filiz Kerestecioğlu idi. Konuşması adeta bir mitinge döndü. Kerestecioğlu, kuvvetli alkışlardan ve destekten dolayı konuşmasını sık sık bölmek zorunda kaldı. Fakat seçim sonuçları bu görüntünün o an diğer grupların hazırlıksız olmasının bir sonucu olduğunu gösterdi.

Adaylar ve propaganda biçimleri

Kongre’de, Kocasakal’ın yanı sıra Kocasakal’ın da dahil olduğu Önce İlke Çağdaş Avukatlar Grubu üyesi ve eski İstanbul Barosu Başkanı Muammer Aydın, Hukukun Üstünlüğü Platformu Üyesi Rıza Saka ve Çağdaş Avukatlar Grubu, Katılımcı Avukatlar ve Özgürlükçü Hukuk Platformu’nun birleşiminden oluşan Özgürlükçü Katılımcı Çağdaş Avukatlar üyesi Filiz Keresteci başkan adayı olarak yarıştı.

Kocasakal seçime “Baro’da Ümit var!” sloganıyla girerken, aynı gruptan Muammer Aydın “İlkeli baro-güçlü baro” sloganını kullandı. Rıza Saka seçime “Baroda değişim zamanı” geldiği vurgusuyla girerken, Filiz Kerestecioğlu ise kendisini, Kadın, genç, stajyer, işsiz, işçi, kamu avukatı ve serbest avukat yani “%99’un baro başkan adayı” olarak tanımlayarak seçime girdi.

Kocasakal’a “medyatik linç” girişimi

Dün yapılan seçim konuşmalarının –Kocasakal’ın konuşması hariç- ana temasını seçime başkan olarak giren Kocasakal’ın eleştirilmesiydi. Adaylar bu konuyu o kadar abarttı ki, bazıları “Seçilmemiz halinde yapacaklarımızı reklam broşürlerimize yazdık” diyerek kendi vaatlerini dile getirecek zaman bulamadılar.

Kocasakal’a yöneltilen eleştiriler yalnızca diğer adayların kürsü konuşmalarıyla sınırlı değildi. Kongre Merkezi’nde Genel Kurul’da oy kullanılırken dahi ücretsiz dağıtılan 4 sayfalık “Genç Baro” gazetesinin her bir milimetre karesi Kocasakal’a eleştirilerle doluydu.

Eleştiriler ters tepti

Fakat bu yoğun tepkiler ters tepti. Önceki seçimi yaklaşık 5 bin 900 oyla kazanan Kocasakal bu kez oylarını kendisine yöneltilen komplike linç girişimine rağmen yüzde 100’ün üzerinde arttırarak çıktı. Kocasakal seçim sonucunu, “Avukatlar balyozu indirdi” diyerek yorumladı.

Kongrede 4 bin 600 Rıza Saka ikinci, 3 bin 400 oyla Filiz Keresteci üçüncü, bin oyla Muammer Aydın ise sonuncu oldu.

Kimliği belirsiz “Şikesiz Baro” eylemi

Gergin bir havada geçen seçimlerin en renkli görüntüsü ise Kongre Merkezi’nin sahil kenarındaki bölümüne bir sandalla yaklaşan kimliği belirsiz dört kişinin “Şikeci Baro istemiyoruz” pankartı açmasıydı. Kimliklerini açıklamayan bu 4 kişi aynı zamanda hiçbir açıklama da yapmadı.

Seçim sonrası değerlendirmeler

Seçimler sonrası süreç hakkında ise yeniden Başkan seçilen Ümit Kocasakal’ı destekleyen Avukat Hüseyin Ersöz ve seçimlerde üçüncü olay Filiz Kerestecioğlu’nu destekleyen Avukat Can Atalay ile görüştüm.

“Hukukun tarafsızlığı için çabalayacağız”

Ersöz, tekrar seçilen Kocasakal yönetimiyle baronun yürüteceği sürece ilişkin olarak, “Türkiye çok sıkıntılı bir dönem yaşıyor. İstanbul Barosu gerek darbe dönemlerinde gerekse geçiş dönemlerinde hukukun üstünlüğünün ve tarafsızlığının savunucusu olmuştur. Yine bu noktada hukukun tarafsızlığının korunması bakımından ileri çıkışlar yapmıştır. Bunun devamı için çabalayacağız” şeklinde konuştu.

