logo

Yalçın Küçük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Yalçın Küçük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

14 Eylül 2012 Cuma

ODATV DAVASINDA SİL BAŞTAN !

Utanç haftası hız kesmeden devam ediyor... Geçen pazartesi gününden beri Çağlayan'daki İstanbul adliyesinde adeta kamp kurdum. Hafta başı önce KCK davası sonrasında bugünde Odatv. Esasında bu ikisininde ortak tek bir yönü var. Ne mi ? O da yargılmanlarda kişiler veya örgüt değil, tamamıyla gazetecilik faaliyetleri yargılanıyor oluşu...

İstanbul 16. Ağır Ceza Mahkemesinde görülen dava öncesin Gazeteciler Özgürlük Platformu tarafından organize edilen "Kalem Bırakma" eylemi gerçekleştirdik. Amacımız, tutuklu meslektaşlarıımzın serbest bırakılması için kamoyunun dikkatini çekebilmek. Zindanlar boşalsın, gazetecilere özgürlük parolasıyla buluştuğumuz adliye önünde kimler yoktu ki? En önde Odatv davasının tutuksuz sanıkları Nedim Şener, Doğan yurdakul, Ahmet Şık, Müyyeser yıldız. Sonrasında hemen arkasında CHP Genel Başkan Yardımcısı Bülent Tezcan, CHP milletvekilleri Oktay Ekşi, Haluk Eyidoğan, Celal Dinçer, Kadir Öğüt  hemen akabinde gazeteciler: Ahmet Hakan, Ayşenur Arslan, Uğur Dündar ve en nihayetinde koca sanat camiasından bir dev çınar Tarık Akan. Hepsi tek bir amaç için gelmiş idi o da tutsak gazetecilere özgürlük. Bu isimler hemen İstanbul Adalet(!) Sarayının önüne açılan "Gazetecilere özgürlük" pankartının önünde haklı tepkilerini dillendirirken biz ve beraberimizdeki basın ordusu gazetecilik faaliyetinin yargılandığı yerde gazetecilik yapıyor idik... 

Susmak için değil, protesto etmek için kalem bıraktık...

Derken ilk mikrofonu alan kişi pek sevdiğim gazeteci ablam Sayın Ayşenur Arslan oldu. Arslan yaptığı konuşmada, Soner Yalçın susmayayım diye içeride yatıyor. Bunun farkında olmak gazeteciliğin farkında olmak için buradayız. Dedi. Ki harfien de haklı idi. Hakikaten de Gerek Soner Ağabey gerekse içeride esaret altında olan diğer gazeteci ablalarım ve ağabeylerim bizler susmayalım diye içeride yatıyor... Ayşenur abladan sonra mikrofonu alan bir diğer gazeteci ise Türkiye Gazeteciler Sendikası Başkanı Sayın Ercan İpekçi idi. İpekçi de, Bu eylem yazmaktan vazgeçtiğimiz anlamına gelmiyor. Bu duruma sebebiyet veren kanunları ve bu kanunları uygulayanları protesto etmek için bunu yapıyoruz. Susmak için değil, protesto etmek için kalem bırakıyoruz dedi ve ardından bizlerde kalemlerimizi Ercan ağabeyin dediği üzere kanun koyucuları ve bu kanunları uygulayanları protesto etmek için hemde içerideki tutsak gazetecilerin bir an evvel tahliye edilmesi için kalem bıraktık.

Duruşma salonunda balık istifi olmak...

