Bülent Arınç, ilk kez uçağa binişini anlattı. Arınç, "Yanımda ortak arkadaşım var-hala Manisa’da avukattır- ‘gel bir hovardalık yapalım’ dedim. Adana’da ağabeyim vardı. ‘Gel ağabeyimize gidelim’ dedim. 300 Lira’ya bir bilet aldık" dedi.
Bursa’nın Yenişehir İlçesi’nde Bursa'dan, Trabzon ve Erzurum'a karşılıklı uçak seferlerinin başlatıldı. Düzenlenen törende konuşan Başbakan Yardımcısı Bülent Arınç, ilk kez nasıl uçağa bindiğini anlattı.
AKP öncesi döneme kadar Türkiye'de uçağa binmenin prestij meselesi olduğunu savunan Bülent Arınç, "1975 yılında ben ilk defa uçağa nasıl bindim? Ankara’ya gelmiştim. Yargıtay’da bir dosyam vardı. Davayı kazandık. Cebimiz biraz para gördü. Yanımda ortak arkadaşım var-hala Manisa’da avukattır- ‘gel bir hovardalık yapalım’ dedim. Adana’da ağabeyim vardı. ‘Gel ağabeyimize gidelim’ dedim. 300 Lira’ya bir bilet aldık" ifadelerini kullandı.
"HAYAT KADINININ PARASINI YİYEN ERKEK"
Arınç'ın bu ifadesi akıllara Türk Dil Kurumu(TDK)'nun internet sitesindeki Güncel Türkçe Sözlük bölümünde "müsait" kelimesinin ikinci anlamı olarak, "Flört etmeye hazır olan, kolayca flört edebilen (kadın)" ifadelerin kullanmalarını getirdi.
TDK'nın internet sitesinde "Hovardalık" kelimesinin anlamı "Hovarda olma durumu" ve "Hovardaca davranış" olarak ifade ediliyor. Sitede, "hovarda" kelimesinin üçüncü anlamı ise, "Hayat kadınının parasını yiyen erkek" olarak ifade ediliyor.
Bülent Arınç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Bülent Arınç etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
10 Mart 2015 Salı
2 Nisan 2014 Çarşamba
Bülent Arınç'tan Anadolu Ajansı açıklaması
Bülent Arınç, AA Genel Müdürü Kemal Öztürk'ün seçim akşamı AKP Genel Merkezi'nde olduğu iddialarına ilişkin, “15 dakikalığına AK Parti Genel Merkezi'ne uğramıştır. Bunda ne olabilir?” dedi.
Basından Sorumlu Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, Anadolu Ajansı Genel Müdürü Kemal Öztürk'ün seçim akşamı AKP Genel Merkezi'ne geldiği iddialarını doğruladı. Bülent Arınç, Kemal Öztürk'ün bu davranışının doğal bir durum olduğunu savundu. Arınç konuyla ilgili olarak, “ Ajansın başındaki Genel Müdür Sayın Kemal Öztürk, o akşam bir 15 dakikalığına AK Parti Genel Merkezi'ne uğramıştır. Bunda ne olabilir? Sayın Kemal Öztürk devlet memuru değil, devlet memuru statüsünde değil. Sarı basın kartı sahibi serbest bir gazeteci, yıllardan beri gazetecilik yapıyor” açıklamasını yaptı.
Basından Sorumlu Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç, Anadolu Ajansı Genel Müdürü Kemal Öztürk'ün seçim akşamı AKP Genel Merkezi'ne geldiği iddialarını doğruladı. Bülent Arınç, Kemal Öztürk'ün bu davranışının doğal bir durum olduğunu savundu. Arınç konuyla ilgili olarak, “ Ajansın başındaki Genel Müdür Sayın Kemal Öztürk, o akşam bir 15 dakikalığına AK Parti Genel Merkezi'ne uğramıştır. Bunda ne olabilir? Sayın Kemal Öztürk devlet memuru değil, devlet memuru statüsünde değil. Sarı basın kartı sahibi serbest bir gazeteci, yıllardan beri gazetecilik yapıyor” açıklamasını yaptı.
8 Eylül 2012 Cumartesi
“AKP’nin harcında adalet yok!”
