logo

Recep Tayyip Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Recep Tayyip Erdoğan etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

9 Ağustos 2016 Salı

Yenikapı'nın ardından: Saray'ın himayesinde direniş beklentisi

Yenikapı'da düzenlenen miting, alenen Saray patentli tek tipçi baskıcı toplum planını üzerinde bütün devletlû mekanizmanın anlaşmasını göz önüne serdi. Bu anlaşmanın “halkçı” ve “bağımsızlıkçı” kesiminde ise Saray himayesindeki bu mitingden bir “direniş” başlatma beklentisi başgösterdi.

Ulusalcı kitlede “bağımsızlıkçı” ve “halkçı” görüntüsüyle popüler olan Yazar Nihat Genç, 7 Ağustos'ta Türkiye Cumhuriyeti Muhtarı Recep Tayyip Erdoğan, Başvekil Binali Yıldırım, CHP Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu, MHP Genel Başkanı Devlet Bahçeli, Genelkurmay Başkanı Orgeneral Hulusi Akar ve kuvvet komutanlarının katıldığı devletlû Saray gövde gösterisinden “beklentilerini” yazmış.(1)

Nihat Genç nezdinde tüm aynı beklentileri paylaşanlara baştan söyleyelim: Saray Lideri, devletin tüm yasal mermilerini kontrol eden mekanizmaları ve devletlu “muhalefet liderleri”ni peşine takıp “birlik” haline gelebilir. Ama bu devletlû birliktelik, emekçi ve aydınlanmacı halkımızı kapsayan bir birlik olmayacak!

SARAYLA İÇ SAVAŞA KARŞI BİRLİK!

Nihat Genç'e göre, “Yenikapı mitingi beklentilerin çok üstünde cereyan etmiştir.” Değerlendirmesine bu sözlerle başlayan Nihat Genç, AKP ile aynı mevziye geldiğini ilan edip farklı parti rozetiyle Saray sözcülüğü yapanlarla aynı şeyi söyleyip Türkiye'nin Saray karşıtı muhalefetine saldırdı:

“Yenikapı mitinginden Yeni bir Türkiye doğuyor beklentisiyle eleştirel yaklaşanlar demagoji yapmaktadır.

Yenikapı mitingi sadece‘iç savaş tehdidine’karşı bir siyasi duruş ve vatan savunmasında ‘birlik’ görüntüsüdür, bu kadar.”

Nihat Genç ve O'nun gibi düşünenlerle bu ülkeyi iç savaş tehdidine sokan Saray Lideri ile mutlu birlikler diliyoruz!

MİLLETİNİZDE İŞÇİLER, KÜRTLER VE ALEVİLER YOK MU!

Nihat Genç, Recep Tayyip Erdoğan'dan duysaydık şaşırmayacağımız şu ifadeleri kullanmakta da hiçbir problem görmemektedir:

“Öteden beri demokrasi kelimesinin arkasına sığınarak yaşamlarını sürdürmüş iç savaş kışkırtıcıları yine bu nasıl demokrasi sahnede biz yokuz demeye başlamışlardır. Ve yine iç savaş tehditçileri ve uygulayıcıları Kılıçdaroğlu’nu ve CHP’yi yine kendilerini sahneye taşıması için yalvar yakar hale gelmişlerdir.”

Nihat Genç ve fikirdaşlarına soruyoruz: Bu ülkede iç savaş kışkırtıcıları işçiler, Kürtler ve Aleviler midir? İşçilerin, Kürtlerin ve Alevilerin çağrılmadığı meydanlarda nasıl “meydanlar milletin” olabilir? Yoksa sizin milletinizde işçilere, Kürtlere ve Alevilere yer yok mu!

CHP İÇİNDEKİ 'MİLLİ' REFLEKS! VE KONU MANKENLİĞİ

Nihat Genç, Saray karşıtı muhalefeti “tepeledikten” sonra, 7 Haziran seçimleri sonrasında patronlar kulübü TÜSİAD'ın AKP ile “büyük koalisyon”u yapması için dua ettiği CHP ekseninde “devrimci” ve “milli” siyaset teorileri kasmaya başladı. Genç yeni “milli mücadele”yi şu teoriyle(!) başlattı:

“En hayati soru şudur; bir ülkeyi, bir insanı, bir partiyi harekete geçiren enerji hangi enerjidir?