Hemen adliye önünde  gerçekleştirdiğimiz kalem bırakma eyleminin ardından geniş kitleler ile Adalet(!) Sarayına girdik. İstikamet belli. 1. Ağır Ceza Mahkemesinin duruşma salonu. Şimdi içten içe yahu Odatv duruşmasına İst. 16. Ağır Ceza Mahkemesi bakmıyor muydu? dediğinizi duyar gibiyim. Şüpheye düşmeyin halen öyle. Lakin Koskoca Avrupanın en büyük Adalet Sarayımızın en büyük duruşma salonu malumunuz 1. Ağır Ceza'ya ait. Ha bakmayın siz büyük dediğime. Aslında hikaye çünkü oturma kapasitesi 80 kişi ile sınırlı. Düşünün ki biz o 80 kişilik duruşma salonuna yeri geliyor 150 hatta 200 kişi balık istifi halinde sığmaya gayret ediyoruz. ( Bu arada hazır yeri gelmişken söyleyeyim. KCK davası bundan böyle Silivri'deki duruşma salonunda görülecek. Gerekçesi Çağlayandaki duruşma salonun yetersiz kalması)  Neyse çok uzatmayalım. en nihayetinde vardık duruşma salonunun önüne ki ne görelim. Müthiş bir kalabalık. C blok önündeki ilk geçiş kordunun önünde kimisi tutuklu yakını olduğundan içeri girmek için sıra bekliyor, kimisi haber takibi yapmak için, kimisi de duyarlılık gösterip içeride yargılanan aydınlara destek vermek için bekliyor idi. Bizler basın mensubu olduğumuzdan diğerlerine nazaran içeri girmemiz bir daha kolaydı. Ki biz o halde bile yaklaşık bir buçuk saat sıra bekledik. Gayrı varın diğer geçiş kordonu önünde bekleyen yurttaşların halini siz hesaplayın...

Duruşma salonuna girdiğimde saatler 11:36'yı gösteriyordu. İçeri girdiğimde mahkeme başkanı Mehmet Ekinci duruşmaya 5 dakikalık ara vermiş idi. Hemen bir yer kolladım kendime ve ilk boş olan müsait bir yere gidip hemen yerleştim. eşyalarımı bıraktım ve hemen tutuksuz sanıkları için ayrılan bölmenin hemen önüne gittim. İlk Barış Terkoğlu ile tokalaştım. Hal hatır sordum. Kendisi iyidi. Hatta öyle ki bizlerden daha dik ve inançlı duruyordu, duygulandım ama belli etmedim. Hemen solumda Soner Yalçın ağabey CHP Milletvekili Oktay Ekşi ile kelam ediyordu o yüzden sadece kafa selamı ile yetinemek zorunda kaldım. Tutuklu sanıkların hemen hemen hepsi gayet moralli ve iyi görünüyorlardı. Derken içeriye mahkeme heyeti geçti bende yerime.

Duruşmaya verilen 5 dakikalık aradan sonra savunmaya Yalçın Küçük devam etti. Yalçın hocayı bilen bilir. Yine tam teçhizatlı gelmişdi. Delil klasörleri, gazete kupürler ve kendi yazdığı onlaraca kitap ile gelmişdi. Savunma yaparken kullandığı meşhur mizahi üslubu ile salondaki başta mahkeme heyetini olmak üzere herkesi pür dikkat kendini dinlemeye teşvik ediyordu. Kâh sert kâh yumuşak söylemleri ile zaman zaman salonun o gergin ve kasvetli havasını silip insanların tebessüm etmesine neden oluyordu. Savunmanın detayına girmiyorum çünkü onu mesai arkadaşım Soner Bahadır değinecek.... Derken saatlerimiz 12:30'u gösterdiğinde mahkeme başkanı Mehmet Ekinci öğle arası verdi duruşmaya. Duruşma saati 13:45. Ekinci'nin ara vermesi ile ben ve beraberimdeki Soner arkadaşım önce odatv davasından daha önce tutuklanmış sonrasında tahilye edilmiş gazetecilerin yanına gittik. İlk isim Dünya basın özgürlüğü kahramanı Nedim ŞENER. Sonrasında Müyyeser Yıldız ve Sait Çakır. Bu üç isimle yaptığımız söyleşileri yine Soner arkadaşın ayrıca değinecek o yüzden detaylarına girmiyorum...

Barış Pehlivan: Sayın heyet elinizi vicdanınıza koyun....