2. öğretim harçlarının kaldırılmamasını protesto eden öğrenciler “AKP’nin harcında adalet yok!” sloganı attı.
Öğrenci Kolektifi üyesi öğrenciler, 2. öğretim öğrencilerinin harçlarının kaldırılmamasını, Galatasaray Lisesi önünde “Harç nöbeti” adını verdikleri bir oturma eylemi yaparak ve bildiri dağıtarak protesto etti.
Öğrenciler, “Fermanları yaktık, geri dönüş yok”, “AKP’nin harcında adalet yok”, “Dünya yerinden oynar eğitim parasız olsa”, “AKP harcını al başına çal” ve “Müşteri değil öğrenciyiz sloganları attı.
“Pazarlık yok, harçlara hayır!”
Eylem sırasında dağıtılan “Pazarlık yok, harçlara hayır!” başlıklı bildiride ise şu ifadelere yer verildi: “Örgün öğretimde harçların kaldırıldığını müjdelerle açıklayan Bülent Arınç ve Tayyip Erdoğan, harçları 5 bin liraya yaklaşan 2. öğretim öğrencilerini görmezden geldi. Tayyip Erdoğan, gözmezden gelmekle de yetinmedi, ‘2.öğretim öğrencilerinden harç almazsak olmaz. Üzerimizde çok yük olur’ açıklamasını yaparak öğrencileri müşteri olarak gördüğünü itiraf etmiş oldu. Birçok üniversiteli, derslerin yoğunluğundan, parası olmadığı için çalışmak zorunda kaldığından okulunu zamanında bitiremiyor. Öğrencileri müşteri olarak gören AKP iktidarı, okulunu uzatmak zorunda kalan üniversitelilerden harç almaya devam kararı aldı.”
Soner Bahadır
27 Ağustos 2012 Pazartesi
Evlat Ayrımına Sessiz Kalma
İkinciöğretimlerin suçunu biri
bana söyleyebilir mi? Bu nasıl adalettir? AKP hükümeti, bu güzel
icraati tam yapsa ölür müydü? Binlerce öğrenciyi mağdur
durumda bıraktılar. Bu su götürmez bir gerçek. Yazık oldu.
Kimsenin gücüne gitmesin ama,
açıköğretim sistemi, kazanması kolay ve test usulü diploma
almaya dayalı bir öğretim sistemi. İkinciöğretim öyle mi?
Değil tabi. İnsanlar büyük emekler sarfederek bu bölümleri
kazandılar. Ne oldu? 1.Öğretimlerden ayrı tutuldular. Bu
adaletsizliği içtenlikle kınıyorum. Kınamaktan başka da elden
bir şey gelmiyor zaten.
Başbakan Yardımcısı ve Hükümet
Sözcüsü Sayın Bülent Arınç, bu müjdeyi verdi. Ancak AKP
hükümeti, ikinciöğretimlerin durumuna kayıtsız kaldı.
Duyarsızlık yaptı.
İkinciöğretimlerin durumuna biraz
değinmek istiyorum:
İkinciöğretim öğrencileri,
para kazanması en zor öğrencilerdir. Zira okul saatleri günün
tam ortasındadır. Yani 1.öğretimler ve açıköğretimler gibi
gün onlara kalmaz. Açıköğretim öğrencisi kendine rahatlıkla
gelir sağlayabilir. Keza 1.öğretimler de öğlenden bir işte
part-time çalışabilirler. İkinciöğretimlerde bu şanslar
yoktur. Zor durumdaki öğrenciler de derslerinden feragat ederler.
İkinciöğretim öğrencileri,
geç saatlerde evlerine dönmek zorunda kalırlar. (Örneğin Marmara
Üniversitesi). Haliyle bu, ekstra taşıt parasına sebep
olabilmektedir. Ve bu uzun vadede büyük bir ekonomik yüktür.