Şayet bugüne kadar saat gibi kurulmuş bir yay’ın boşalmasıyla konuşuyorsanız, efendiler, bu yay’ın enerjisi AKP’de ve CHP’de bitmiştir.

Mesela o yayı CHP içinde kuranlar CHP’yi felakete sürüklüyorken 15 Temmuz gecesinde CHP içinde başka tür bir enerji, milli bir refleks harekete geçmiştir.

Tabii ki bu milli refleks, CHP içinde yay kuranların işine gelmemiştir.

Tarihi anlar ezber bozar, yay may dinlemez, sizden kendi öz birikiminizi ve kendi öz kuvvetinizi bekler, CHP’de böyle yapmış bir yeni milli mücadelede sahne dışı kalmaktan kurtulmuştur.”

Nihat Beyle bir konuda tartışmasız hemfikiriz: Bir yay gibi gerilmiş halkımızın enerjisini peşine takıp halkımızı refaha erdirebilme enerjisi AKP'de de CHP'de bitmiştir! Bu yüzden CHP'nin içerisinde bir “milli refleks” aramanın enerjisi bitmiş yayla kendini uzağa atmaya çalışmaktan farkı yoktur! Evet CHP, Saray'ın “milli mücadele”sinde sahne dışı kalmaktan kurtulmuştur. Fakat kendisine bulabildiği rol ancak konu mankenliğidir!

“RUHBAN TALİMATLARI” 'ÖZELEŞİTİRİSİ'

Nihat Bey, yazının devamında “direniş” kavramı üzerinden “derin” sosyoloji ve siyaset tahlillerine giriyor. Sağ ve sol fikir dünyasında entelektüel işgal uygulayan bir kısım insanı “ruhban sınıfı” olarak niteleyen Genç, bu “sınıf”a savaş açtı:

“Tarihte olup biten çok şeyi işimize göre görmezden geliriz bir çok şeye hiç yaşanmamış gibi bakar üstünde durmayız, Direniş hariç!

Direniş, aksine bize tarihi gösteren sosyolojinin en büyük teleskopudur.

Ancak ‘direniş’ cennetin anahtarı değildir.

Bazı insanlar cennetin anahtarına inanır ve bazı insanlar cennetin anahtarı için anahtarın yanında verilen talimatları okur ve hayatlarını bu talimatlara göre düzenler.

Anahtar hevesi sizi talimatlara yükümlü ve bu yükümlülük sizi köle haline getirir, baskıcı rejimleri kuran bu talimatlı anahtarlardır.

Sadece ‘dini’ cennetler değil sosyalist cennetler de tasarlanmıştır ve sosyalist cennetlerin de talimatları ve bu talimatları hala yazıp çizenleri vardır, işte bu talimatları yazanlara ‘ruhban’ sınıfı denir.

Ülkemiz sağdan ve soldan ‘ruhban’ sınıfıyla kuşatılmıştır.

Malumunuz ‘ruhbanlar’ konuşurken bize sadece ‘amin’ demek düşer.

Bu büyük tarihi anlarda hiç değilse halka uyarıcı yazılar yazanlar sağın ve bozulmuş solun ruhbanlarına ‘amin’ dememeli.

Talimatları bize veren hala ruhbanlar olacak ise 15 Temmuz gibi faciaların tekrarı kaçınılmazdır.
Kardeşlerim, her insan biyolojik ölümü tadacak, ancak ‘kimyasal ölüm’ imkansızdır, çünkü külün dumanın yok olması mümkün değildir.

Mesela ben, enerjisini kurulmuş yay’dan alan solcu arkadaşların ve enerjisini sonsuzluktan alan dinci arkadaşlar arasında pek fark görmüyorum.

Çünkü her iki taraf da biyolojik ölümü tatdıkları halde ‘ölümlerinin’ farkında değiller, mesela İslamcı iktidarın canına kastedenler yine müslüman kardeşler, Suriye’de birbirlerini öldürenler yine Müslümanlar, vs. bu biyolojik ölümlerinin farkında hiç değiller.”

Bu konuyla ilgili söze başlanacak nokta, eğer bu ülkede entelektüel bir “ruhban sınıfı” varsa, yıllar önce katıldığı bir televizyon programında “Ben aldığım maaşın yarısını kitaplara veriyorum, okumak için o kadar mesai harcıyorum” diye o dönemin Silivri operasyonları medyasının yıldızlarını eleştiren Nihat Genç de bu “sınıf”ın üyesidir. Çünkü kendisinin de bu ülke için televizyon kanallarında üstelik tek başına bir derviş gibi halkımıza ve siyasetçilere akıl verip talimat yağdırmaktan başka bir işi olmamıştır!