Yaklaşık 1 saat 15 dakika süren aradan sonra tekrar duruşma salonundaki yerlerimizi aldık. Önce yine Yalçın Küçük yarım kalan savunmasını kendisine verilen 5 dakika içinde bitirdi. Sonrasında savunmasını yapmak üzere mahkeme heyetinin huzuruna Barış Pehlivan çıktı. Pehlivan, savunmasında gerek kendisine gerek ise diğer gazeteci arkadaşlarının Odatv'deki bilgisayarlarına gönderilene truva atı diye nitelendirilen zararlı yazılımın nasıl soysal mühendisler tarafından gönderildiğine değindi. Savunmasını Tübitak'ın 7 aylık araştırması sonucunda hazırlanan rapora göre yaptı. Sürekli mahkeme heyetine dönüp, " bakın bunları ben demiyorum. Sizin istediğiniz Tübitak raporuna göre konuşuyorum. Bizler burada mağduruz. 20 aydır tutukluyum. Lütfen biraz elinizi vicdanınıza koyun" dedi. Salonda sessizlik hakimdi. Kısa bir süre kimseden çıt çıkmadı. Herkes bir yerde içerlemiş, bir empati kurmuşdu sanırım... (Davaya ilişkin detayları yazı dizimizin Haber bölümünden erşişebilirsiniz)

Sonuç : Dön dolaş yine TÜBİTAK

Malumunuz herhangi bir beraat veya tahliye kararı çıkmadı. Sebep mi? Odatv  davasında 7 ay sonra mahkemeye ulaşan TÜBİTAK raporu mahkemeyi memnun etmemiş efendim. Üstelik sanık avukatlarının geçtiğimiz duruşmada  Rapor müvekkillerimizin masumiyetini ortaya koydu” demesine karşılık, mahkeme heyeti TÜBİTAK’ın yeni bir rapor yazmasını istedi... Yani bir şarkı da söylendiği üzere mahkeme heyeti sil baştan başladı... Bakalım bu rapor çok muhtarem TÜBİTAK heyetinden ne zaman geçecek. Gayrı sonra ki gelişmeleri hep birlikte yaşayıp göreceğiz...

Güncelleme(21:50)  Odatv davasında Barış Terkoğlu ve Barış Pehlivan tahliye edildi. Mahkeme Soner Yalçın, Yalçın Küçük ve Hanefi Avcı'nın tutukluluğunun devamına kararını verdi. Duruşma 16 Kasım'a ertelendi.


                                                                         Gökhan ÇELİK

OdaTV’de savcılık yeni rapor istedi(Güncellenmiş)


OdaTV Davası’nda Savcı Adnan Çimen, TÜBİTAK’ın raporunu çelişkili ve davanın esasına ilişkin olduğu için yargılama sürecini doğrudan etkileyeceğini öne sürerek yeni bir rapor yazmasını istedi. Barış Pehlivan ve Barış Terkoğlu tahliye edildi. 

5’i tutuklu 11 sanığın yargılandığı OdaTV Davası’nın 13. Duruşması bugün İstanbul Adalet Sarayı’nda görüldü. Duruşmada tutuklu sanıklar Prof. Dr. Yalçın Küçük ve gazeteciler Barış Terkoğlu ile Barış Pehlivanoğlu savunmalarını yaptı.

“TÜBİTAK bir yobaz yuvasıdır”

Tutuklu sanıklardan Prof. Dr. Yalçın Küçük, savunmasında TÜBİTAK’ı eski ABD Başkanı John Kennedy’nin kurdurduğu bir “yobaz yuvası”  olarak nitelendirdi ve TÜBİTAK’ın raporunun, İsmail Ağa Cemaati’nin vereceği rapordan farksız olacağını savundu. Küçük, konuyla ilgili olarak, “1959-1960 yıllarında SSCB’nin ‘Sputnik’ füzesini uzaya fırlatması, teknolojik yarışta Sosyalizm’i Kapitalizm’in önüne geçirmişti. Bu durum ABD’de büyük endişe yarattı. ABD müttefiği olarak bizim de teknolojik araştırmalar yapmamız gerekiyordu. Bu konuda maruzatım şudur: Bu CD’leri, DVD’leri gönderdiğiniz yerin bilimle bir alakası yoktur. Bir yobaz yatağıdır. TÜBİTAK’ın vereceği raporun, İsmail Ağa Cemaati’nin vereceği rapordan farkı yoktur.”