Kocasakal yönetiminin 12 Eylül’de İstanbul Barosu’nun birçok baskıya maruz kalmasına rağmen 12 Eylül Davası’na, “davayı gerçekçi bulmadıkları” gerekçesiyle müdahil olmamasının eleştirilmesi hakkında ise Ersöz, “12 Eylül döneminde her kurum gibi İstanbul Barosu da sıkıntılı bir süreç yaşadı. Bu sürecin içerisinde özellikle o dönemin baro başkanı Orhan Adli Apaydın ciddi bir baskı yaşadı. Bir süre yargılandı ve hapishanede yatmak zorunda kaldı. Bundan ciddi anlamda zarar görmüş bir kurumuz. Ancak ben şu an yürütülen yargılamanın yani dönemin Genelkurmay Başkanı ve Hava Kuvvetleri Komutanı'nın yargılanmasının 12 Eylül döneminde yaşanan mağduriyetlerin hesabının sorulması olarak göremiyorum. Çünkü 12 Eylül ile hesaplaşmak yalnızca bu darbeyi yönetmiş olan kişilerden hesap sorulması anlamına gelmemeli. Daha alt rütbedeki askerler tarafından da insanlar ciddi zulme uğradılar. 12 Eylül'ü bir bütün olarak görmek lazım. Sadece şekli bir yargılama yapmamak lazım. Bu konuda Ümit Kocasakal'ın tespitlerine katılıyorum. Bu yargılama şekli bir yargılama görüntüsü veriyor. Ankara 12. Ağır Ceza Mahkemesi tarafından yürütülen bu yargılamanın yalnızca şekli bir anlam taşıdığını düşünüyorum. 28 Şubat ve 12 Eylül darbeleri yargılamaları bu darbelere karşı birikmiş öfkeyi yatıştırma, 'darbelerle hesaplaşıyoruz' mesajı verme amaçlı yargılamalardır” şeklinde konuştu. 

“Siyaseten Kemalist, iktisaden liberal olunmaz”

Can Atalay ise Kocasakal yönetimini, “İstanbul Barosu Yönetim Kurulu, mevcut hükümetin hukuk alanındaki köklü değişimlerine sadece yüzeyde, göstermelik olarak karşı çıkıyor. Kamuoyu, İstanbul Barosu Başkanı'nı büyük çıkışlarıyla görüyor ama şu an bir mevzuat değişikliği tufanı altındayız. İstanbul Barosu buna karşı neredeyse tek bir kelime söylemiyor. Mevcut Baro Yönetimi çok yüzeysel bir muhalefet yapıyor. Şöyle söyleyeyim, siyaseten Kemalist, iktisaden liberal olmak mümkün değil. Arkadaşların tercih ettiği yol budur. Bu yol, akli bir yol değil” sözleriyle eleştirdi.

Atalay, 12 Eylül Davası’na müdahil olunmaması konusunda ise “12 Eylül Davası farklı bir konumda. O soruşturmada ne olursa olsun 12 Eylül'ün kamuoyu vicdanında yarattığı tahribat başka bir şeydir. 12 Eylül'de yakınlarını kaybeden aileler konu 12 Eylül olunca her şeye kulaklarını kapatıyorlar. O davanın ne olduğunun önemi yok. Bu dava, 12 Eylül'ün kamuoyu vicdanında mahkûm olduğunun göstergesidir. Türkiye sosyalist hareketinin bir başarısıdır bu. Mahkeme salonuna getirilemeyen 2 yaşlının üzerine bütün yargılamanın yıkılmasına müsaade etmeyiz. Fakat o iki yaşlı da hesap verecekler!” şeklinde konuştu.

12 Eylül Davası’nın içeriğine ilişkin fikirlerini de aktaran Atalay, “12 Eylül İddianamesi'ni okudum. O iddianameyi yazanlar 12 Eylül'ün mahiyetini anlamamış. 12 Eylül dediğimiz şey Diyarbakır Cezaevi, Mamak, Metris Cezaevi, 600 bin tutuklama, toplumsal muhalefetin bezdirilmesi demek. İstanbul Barosu şunu söylesin bize, 12 Eylül Darbecileri'nin yargılanması için açık, görünür nasıl bir şey yapıyor? Doğru, bu hesap eksiktir. Eksik olduğu için de yanlıştır. Fakat hesabın nasıl görüleceğine dair bir önerisi var mı? Mesele budur.” şeklinde konuştu.   

Soner Bahadır

14 Eylül 2012 Cuma

OdaTV’de savcılık yeni rapor istedi(Güncellenmiş)


OdaTV Davası’nda Savcı Adnan Çimen, TÜBİTAK’ın raporunu çelişkili ve davanın esasına ilişkin olduğu için yargılama sürecini doğrudan etkileyeceğini öne sürerek yeni bir rapor yazmasını istedi. Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu tahliye edildi. 

5’i tutuklu 11 sanığın yargılandığı OdaTV Davası’nın 13. Duruşması bugün İstanbul Adalet Sarayı’nda görüldü. Duruşmada tutuklu sanıklar Prof. Dr. Yalçın Küçük ve gazeteciler Barış Terkoğlu ile Barış Pehlivanoğlu savunmalarını yaptı.