RUHBAN SINIFI VARSA DİRENİŞ YOKTUR!

Nihat Genç'in kendisinin eleştirdiği kesimin içerisinde yer alması, yaptığı eleştirinin haklılığını ortadan kaldırmıyor. Evet, Türkiye'nin sağ ve sol fikir dünyasında entelektüel “ruhbanlar” vardır. Sağ düşünce zaten “ruhban” kesimine mecbudur. Fakat ruhbanlık, sol düşünce açısından hastalıklı bir durumdur. Bu noktadan hareketle belki direniş “cennetin anahtarı” olmayabilir ama “cennete giden yol” olduğu kesindir. Bu yol, direniş eğer sağ ve sol ruhbanları ortadan kaldırabilirse başarıya ulaşabilir.

Nihat Genç, “Tarihin bütün isyanları, bütün direnişleri kitlelere ‘insan’ı ve insanın gücünü öğretir” diyerek son derece doğru bir ifade kullanıyor.

Fakat, Nihat Bey şu ifadelerle 15 Temmuz beceriksizliğinin ardından başlayan Saray Darbesi'ni “direniş” olarak tanımlarsak Saray'a hizmet etmiş oluruz:

“Ki, bu büyük direnişle, muhteşem bir insan kaynağımız olduğuna sevinçle müjdeyle şahit olduk…

Düşünün, tarihin bir akşamında, devlet emniyet hukuk ordu bürokrasi ve sağcı solcu siyasiler her şey ortadan kalkıyor ve tarihin sahnesine sadece ucuz tişört giymiş insanlar giriyor!

İnsan!

Artık duyabildiğimiz konuşabildiğimiz!

Ruhbanların öteden beri bize anlattığı hiçbir etnik kimliğe hiçbir cemaate benzemiyor!
Ve bu insanların ilk yaptıkları şey: birbirlerinin dilini anlamasalar da birbirlerine sarılmak!”

DİRENİŞ ROTAMIZ BELLİDİR!

Nihat Genç gibi, temeli ve gerekçesi ortaya konmayan ve tarafları doğru bir biçimde tariflenmeyen “direniş” hatları, egemenler arasındaki dengelerin değişmesi dışında bir sonuç vermemektedir ve “direnenler” açısından değişen bir şey olmamaktadır. Eğer Nihat Bey'in önerdiğini yaparsak, Pennysilvania'da yaşayan Fethullah Gülen'e karşı; Irak'ta işgalci ABD askeri için dua eden Saray Faşizmi, “ABD bizi yeni stratejik ortağı olarak görüyor” diyen CHP ve 6.Filo'ya karşı namaz kılan MHP ile birlik içine girip her sonuçta ABD'ye hizmet etmemiz gerekmektedir.

Saray karşıtı muhalefetin direniş rotası bellidir. Bu rota, 2013 yılı yazında tüm Türkiye sokaklarında gösterilmiştir. Bu rotada Saray'ın arkasına dizilmek yoktur. Bu rota gerçekten tam bağımsız, halkçı ve eşitlikçi Türkiye'yi kuracak!

(1)Nihat Genç, "Yenikapı beklentileri", www.odatv.com/yenikapi-beklentileri-0808161200.html

Soner Bahadır

29 Şubat 2016 Pazartesi

Anayasanın bir kısmını tağyir, tebdil ve ilgaya teşebbüs

Recep Tayyip Erdoğan, “Anayasa Mahkemesi'nin kararına saygı duymuyorum” sözüyle Anayasal düzeni ihlal ve suça teşvik suçlarını işlemiştir.

Türkiye'nin ilerici kesiminin yakından bildiği bir cümledir, “Anayasanın bir kısmını tağyir, tebdil ve ilgaya teşebbüs” cümlesi. 12 Mart Askeri Faşizmi'nin idam ettiği 3 Fidan Deniz Gezmiş, Yusuf Aslan ve Hüseyin İnan bu suçlamayı “cebren”(zorla) gerçekleştirdikleri iddiasına maruz kalmıştı. 3 Fidan, haksız bir suçlamayla idam edildi. Bu suçun henüz cebren olmayan halinin hakkını veren uygulamayı ise dün Recep Tayyip Erdoğan gerçekleştirdi.