İkinciöğretim öğrencileri,
İstanbul'da, Ankara'da veya İzmir'de daha iyi bir üniversitede
okumak için, kendi şehirindeki üniversitelerin 1.öğretimleri
kazandıkları halde, bu üniversitelerin 1.öğretimleri yerine
büyük üniversitelerin ikinciöğretimlerini tercih ederler. Sırf
gelecek kaygısı adına. Ve şimdi onlar, hala harç ödemek
zorundalar. Lütfen kendinizi onların yerine koyun. Yazıktır.
İkinciöğretim öğrencileri
içinde, neredeyse özel okul aidatı kadar harç ödeyenler vardır.
İkinciöğretim öğrencileri
de bu ülkenin vatandaşıdır.
Ortada büyük bir haksızlık var.
Yazık. Herkesi sessiz kalmamaya davet ediyorum. Bu durum
ayrımcılıktan başka bir şey değil.
Son olarak, en çok üzüldüğüm şey
de, gözü dönmüş, gözü kör olmuş bazı düşünme
engellilerin, bu durumu, adeta fanatikçe savunmasıdır.
İnsanlıktan nasibini almamış kimseler;
- İkinciöğretim'e girdiyseniz harcınızı da ödersiniz. Harçların pahalı olduğunu bilerek yazdınız.
- Daha çok çalışsaydınız, birinci öğretimi kazansaydınız.
- Siz gece öğrenim görebilesiniz diye üniversiteler, her öğretim görevlisine, ders saatine göre ayda en az 800 Türk Lirası para veriyor.
Demekte. Bunlara yorum bile
yapmıyorum. Ama şunu anladım ki, birlik-beraberlik, empati ve
duyarlılık ölmüş.
Hükümetten bu duruma el atmasını,
adaletsizlik yapmamasını, ikinciöğretimlere de yardım etmesini
istiyor, ve bu duruma sessiz kalınmamasını diliyorum.
Saygılar.
Uğur Mutlu
25 Mayıs 2012 Cuma
Sansür Ç.
Bu kaçıncı tektipleştirme, kaçıncı
medya sansürü? Neden istedikleri gibi olmak zorundayız? Neden
istediğimizi izleme hakkımız yok? Bunu ister ironik bir dizi
olarak anlayın, ister siyasi bir sinema filmi, ister porno filmi.
Kulübesinde yaşayan tasmalı bir canlı gibiyiz. Sahibimizin
izin verdiğince dolaşan, gören...
Velhasıl bir bomba daha geldi.
Hepimizin izlemese de bildiği “Behzat Ç.” adlı dizi,
birçok çevreyi rahatsız etmiş herhalde ki, MHP Tekirdağ
Milletvekili Sayın Bülent Belen'in verdiği önergeyle ilgili
konuşan İçişleri Bakanı Sayın İdris Naim Şahin, dizi
hakkında 3 şikâyet başvurusu olduğunu ve bu başvuruların
RTÜK’e gönderildiğini söyledi. Hatırlarsanız Başbakan
Yardımcısı Sayın Bülent Arınç da “ İki defa ceza verdik,
dikkatle izliyoruz.” demişti.
Helal olsun! Bazı mümtaz insanların
istemediklerini izleyememe hadisesiyle karşı karşıyayız yine!
Diziyi izleyenler zaten biliyordur hangi karakterlerin ve repliklerin
zeka dolu göndermeler olduklarını. Bunlara kısaca değinmek
isterdim ama diziyi henüz izlememiş, ileriki bir zamanda izleyecek
olanlara nezaketen değinmiyorum.
Bu dizi şuan (henüz kaldırmadılar
ama yakındır) yayındaki en iyi polisiye dizi. Küfür var, şiddet
var, gerilim var. Yani polislerimizin yaşadığı hayatı gerçeğe
en yakın şekilde bize gösteren bir dizi. Ayrıca kişisel bir
not da düşmek isterim ki; benim de tek izlediğim dizi. Ama
neymiş? Devleti temsil eden kişi, görev esnasında alkol
içiyormuş, evli olmadan bir kadınla beraber yaşıyormuş(!!!),
küfür edip duruyormuş vesaire vesaire. Ayıptır be! Bu
kadar da yobaz olunmaz! Her insan özgür değil midir
istediği gibi yaşar! Bunlar mı rahatsız etti kimilerini? Ve
daha söylemedikleri nedenler de var tabi eminim ki! Gerekli
gördükleri mecraları ve gündeme dair gelişmleri zekice
iğnelemeleri gibi... Büyük suç tabi bu... Biz eleştiri yapabilir
miyiz? Bir şeye karşı çıkabilir miyiz? Tabii ki hayır! Bir de
bu kamuya açık tabi ekranda milyonlarca insan izleyebiliyor aman ha
olur mu! İleri Demokrasi'ye uyar mı hiç bu?