“OdaTV’yi televizyon sanıyorlar”

Küçük, savunmasının devamında, iddianameyi hazırlayanların OdaTV’yi bir televizyon kanalı zannettiklerini savunarak şöyle konuştu: “Bu iddianameyi hazırlayanlar OdaTV’yi televizyon zannediyorlar. Ben talimat vermişim ‘Şehit haberlerini öne alın’ diye. İnternetin önü, arkası mı olur? OdaTV, Soner Yalçın’ın uydurduğu bir internet sitesi.”

3 mail de aynı kaynaktan

Barış Pehlivan ise savunmasını, TÜBİTAK raporunun içeriğine dayandırdı. Raporun, kendilerinin masumiyetini ortaya koyduğunu savunan Pehlivan; raporda, OdaTV Haber Merkezi’ne, Müyesser Yıldız’a ve kendisine ait 3 bilgisayara aynı e-posta adresinden, “uzaktan yönetilmiş ve bilgisayara dosya atan zararlı bir yazılım” gönderildiğini yazdığını vurguladı.

Mahkemenin, TÜBİTAK’ın raporunun ardından verdiği “kuvvetli suç şüphesi nedeniyle tutukluluk halinin devamına” kararına atıfta bulunan Terkoğlu, raporun tam tersine “kuvvetli suçsuzluk şüphesi” oluşturduğunu savunarak şunları söyledi: “TÜBİTAK, aynı kaynaktan atılan aynı dosyaların atıldığı 3 bilgisayardan birine, yani Müyesser Yıldız’ın bilgisayarına virüs yoluyla dosyaların atıldığını söylüyor, diğer 2 bilgisayar için ‘kesin yargıya varamam’ diyor. Elinizi vicdanınıza koyun.”

“TÜBİTAK raporu akla karayı ortaya koydu”

Davayı Serbest Atış’a değerlendiren müdafi avukatlardan Hüseyin Ersöz, TÜBİTAK raporunun “akla karayı ortaya koyduğunu” savundu. Ersöz, şöyle konuştu: “Kamuoyunda, TÜBİTAK raporunun davanın akıbeti hakkında müdafilerin lehine olduğu düşüncesi var. Fakat Mahkeme, şaşılacak şekilde halen tutukluluğun devamı kararı veriyor. Bu karar, bütün evrensel hukuk kurallarına, bilimsel tespitlere aykırı ve kamuoyunu yaralayan bir karardır. Bu davalara farklı bakan Nazlı Ilıcak bile bu raporun müdafilerin lehine yorumlanması gerektiğini söyledi. Bu noktadan sonra verilecek tutukluluk halinin devamı kararı, tarihe gazeteciliği ve ifade özgürlüğünü yargılayan bir karar olarak geçecek.”

“Gecikmiş tahliye kararını bekliyoruz”
Davanın tutuksuz sanıklarından Gazeteci Nedim Şener ise “TÜBİTAK raporuna göre tahliye çıkması gerekir. Gecikmiş kararlar var. Tahliye talepleri dinlenip tahliye kararlarının alınması gerekir. Umudumuz tahliyelerin olması” şeklinde konuştu.

“Bu dökümanları bu aydınlar yazamaz!”

OdaTV Yazarı Sait Çakır ise davayla ilgili olarak “TÜBİTAK raporu bizim iddialarımızı doğruluyor. Ceza yargılamaları, hakimlerin inisiyatifinde olan yargılamalardır. Bu yargılamayı yapan hakim iddiaları ve suçlanan kişileri mukayese eder. ‘Bu insanlar bu suçu işleyebilir mi?’ diye sorar, sonra da karar verir. Burda ülkenin önemli aydınları yargılanıyor. Suç delili olarak yargılanan dokümanlara baktığınız zaman bu aydınların yazması mümkün değil. Bu dokümanları ancak basit insanlar yazabilir” şeklinde konuştu.

Not: Saat 21.50'de güncellenmiştir.