ANAYASAYI İHLAL SUÇUNUN AÇIKLAMASI

Türkiye Cumhuriyeti Devleti Anayasası'na göre Türkiye Cumhuriyeti; demokratik, laik, sosyal, hukuk devletidir. Bu tarifin yer aldığı Anayasa Maddesi, 1. maddedir ve bu maddenin değiştirilmesi teklif dahi edilemez. Yani “hukuk devleti” niteliği, Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin değiştirilemez anayasal niteliklerinden biridir.

Hukuk devleti niteliği ise, 3 temel iktidar erkinden biri olan “yargı” erki ile sağlanır. Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin yasal yönetim yapısına göre yargı erkinin en üst makamında Anayasa Mahkemesi bulunmaktadır. Bu sebeple, Recep Tayyip Erdoğan'ın “Anayasa Mahkemesi'nin kararına saygı duymuyorum” sözü, alenen Türkiye Cumhuriyeti Devleti'nin değiştirilemez anayasal niteliklerinden hukuk devleti niteliğine yönelik bir saldırıdır. Ayrıca bu sözü, Yürütme erkinin başı sıfatı bulunan Cumhurbaşkanlığı makamında bulunarak söylemesi, toplumun hukuk erkine ilişkin güven ve sadakatini zedeleyerek anayasal düzenin bir kısmını ortadan kaldırmaya teşvik suçunu işlemiştir.

MAHKEME BİR İKTİDAR ORGANIDIR

Eğer ülkemizin anayasal düzeni işler durumda olsaydı, “vicdanlı bir savcının” çıkıp bu suçlamalarla bir iddianame hazırlamasını ve “adaletli” bir hakimin de bu suçlardan Recep Tayyip Erdoğan'a gerekli cezayı vermesini beklerdik. Fakat bu noktada, 1917'de Rusya'da gerçekleştirilen Bolşevik Devrimi'nin Lideri Lenin'in uyarısı aklımıza geliyor. Lenin, “Mahkeme bir iktidar organıdır; liberaller bunu bazen unutuyorlar, ama bir Marksistin bunu unutması suçtur” şeklinde bizleri uyarıyor.

Saray Faşizmi iktidarının işgaline uğramış yüksek yargı, bu hesabı kendiliğinden soramaz. Yüksek yargının, görevini yerine getirerek bu hesabı sorabilmesi için toplumsal politik bir basınç uygulanması gerekmektedir.

Eylemlerde sıklıkla attığımız sloganda da söylediğimiz gibi: HUKUK BİTTİYSE HAZİRAN BAŞLAR!


Soner Bahadır

15 Kasım 2015 Pazar

Ali Koç komünist olursa!

Ali Koç ve Recep Tayyip Erdoğan'ın kapitalizm hakkında yaptığı konuşmalar, kapitalizmin ve emperyalizmin içinde bulunduğu krizin adlı adınca itirafıdır.

B20 İstihdam Görev Gücü Koordinatör Başkanı ve Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi Ali Koç,  "Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir. Ben en azından eşitsizliğin minimum seviyeye indirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçek sorun kapitalizmdir" dedi. (1)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da benzer doğrultuda konuşarak, "İşverenlere tavsiye ediyorum, biraz az kazanın ve kazandığını dar gelirli olanlarla paylaşın bunu başarmamız lazım. Neden? Fakiri tahrik etmeyelim ve paylaşımcı anlayışı hayatımıza egemen kılalım" dedi.(2)

Bu sözlere biz bir de Dünyanın En Zengini olarak bilinen Microsoft'un Kurucusu Bill Gates'in 30 Ekim tarihinde yayınlanan, "Kapitalizm bizi iklim değişikliğinden kurtaramaz. Çare sosyalist politikalar" sözlerini de ekleyelim.(3)

KAPİTALİZMİN VE EMPERYALİZMİN KRİZİNİN ZORUNLU İTİRAFI

Bu alışık olunmayan sözler, gündeme bomba gibi düştü doğal olarak. Peki bu sözler ne anlama geliyor?

Baştan söyleyelim, ne başlıkta esprisini yaptığım gibi Ali Koç komünist oldu, ne Bill Gates sosyalizm çağrısı yaptı, ne de Recep Tayyip Erdoğan emekçi dostu oldu. Bu kişiler eski konumlarında yerli yerince duruyorlar.