İzleyebildiklerimiz istedikleri
kadar oluyor gün be gün. Öğrenebildiklerimizin de öyle
olmasını istiyorlar keza. Oldukça özgürüz. Hiçbir baskı yok!
Behzat Ç.'nin yapımcıları
tahminime göre bu dizi televizyonda yayından kalkarsa internetten
yayınlamaya devam etmek isteyeceklerdir. Ama bu sektör masraflı.
Reklam gelirleri olmadan para kazanamazlar, zarar ederler. Kanımca
zarar etmeyi göze alırlar ancak nereye kadar dayanabilirler o da
mechul. Zor iş. Şans, topluma faydalı işler yapan, zekice
diyaloglar yaratan, halkla ilgili olan, halka önem veren,
haksızlıkların karşısında ve haklı mücadelenin yanında olan
insanların yanında olsun diyelim.
Hükümete de teşekkürlerimizi
sunalım. Bu dizi çok ayıp çünkü aman he!
Tez zamanda kellesi vurulsun!
Böyle bir diziye tahammül
edilemiyorken, tiyatrolardaki gelişmleri gözünüzün önüne alıp
bir düşünün yurttaşlar; Behzat Ç'ye tahammül edilemiyorken
tiyatrolar özelleşince olacakları bir hayal edin... Çoğu zaman
geleceği kestirebilmek için medyum olmak gerekmez. Daha neler
göreceğiz neler...
(Not: Kayseri'de Pınarbaşı İlçe
Emniyet Müdürlüğü önünde patlama meydana gelmiş. Hayatını
kaybedenlerin yakınlarına baş sağlığı, yaralılara acil
şifalar diliyorum.)
Uğur Mutlu
25 Mart 2012 Pazar
Güçlü devletin bedelini güçlü siyasetçiler öder
Hükümet, Afganistan’da NATO
emrinde tatbikat yaparken 12 askerin hayatını kaybetmesini “güçlü devlet
olmanın bedeli” olarak tanımladı. Peki, güçlü devlet kimler tarafından nasıl
kurulur? Güçlü devlet olmanın göstergeleri nelerdir? En önemlisi, “güçlü devlet
olmanın bedelini kimler öder?”
16 Mart Cuma günü Türk Silahlı
Kuvvetleri ekiplerinin Afganistan’da NATO’nun Uluslarası Güvenlik Destek
Gücü(ISAF)’nün görevlendirmesiyle askeri tatbikat yaparken, görev bölgesi olan
Kabil Bölge Komutanlığı’nın 5 km güneyinde teknik bir arıza sonucu helikopterin
düşmesiyle 12 asker hayatını kaybetti.
Konuyla ilgili olarak 19 Mart
Pazartesi günü AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik, “ ‘Efendim
bizim orada ne milli menfaatimiz var?’ şeklindeki bir sorgulamayı muhalefet
yapabilir. Buna saygı duyarım ama AKP kesinlikle bu düşüncede değildir. Biz
artık bir dünya ülkesiyiz. Kendi içine kapanan, kendi kabuklarının içine
sıkışan bir ülke değiliz. Dünyanın 16. büyük ekonomisiyiz. G-20’ler
arasındayız. Dünyadaki siyasi gelişmelerde de Türkiye’nin adı var, izi var.
Sadece yönlendirilen, yönetilen bir ülke değiliz. Yöneten ve yönlendiren
iradede bizim de sözümüz var. Dolayısıyla bu konumda olduğunuz zaman bunun bir
bedeli var. Bu bedeli de vermek zorundasınız. Türkiye’nin şu andaki konumu
budur” açıklamasında bulundu.