Soner Bahadır

19 Mayıs 2012 Cumartesi

Silivri Güncesi - 18/05/2012 -

Silivri. İstanbul İlinin tam 67 kilometre batısında, (eski E-5) D-100 karayolu üzerinde bulunan güzide bir sahil kentidir. Başka bir deyiş ile de tanımlayacak olur isek şayet; Türkiye yakın tarihinine damga vuran  keskin kalemlerin ve aydınlarının esaret altında, milli iradelerinin yıllarca hapsedildiği yerdir Silivri.

Neyse Silivirideki hukuksuzluğa ve yaşananları daha evvelden değindiğimden dolay mevzuyu daha fazla uzatıp canınızı sıkmayacağım. Gelelim asıl mevzumuza. Bu yazımda dün itibari ile gittiğim Silivir Ceza İnfaz Kurumları Kampusün'de görülen Ergenekon Davasındaki izlenimlerimi sizlerle paylaşmaya çalışacağım. Şayet sürç-i lisan edersem af ola.

Cuma sabahın ilk ışıkları ile ben ve beraberimdeki  iki arkadaşımla Beşiktaş'tan koyulduk yola ilk durağımız Şişli ilçesindeki Cumhuriyet Gazetesi. Buraya gelmemizin nedeni ise Silivri  Ceza İnfaz Kurumları Kampusüne(ben yazımda daha tasaruflu olması sebebiyle kısaca Silivri Cezaevi diyeceğim) doğru yol alacak servisimizin kalkış noktasının bura olarak belirlenmesi idi. Servisimizin hareket saati 08:00 idi. Zorda olsa gazete önünden kalkacak olan servise yetişmişdik. Herkesin araçtaki yerini almasından sonra artık hazırdık. Silivri İstikametine yol aldık. Yola koyulduğumuz araçta biz ile birlikte 14 kişi daha bulunuyordu. Ayrıca aramızda Cumhuriyet Gazetesi yazarlarından Meriç Vededeoğlu'da bulunmakta idi. 17 kişilik servisimizde yollar ilerledikçe muhabbet de bir o kadar harmanlanıyor ve koyulaşıyordu. Araçtaki bir çok kişinin CHP'li oluşundan dolayı genelde parti içi sohbet ediliyor, ortak bir uzlaşıya varma hedefleniyordu. Mevzu bahis konu CHP ve iç yapılaşma olunca haliyle ben konuya pek vakıf olmadığımdan olaya müdahil olamadım. Onun yerine Odatv soruşturması kapsamında gözaltına alınan ve tutuklanan gazeteci-yazar Soner Yalçın'ın cezaevinde yazdığı son kitabı "SAMİZDAT" isimli kitabı okumaya başladım. Aklıma gelmişken bu kitabın süreci daha iyi idrâk edebilmeniz açısından alıp okumanızı şiddetle tavsiye ediyorum.

Velhasıl uzun bir yolculuktan sonra en nihayetinde Silivri Cezaevine varmış bulunmakta idik. Saatlerimiz 08:56'yı gösteriyordu duruşma salonuna ayak bastık. Önce girişte kimlik verip yaka kartı alıyorsunuz. Tabi birde şayet yanınızda yiyecek ve dijital bir eşya var ise(USB, cep telefonu, kulaklık, tablet bilgisayar v.s) bunu hemen kapı girşinde görevli olan jandarmaya teslim etmek zorundasınız. Aksi halde içeriye duruşmaya alınmıyorsunuz.Kimlikleri teslim ettik ve bunun karşılığında her birimize yaka kartı verdiler. Benim yaka numaram 071 idi. Bu numara pek aşikâr geldi bana çünkü daha önce geldiğimde de yine bu numarayı bana vermişlerdi. Nasıl bir tesadüf bilmedim.

Eskiden bir spor salonu olarak inşâ edilen yalnız 2009 yılında ihtiyaç olduğu üzere duruşma salonuna çevrilen yere girdik. Bu salon diğerlerine nazaran daha büyük. Toplam 753 kişi kapasiteli olan bu salonun orta yerinde sanıklar için 180 kişilik bir bölüm yer alıyor. Her bölüm ayrı ayrı. Örneğin Tutuklu sanıkların bir arada oturdukları yer, tutuksuz tanıkların oturduğu yer, avukatların oturdukları yerler, basın mensuplarının oturdukları yerler ve izleyicilerin oturdukları yerler hep ayrı ayrı konumlandırılmış. Ayrıca bu salon içersinde  restorant, kafeterya, basın odası, avukat-savcı odaları ve 4 ayrı tuvalet bulunuyor. Duruşma salonun içi-dışı yer 24 saat güvenlik kamerası ile gözetleniyor ve konumlandırılmış özel ses alıcaları ile dinleniyor.