Eskiden kapitalizmin çarklarında ezilen yoksullar ve emekçiler itiraz ederdi para egemen ekonomik sistemin adaletsiz ve sürdürülemez olduğundan. Şimdi, küresel kan emici para düzeninin üç ağzı ise söylediği bu sözlerle, kapitalizmin ve emperyalizmin içinde bulunduğu krizi açıkça itiraf etmiş oldular.

"EINSTEIN OLMAYA GEREK YOK"

Aslında bu kişiler bu sözleri kendi keyiflerinden ya da "vicdanları" yüzünden söylemedi. Bu kişiler, bu sözleri söylemek zorunda kaldılar. Çünkü Ali Koç, İkinci Dünya Savaşı’na göre gelirin 50 kat arttığını, ancak gelir dağılımına bakıldığında büyük bir ayrım olduğunu biliyor. Ali Koç bile durumu, “Buradaki eşitsizliği anlamak için Einstein olmaya gerek yok” sözleriyle yorumluyor.

Ali Koç, kendince "çözüm" önerisi de sunuyor: "Eşitsizliği asgari düzeye indirmek için yapılacak çok fazla senaryo var. Paradigmalar değişmeli."

Ali Koç kesinlikle haklıdır: Gerçek sorun kapitalizmdir. Kapitalizmin yarattığı eşitsizliği anlamak için Einstein olmaya gerek yoktur. Kapitalizm ortadan kalkmadığı sürece insanlığın sorunları çözülmez!

Ama şurası da barizdir ki ne Ali Koç, ne Bill Gates, ne Recep Tayyip Erdoğan ne de başka kapitalizmin ağızları kapitalizmi ortadan kaldıramaz! Kapitalizm, kapitalizmin alın terini sömürdüğü ve kanını emdiği emekçilerin birlikte mücadelesiyle ortadan kalkalabilir!

20. Yüzyıl'da Çin'den Balkanlar'a ve Küba'ya kadar emekçiler bunu başarmıştı. O yüzden söylediklerimiz yapılmamış ve dolayısıyla yapılamayacak şeyler değildir.

O yüzden emekçilere söyleneceğimiz söz: "Yarını bugünden kuracaksın, o senin tarihin olacak!"

(1)Konuşmanın detayları: "Ali Koç: Gerçek sorun kapitalizm, ortadan kalkması gerek", Siyasi Haber, 15 Kasım 2015, http://siyasihaber1.org/ali-koc-gercek-sorun-kapitalizm-ortadan-kalkmasi-gerek

(2)Konuşmanın detayları: "Fakiri tahrik etmeyelim, biraz daha az kazanın", İleri Haber, 15 Kasım 2015, http://ilerihaber.org/fakiri-tahrik-etmeyelim-biraz-daha-az-kazanin/25350/

(3)Konuşmanın detayları: Bill Gates: Çare sosyalizm, Cumhuriyet, 30 Ekim 2015, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/401151/Bill_Gates__Care_sosyalizm.html

Soner Bahadır

2 Kasım 2015 Pazartesi

"2011'e dönüş" değil, Üçüncü Milliyetçi Cephe Hükümeti!