Aynı gün konuşan Başbakan
Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç ise benzer ifadeleri kullanarak
şunları söyledi: ”Biz tek başımıza,
Robinson gibi adada yalnız yaşayan bir devlet değiliz. Yükümlülüklerimiz var,
sözleşmelerimiz var, üzerimize düşen görevler var ve bu görevleri de
askerlerimiz, bazen de polislerimiz yerine getirebiliyor.”
Tartışmaya, ertesi gün
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da şu sözlerle katıldı: “ ‘Afganistan’da, Solmali’de, Bosna’da, Kosova’da, Lübnan’da Türk
askerinin ne işi var?’ diyenler, bunu sorgulayanlar; Sivas’ın ötesine, ufukları
İstanbul’un ötesine geçmeyenlerdir. Bu ülkenin tarihini okumuş olan herkes,
bizim yurtdışındaki askeri varlığımızdan gurur duymalıdır. Büyük iddialarınız
olursa büyük ülke olursunuz. Küçük iddialarla büyük ülke olunmaz. Türkiye’de siyaset yapan ya da kenarda
köşede bir şeyler yazanlar bir butik devlet mi istiyorlar? Türkiye bir butik
devlet değildir. Güçlü bir devlettir. Birilerinin söylediği veya kendine göre
oluşturduğu rol haritasına Türkiye Cumhuriyeti uymaz. Biz olması gereken neyse
onu yaparız. Atılması gereken adım neyse bu adımları atarız. Hiçbir zaman küçük
düşünmeyiz. Büyük düşünmeye mecburuz.”
Açıklamaları inceleyebilmek
için öncelikle yazımın ilk paragrafındaki 3 soruyu yanıtlamamız gerekiyor:
1)Güçlü devlet, kimler
tarafından nasıl kurulur: Güçlü devletler, güçlü siyasetçiler tarafından
kurulur. Tarih boyunca devletlerin güçlü devlet statülerine girişlerinde Cengiz
Han, Kanuni Sultan Süleyman, Napoleon Bonaparte, Lenin, Mustafa Kemal Atatürk,
Adolf Hitler gibi son derece güçlü, “karizmatik lider”lerin(1) önderliğini veya
kurucu iradelerini görüyoruz. Bu devletlerin kuruluş biçimleri insanlık
tarihinin başından küreselleşme dönemine kadar askeri temelli olduğunu,
küreselleşmeyle birlikte güçlü devlet olmanın ekonomik temelli olduğunu
görüyoruz.
2)Güçlü devlet olmanın
göstergeleri nelerdir: Yukarıdaki sorunun “nasıl?” kısmından da anlaşılacağı
üzere, bugün güçlü devlet olmanın göstergesi güçlü bir ekonomiye sahip
olmaktır.
3)Güçlü devlet olmanın
bedelini kimler öder: İlk soruda örnek verdiğim güçlü siyasetçilerin siyasi
hayatlarına bakarsak güçlü devletlerde bedeli güçlü siyasetçiler ödemiştir.
Askeri güce dayalı başarılarla güçlü devletler oluşturmuş bu liderler askeri
mücadelelerde cephelerde yer almıştır ve birçoğunun savaş meydanlarında
yaraları vardır.
Bu sorular ve bu cevaplar
ışığında soralım: Türkiye, güçlü bir devlet midir? Güçlü devlet olmanın iki
kriteri vardır: 1)Güçlü ekonomi 2)Güçlü askeriye. Hüseyin Çelik, Türkiye’nin
güçlü ekonomiye sahip güçlü bir devlet olduğu tezini ortaya atarken Recep
Tayyip Erdoğan da askeri gücü yüksek bir güçlü devlet olduğumuz iddiasında.
Peki durum gerçekten öyle mi?