“TÜBİTAK bir yobaz yuvasıdır”

Tutuklu sanıklardan Prof. Dr. Yalçın Küçük, savunmasında TÜBİTAK’ı eski ABD Başkanı John Kennedy’nin kurdurduğu bir “yobaz yuvası”  olarak nitelendirdi ve TÜBİTAK’ın raporunun, İsmail Ağa Cemaati’nin vereceği rapordan farksız olacağını savundu. Küçük, konuyla ilgili olarak, “1959-1960 yıllarında SSCB’nin ‘Sputnik’ füzesini uzaya fırlatması, teknolojik yarışta Sosyalizm’i Kapitalizm’in önüne geçirmişti. Bu durum ABD’de büyük endişe yarattı. ABD müttefiği olarak bizim de teknolojik araştırmalar yapmamız gerekiyordu. Bu konuda maruzatım şudur: Bu CD’leri, DVD’leri gönderdiğiniz yerin bilimle bir alakası yoktur. Bir yobaz yatağıdır. TÜBİTAK’ın vereceği raporun, İsmail Ağa Cemaati’nin vereceği rapordan farkı yoktur.”

“OdaTV’yi televizyon sanıyorlar”

Küçük, savunmasının devamında, iddianameyi hazırlayanların OdaTV’yi bir televizyon kanalı zannettiklerini savunarak şöyle konuştu: “Bu iddianameyi hazırlayanlar OdaTV’yi televizyon zannediyorlar. Ben talimat vermişim ‘Şehit haberlerini öne alın’ diye. İnternetin önü, arkası mı olur? OdaTV, Soner Yalçın’ın uydurduğu bir internet sitesi.”

3 mail de aynı kaynaktan

Barış Pehlivan ise savunmasını, TÜBİTAK raporunun içeriğine dayandırdı. Raporun, kendilerinin masumiyetini ortaya koyduğunu savunan Pehlivan; raporda, OdaTV Haber Merkezi’ne, Müyesser Yıldız’a ve kendisine ait 3 bilgisayara aynı e-posta adresinden, “uzaktan yönetilmiş ve bilgisayara dosya atan zararlı bir yazılım” gönderildiğini yazdığını vurguladı.

Mahkemenin, TÜBİTAK’ın raporunun ardından verdiği “kuvvetli suç şüphesi nedeniyle tutukluluk halinin devamına” kararına atıfta bulunan Terkoğlu, raporun tam tersine “kuvvetli suçsuzluk şüphesi” oluşturduğunu savunarak şunları söyledi: “TÜBİTAK, aynı kaynaktan atılan aynı dosyaların atıldığı 3 bilgisayardan birine, yani Müyesser Yıldız’ın bilgisayarına virüs yoluyla dosyaların atıldığını söylüyor, diğer 2 bilgisayar için ‘kesin yargıya varamam’ diyor. Elinizi vicdanınıza koyun.”

“TÜBİTAK raporu akla karayı ortaya koydu”

Davayı Serbest Atış’a değerlendiren müdafi avukatlardan Hüseyin Ersöz, TÜBİTAK raporunun “akla karayı ortaya koyduğunu” savundu. Ersöz, şöyle konuştu: “Kamuoyunda, TÜBİTAK raporunun davanın akıbeti hakkında müdafilerin lehine olduğu düşüncesi var. Fakat Mahkeme, şaşılacak şekilde halen tutukluluğun devamı kararı veriyor. Bu karar, bütün evrensel hukuk kurallarına, bilimsel tespitlere aykırı ve kamuoyunu yaralayan bir karardır. Bu davalara farklı bakan Nazlı Ilıcak bile bu raporun müdafilerin lehine yorumlanması gerektiğini söyledi. Bu noktadan sonra verilecek tutukluluk halinin devamı kararı, tarihe gazeteciliği ve ifade özgürlüğünü yargılayan bir karar olarak geçecek.”

“Gecikmiş tahliye kararını bekliyoruz”
Davanın tutuksuz sanıklarından Gazeteci Nedim Şener ise “TÜBİTAK raporuna göre tahliye çıkması gerekir. Gecikmiş kararlar var. Tahliye talepleri dinlenip tahliye kararlarının alınması gerekir. Umudumuz tahliyelerin olması” şeklinde konuştu.

“Bu dökümanları bu aydınlar yazamaz!”

OdaTV Yazarı Sait Çakır ise davayla ilgili olarak “TÜBİTAK raporu bizim iddialarımızı doğruluyor. Ceza yargılamaları, hakimlerin inisiyatifinde olan yargılamalardır. Bu yargılamayı yapan hakim iddiaları ve suçlanan kişileri mukayese eder. ‘Bu insanlar bu suçu işleyebilir mi?’ diye sorar, sonra da karar verir. Burda ülkenin önemli aydınları yargılanıyor. Suç delili olarak yargılanan dokümanlara baktığınız zaman bu aydınların yazması mümkün değil. Bu dokümanları ancak basit insanlar yazabilir” şeklinde konuştu.

Not: Saat 21.50'de güncellenmiştir.

Soner Bahadır