1 Kasım seçimlerinin sonuçları için, Recep Tayyip Erdoğan'ın 3. Milliyetçi Cephe(MC) Hükümeti'ni kurduğunu söyleyebiliriz. Fakat, hiçbir MC hükümetinin de düzeni "istikrar"a kavuşturmadığını da unutmamalıyız.
Seçim sonuçları gelmeye başladığı zaman Saray'ın ağızları, oy oranlarında kıyasa giderek AKP'nin "2011'e döndüğü"nü iddia ettiler. Bahsedilen dönem, AKP'nin gücünün zirvesinde, tek başına her şeye hakim olduğu dönemdi. Oysa bugün söz konusu olan durum bu değil. Bugün söz konusu olan, 12 Eylül öncesi sermaye siyasetinin kendi krizini aşmak için ortaya attığı Milliyetçi Cephe(MC) Hükümetleri'nin bir tekrarıdır.
Türkiye siyasi tarihinin en hareketli, sol siyaset açısından da en verimli dönemlerinden olan 1975-1980 arasının bize hatıra bıraktığı bir şeydir Milliyetçi Cephe hükümetleri. Süleyman Demirel önderliğindeki Adalet Partisi(AP), Recep Tayyip Erdoğan'ın Hocası Necmettin Erbakan önderliğindeki Milli Selamet Partisi(MSP), Alparslan Türkeş önderliğindeki Milliyetçi Hareket Partisi(MHP) ve Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu'nun babası Turhan Feyzioğlu'nun önderliğindeki Cumhuriyetçi Güven Partisi(CGP), o yıllarda sol siyasetten CHP'nin arkasında kuvvetli esen ve parlamentoda yüzde 40'ı aşan bir oyu olan "Halkçı Ecevit" rüzgarına karşı 2 defa tüm sağı yan yana getirmesiydi MC hükümetleri.
SARAY SAVAŞI, TÜRK-İSLAM SENTEZİNİ YARATTI
Klasik soruyla devam edelim: 5 ayda ne değişti de AKP yüzde 9 oy arttırdı?
1) 7 Haziran seçimlerinin ardından tek başına iktidarın çıkmamasıyla birlikte gündeme gelen koalisyon görüşmelerinde AKP ile koalisyona can atan tek parti tabanı MHP tabanı idi. Fakat, AKP'nin zaten koalisyon yapıp iktidar gücünü paylaşmak gibi bir niyeti olmamasına rağmen Devlet Bahçeli'nin hiçkimseye selam vermeyen tavrı MHP kitlesinde Devlet Bahçeli'ye olan tepkinin artmasına neden oldu.
2)HDP'nin 7 Haziran seçimlerinde "Seni Başkan yaptırmayacağız" sloganıyla ve "Yeni Hayat" şiarıyla giriştikleri "Türkiyelileşme" süreci ve başarılı seçim kampanyası süreci, Haziran Direnişi'nde sokağa çıkan (Kürt siyaseti dışında yer alan) kitlelerin yeni bir siyaset arayışında yanıt üretmişti. Bu yanıt, "emanet oylar"la da olsa ortaya yüzde 13 gibi ciddi bir oy oranına ulaştı.
Hatta, "Bölücü teröristlerin uzantısı bir yapı" olarak adlandırılan HDP, devletlû parti MHP ile aynı sayıda milletvekili çıkarmış, Kürt siyasetinin dinamosu olan bir hareket 80 milletvekili gibi alışık olunmamış ve Türkiye'nin her yerinden beslenerek oluşturulan bir rakama ulaşmıştı.
Bu iki veriyi göz önünde bulundurarak süreci okuyabiliriz.
"Başkanlık" ismiyle vücut bulan bir tek adam heveslisi AKP, 2 partiyle "koalisyon görüşmesi" adıyla yapılan görüşmelerde bir azınlık hükümeti görüşmesi yaptı fakat bunu dışarıya "Muhalefet bizden benliğimizden vazgeçmemizi istedi" şeklinde propaganda etti ve "Türkiye'nin hükümetsiz kalması"ndan meclis muhalefetini mesul tuttu.
Bunun üzerine bir de AKP'yi iktidardan indiren Kürt halkından intikam almak için Kürt illerinde 35 günlük bebeğe kadar başlatılan savaş da, "Vatan savunması" olarak olarak propaganda edildi.
Suruç ve Ankara gibi Saray güdümlü katliamların da "Türkiye'de tek başına iktidar olmayan" dönemde olduğu fikri halkımızın üzerine boca edildi.
Son olarak unutulmaması gereken nokta da Batılı siyasetçi, aydın ve medya kuruluşlarından Recep Tayyip Erdoğan'ın doğrudan şahsına yönelik radikal eleştirilerin yükselmesinin "Dış mihraklar Türkiye'yi yıkmak istiyor" reklamına ciddi malzeme vermesi.
Bütün bunlar, "devletin gönüllü askerleri"nin Tayyip Erdoğan nezdinde "devlete sahip çıkmak" için AKP'nin arkasında dizilmesine sebep oldu. Yani Recep Tayyip Erdoğan'ın Saray Savaşı, 3. Milliyetçi Cephe Hükümeti'ni kurmuştur. Bu hükümet, Hürriyet'in dün akşam internet sitesinden iddia ettiği gibi Ahmet Davutoğlu'ndan "Yeni bir lider doğduğu"nun göstergesi değildir. Tam tersine Recep Tayyip Erdoğan'ın AKP, MHP, Saadet Partisi ve Büyük Birlik Partisi tabanlarından bir koalisyon yaratmasıdır.
SARAY YENİLECEK HALK KAZANACAK
Tarihteki MC hükümetleri, sermaye düzenini bir istikrara sokamamış ve sermaye düzeni 12 Eylül Darbesi'ne muhtaç kalmıştı. Bugünkü MC hükümeti de bir istikrar sağlayamayacak.
Ama bugünkü MC hükümetinin bir farkı olacak. Çünkü, artık Haziran Direnişi'nin biriktirdiği enerji, öfke, akıl ve tecrübe var. Bu birikim daha güçlü bir biçimde yan yana gelecek, gelmek zorunda kalacak. "Halkların nasırlı yumruğu balyoz gibi patlayacak."
"SARAY YENİLECEK, HALK KAZANACAK!"
Soner Bahadır