Hüseyin Çelik’in ekonomik referansları son derece parlak ve iddialı: “Dünyanın 16. büyük ekonomisiyiz. G-20’ler
arasındayız.” Sayın Çelik yalan söylemiyor. Yalnız Sayın Çelik’in atladığı
nokta şu ki bu “başarılı” verilerin oluşmasını sağlayan kaynaklar yerli
kaynaklar değildir. Yani bu “başarı” bizim değil. Ekonomisindeki paranın kabaca
2/3’ü yabancı sermaye olan bir ülkenin ekonomik durumundan gurur duymaya ya
yerinmeye hakkı yoktur. Çünkü üzerine söz söyleyecek kadar bu ekonomiye hakim
değildir. Yarın bir sorunla karşılaşılsa ve bu yabancı sermaye kendini geri
çekse bugünkü ülke ekonomisi 1/3 boyutuna inecek. Böyle bir duruma hükümet
acaba nasıl bir cevap verirdi?
Gelelim Başbakan’ın askeri
dayanaklı güçlü devlet olduğumuz iddiasına: Yazının geri kalanında, güçlü
devlet olmanın askeri ve ekonomik olmak üzere iki kriteri olduğunu fakat esas
kriterin ekonomi olduğunu söylemiştim. Ekonomik durum, önceki paragrafta
anlattığım gibi olunca Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Afganistan’da, Solmali’de, Bosna’da, Kosova’da, Lübnan’da” diye
saymaya başladığı ve Hüseyin Çelik’ten edindiğimiz bilgiye göre 28 ülkeye
yayılan askeri varlığımız pek bir anlam ifade etmiyor. Çünkü 28 ülkedeki askeri
varlığımız NATO çatısı altında ve NATO’nun karar verici merciilerinde
ülkemizden tek bir asker dahi yoktur. Bu şartlar altında nasıl oluyor da “yöneten yönlendiren iradede sözümüz var”
oluyor anlayabilmiş değilim... (28 ülkede kimlerin yanında ne amaçla olduğumuz
konusuna hiç girmiyorum...)
Yazının geri kalanında “güçlü
devletlerin bedeli güçlü siyasetçiler öder” demiştim. Peki Türkiye’de durum
böyle midir? 12 askerin hayatını yitirmesini “güçlü devlet olmanın bedeli”
olarak tanımlayan bir iktidarın olduğu ülkede böyle birşeyden söz etmek mümkün
değil. Peki siyasetçilerin bedel ödemediği bir güçlü devlet olabilir mi?
Tarihte böyle bir örnek bulan olursa lütfen bana da bildirsin...
(1)Emre Kongar, Devrim Tarihi
ve Toplumbilim Açısından Atatürk, sayfa 129, 11. Baskı, Ocak 2008, Remzi
Kitabevi, İstanbul
Soner Bahadır
19 Mart 2012 Pazartesi
4 ‘tecavüzcü(!)’nün tahliyesine sevinmeli miyiz?
Özel Yetkili İstanbul 16. Ağır
Ceza Mahkemesi, sanıkları hükümet tarafından “darbeci”, “terörist”, “tecavüzcü”
ve “banka soyguncusu” olarak nitelendirilen OdaTV davasında 13 Mart’ta sanıklar
Ahmet Şık, Coşkun Musluk, Nedim Şener ve Sait Çakır hakkında tahliye kararı
verdi. Hükümetin tahliyelere “sevindiklerini” söylemesi ise aklıma “4 tecavüzcünün
veya darbecinin tahliyesine sevinmeli miyiz?” sorusunu getiriyor...
Tahliye öncesi açıklamalar
Avrupa Birliği Bakanı ve
Başmüzakereci Egemen Bağış, 1 Mart’ta BBC World kanalında katıldığı bir
programda, hapisteki gazetecilerle ilgili olarak “Mesleği yüzünden tutuklanan hiçbir gazeteci yok. Gazeteci kimliği
taşıyan bazı kişiler var, birine tecavüz ederken yakalanan, banka soyarken
yakalanan. Bu, kişiler beğenmediğimiz yazılar yazdıklarından dolayı tutuklanmış
değiller. Çok daha kötü yazılar yazmış olan gazeteciler var ve bu kişiler bu
haklarını kullanmaya devam ediyorlar”(1) şeklinde konuşmuştu.
7 Mart’ta da Başbakan Recep
Tayyip Erdoğan, partisinin il başkanları toplantısında konuyla ilgili olarak; yargılanan
kişi sayısının 105 değil, 25 tanesi başka suçlardan hükümlü olmak üzere 95
olduğunu ve bu 95 kişinin içerisinde sadece 6 kişinin sarı basın kartı olduğunu
belirterek “muhasebeciler, mühendisler,
ofis elemanları, gazete dağıtıcıları gazeteci gibi gösteriliyor“
ifadelerini kullanmıştı.