Spor salonundan bozma duruşma salonuna girdiğimizde tutuksuz sanıklar için ayrılan bölmede yıllardır esaret altında yaşamını idâme ettirmeye çalışan aydınlar karşıladı bizi. Kimler yoktu ki bizi orada karşılanların arasında. Mustafa Ali Balbay, Tuncay Özkan, Doğu Perinçek, Hasan Atilla Uğur, Veli Küçük, Yalçın Küçük ve göremediğim daha niceleri... Tabi aramızda korkuluklar, jandarma görevlileri ve yaklaşık 3 metrelik bir ara var. Orada onlarla konuşabilmeniz için çoğu zaman yüksek sesle bağırmanız gerekiyor. Ki bizde öyle yaptık.  Az biraz onlarla selamlaşıp hal hatır sorduktan sonra görevli jandarmaların ikazı ile yerlemize geçip duruşmayı izlemeye başladık.

Duruşmada ilk olarak Ergenekon ve Balyoz operasyonları ile gözaltına alınıp tutuklanan emekli Albay Hasan Atilla Uğur'un savunması var idi. Tanık gazeteci-yazar Nuray Başaran'a sorular sorup olayın aydınlatılması için kendi müdaafasını yapıyordu. Bir müddet duruşmayı takip ettikten sonra kafeteryaya gidip kahvaltı yapalım dedik. Çünkü sabah geç kalmamak için bu fastı ilk etapta bay geçmiş idik. Bir simit poğaça aldıkatan sonra duruşma salonun bahçesine çıktık. Gözüm orada bir inşaata takıldı, birde cezaevinin hemen bitişiğindeki Fatih İlköğretim Okuluna. Yanımda bulunan arkadalarım önce inşaat cevap verildiler, sonra İlkokulun neden orada olduğuna. Gözüme takılan inşaat KCK davasının tutuklukları için yapılıyormuş. Orası da yine bu davadan hüküm giyen tutukluların yargılanması için yapılan duruşma salonu inşâsı imiş. Okul ise Cezaevinde görevli olan personellerin çocukları için yapılmış. Anne ve babalarına yakın olsunlar diye direkt cezaevinin bitişiğine yapmışlar. Nasıl bir zihniyet anlamadım doğrusu... Kocaman inşâ edilen okulda yalnızca 50 öğrenci eğitim-öğretim görüyor imiş... Sürekli davayı takip eden bir kaç arkadaşım o okuldan zaman zaman öğrencilerin duruşma arasında çay içmeye çıkan izleyicilere laf atıyorlarmış, merak ettim doğrusu o lafları. Bekledim ama bir öğrencinin gelmesini ama gelmedi bende tekrar duruşma salonuna girdim.

Salona girdikten kısa bir süre sonra Emekli Alb. Hasan Atilla Uğur'un savunması bitti. Sonrasında çok geçmeden Tutuklu gazeteci-yazar Tuncay Özkan geldi. Özkan'da yine Çukurova medya grup başkanı iken yine aynı grubun Ankara temsilcisi olan ve davada tanık olarak ifade veren gazeteci-yazar Nuray Başaran'a sorular yöneltip iddiaların gerçekliklere kavuşması için savunmasını yapmaya çıktı. Yarım saatlik aradan sonra Mahkeme başkanı duruşmaya ara verdi. Ara verilince duruşmada tutuklu sanıklar yine tutuksuz yargılanlar için ayrılan bölmelere gelip eş ve dostları ile sohbet ediyorlar. Bizde tabii gittik önce Mustafa Balbay'a bir selam edip hâl hatır sorduk. Akabinde diğer tutuklulara gözüm ilişdi. Hepsi dimdik duruyordu. Bizlerden daha güçlüydü hepsi. Nietzsche dediği üzere "Beni öldürmeyen acı kuvvetlendirir" aforizmasının birer emsali idiler hepsi. Orada hali hazırda olan hemen hemen herkes onlar ile kısa da olsa kelam etmek istiyorlardı vede yaptılar. Zaten kocaman duruşma salonunda çok az kişi idik. 753 kapasiteli salonda hakim, savcı ve katipler haricinde; 65 izleyici, 6 gazeteci, 11 avukat ve 20 jandarma ve 38 tutuklu bulunmakta idi. Böylesi bir davanın bu kadar kişi tarafından takip edilmesi kanımca üzücü doğrusu...