Öncelikle, Erdoğan’ın
konuşmasını üzerine inşa ettiği Ahmet ve Nedim’in Gazeteci Arkadaşları(ANGA) ve
Türkiye Gazeteciler Sendikası(TGS) tarafından hazırlanan listede(2) tutuklu
gazeteci sayısı 105 değil 104 olarak belirtilmiştir. Ayrıca hükümetin kendine
yakın sendika konfederasyonu eliyle etkisini yok etmek istediği TGS, Erdoğan’ın
başbakanlığını yürüttüğü devlet tarafından verilen sarı basın kartı ve diğer
gazeteci meslek hakları konusunda hükümetin duyarsızlıklarını en güçlü biçimde
dile getirmiştir.
Tahliye sonrası açıklamalar
Bağış ve Erdoğan’ın tahliye
kararı öncesi yaptıkları açıklamalarda daha birçok eleştirecek nokta bulmak
mümkün ama benim meselem bu değil. Ben bu yazıda, hükümet kanadının tahliye
kararından sonraki açıklamalarının ne anlama geldiği üzerinde duracağım.
Başbakan Recep Tayyip Erdoğan
konuyla ilgili olarak, “Hayırlı olsun.
Tutuksuz yargılanmaya devam edecekler” açıklamasında bulundu.
Başbakan Yardımcısı ve Hükümet
Sözcüsü Bülent Arınç ise tahliye kararının ardından, “Tahliyelerden sadece memnuniyet duyulur. Özellikle gazeteci kimlikeri
olan arkadaşlarımızın 375 gündür, yani bir yıldan daha fazla içeride tutuklu
kalmış olmaları üzüntüye muciptir. Doğru olan budur. Bugüne kadar uygulanmamış
olmasını aslında sorgulamamız gerekir” şeklinde konuştu.
Aklıma gelen sorular
Hükümetin yetkin ve etkin
isimlerinin yaptığı bu açıklamalardan sonra karşımıza şöyle bir tablo çıkıyor: Hükümet,
4 tane “darbeci”, “terörist”, “tecavüzcü” ya da “banka soyguncusu”nun tahliye
edilerek halkın içine salınmasını ve tutuksuz yargılanmasının hayırlı olmasını
diliyor, olması gerekenin bu olduğunu söylüyor, hatta neden daha önce
olmadığının sorgulanması gerektiğini söylüyor.
Tabloya bakınca sormadan
edemiyorum: Olması gereken, 4 tane “darbeci”, “terörist”, “tecavüzcü” ya da
“banka soyguncusu”nun tahliye edilerek halkın içine salınmasını ve tutuksuz
yargılanması mıdır? Böyle bir durumun neresi hayırlı olabilir?
Asıl sormak istediğim soru
ise, tahliye edilerek halkın içine çıkarılması gereken 4 kişinin aylarca hapis
yatması kişi hürriyetine indirilmiş bir darbe, bu kişilerin ruhlarına
uygulanmış bir terör, bu insanların aile ve dost çevreleri yaşamlarına edilmiş
bir tecavüz ve halkın haber alma özgürlüğüne karşı uygulanmış bir soygun değil
midir?
Takdiri “Milli irade”ye
bırakıyorum...
(1)Egemen Bağış’ın kendi resmi
sitesinde yayınlanan BBC World röportajının haber metni, http://egemenbagis.com/tr/4207
(2)ANGA – Tutuklu Gazeteciler,
http://ozgur-basin.blogspot.com/p/tutuklu-gazetecilik.html,
Soner Bahadır
Etiketler:
Ahmet Şık,
ANGA,
banka soyguncusu,
Bülent Arınç,
Coşkun Musluk,
darbeci,
Egemen Bağış,
Nedim Şener,
OdaTV Davası,
Recep Tayyip Erdoan,
Sait Çakır,
tecavüzcü,
terörist,
TGS
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)