Aradan kısa bir süre sonra yine Tuncay Özkan'ın savunması devam ettikten sonra saatler 12:15 gösteriyordu, öğle yemeği arası verildi. alon boşaltıldı. Bizde yemeğimizi yemek üzere Duruşma salonunu içerisinde bulunan restoranta doğru yöneldik. Menü de : Cacık, üzüm hoşafı, domates çorbası, misket köfte ve patlıcan yemeği var idi. Kısaca menü oldukça zengin idi. Yemeğimizi yedikten sonra kafeteryaya çaylarımızı içmeye gittik. Bize orada orta yaşın biraz üstünde bir bay bir bayan eşlik ettik. Onlarla birlikte çaylarımızı yudumlarken gerek Ergenekon gerekse de Balyoz süreçlerinin kritiğini yaptık. Hoş sohbet ettik doğrusu zaten hanım efendi sosyolog olmaso sebebiyle müthiş çıkarımlar yaptı. Bu çıkarımları da ilerleyen günlerde sizlerle paylaşacağım...

Aradan sonra tekrardan tutuklu sanıklarla kısa bir sohbet ettik ve görevli jandarmaların uyarıları ile duruşmayı izlemek üzere yerimiz aldık. Tuncay Özkan savunmasını yapmaya devam ediyordu. Tanık Nuray Başaran'a peşi sıra sorular yöneltiyor ve yanıt alamıyordu. Ara ara Nuray Başaran'ın 16 Haziran 2003 yılındaki Jandarma Gnl Komutanı ile yaptığı konuşmaların tapesini mahkeme heyetine okuyor ama bir süre sonra mahkeme başkanı olaya müdahale ederek devam etmesini önlüyordu. Bu nasıl bir adil yargılama ben bir türlü akıl sır erdiremedim doğrusu. Özkan, davada sözüm ona Ergenekon örgütünün medya ayağını yürütüyormuş o günlerde bağlı bulunduğu Çukurova medya grubunda. Neyse bir ara Tuncay Özkan savunmasını yaparken Nuray Başaran'ın verdiği bir cevapla sinirlenip şu sözleri sarf etti. Bende hak verdim açıkcası...
Nasıl oluyor da sizlerin tanıdığı isimler ve yaptığınız görüşmeler normal oluyor da, benimki anormal oluyor anlamıyorum...Tüm bunlara rağmen siz dışardasınız ben ise tam 4 yıldır burada tutuklu....

Evet bu anlatıklarım anlatacaklarımın yanında deyim yerindeyse devede kulak kalır inanın. Daha neler nelere şahit olduk orada bir bilseniz keşke...Saatler su gibi akıp gitmiş ve bizlerin servisle evlere dönmemiz gereken zaman dilimi gelip çatmışdı. 14:30 diye kararlaştırmıştık. Çünkü trafiğe takılmak istemiyorduk. Zaten yol bir hayli uzun olduğundan zamanı ve günü daha verimli kullanmamız için bu saat önceden belirlenmişdi. Duruşma salonundan çıkarken Mustafa Balbay'ın ağabeyi olan Suat Balbay ile tekrar görüşmek üzere tokalaştıktan sonra ağır adımlarla dönüş yoluna doğru adım attım... Bundan sonra ki süreçleri ve bu süreçlerde edindiğim tecrübeleri sizlerle paylaşmaya devam edeceğim. Bizleri takip etmeye devam edin...
         
                                                                   Saygılarıma Gökhan ÇELİK