14 Aralık 2014 Pazar

Yalancılık ve tetikçilik, gazetecilik değildir!

Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen arasındaki iktidar paylaşımı kavgasından kaynaklanan Gülen Cemaati’nin ideolojik aygıtları konumundaki medya kuruluşlarına yönelik polis operasyonu bir kısım parlamenterler, basın meslek örgütleri ve gazeteciler tarafından “basın özgürlüğüne darbe” olarak tanımlanmıştır. Cemaat görünümlü çıkar örgütünün gazeteci görünümlü tetikçilerinin gözaltı işlemleri ise “Özgür basın susturulamaz” sloganlarıyla adeta bir gösteriye dönüştürülmüştür.

Operasyon düzenlenen bu kişilerin gazeteciliğin temel görevi olan halkın haber alma ve gerçekleri öğrenme hakkıyla ilgileri yoktur. Başta Samanyolu Yayın Grubu Başkanı Hidayet Karaca ve Zaman Genel Yayın Yönetmeni Ekrem Dumanlı olmak üzere, söz konusu operasyona maruz kalanlar hayatlarını, sırtlarını dayadıkları çıkar odaklarının tetikçiliğini ve suç ortağı oldukları iktidarın siyasi operasyonları için gerekli yalanları söylemeye adamışlardır. Zaman Washington Temsilcisi Ali Aslan’ın Tayyip Erdoğan’ın savcılığı ve Gülen Cemaati kadrolarının eliyle yürütülen OdaTV kumpasının mağdurları olan gazeteciler Ahmet Şık ve Nedim Şener’den “helallik” isteyerek döktükleri timsah gözyaşları kendilerini bu suçlardan arındırmaya yetmez!

Çünkü Tayyip Erdoğan ve Fethullah Gülen, Yeni Osmanlıcı faşizmin ortak mimarlarıdır ve suç ortağıdırlar! Bu suç ortaklığı sırasında yalan söylemeyi meslek haline getirenler gazeteci olarak görülemezler. Çünkü yalancılık ve tetikçilik gazetecilik değildir! Bu yüzden yalancılara ve tetikçilere yapılan bir operasyonun “basın özgürlüğüne darbe” olarak nitelendirilmesi kabul edilemez! İki suç ortağının bilek güreşinden de demokrasi ve “devletin barsaklarının temizlenmesi” beklenemez!

Serbest Atış   

5 Aralık 2014 Cuma

Acı, ideoloji ve Yavuz Bingöl

ATV Ana Haber Bülteni’nde Sare Davutoğlu’nun, başsağlığı için Selvi Kılıçdaroğlu’na yaptığı ziyaretin haberinde kullanılan altyazı başlığı, AKP’nin yaratmak istediği “ideolojisizlik” ortamının yeniden üretimine çok somut bir örnek.

ATV Ana Haber Bülteni’nde 4 Aralık 2014 Perşembe günü, Sadrazam Ahmet Davutoğlu’nun Haseki Sare Davutoğlu’nun, Cumhuriyet Halk Partisi Genel Başkanı Kemal Kılıçdaroğlu’nun Eşi Selvi Kılıçdaroğlu’nun Annesi Fatma Özdağ’ın vefatı üzerine Selvi Kılıçdaroğlu’na gerçekleştirdiği taziye ziyaretinin haberi yer aldı.

Haberin yapılma amacı, havuz medyasının klasik görevlerinden olan AKP’ye hakim, merhametli ve bahşeden bir görüntü kazandırmaktı. Haberin en dikkat çekici unsuru, altyazı başlığında yer alan “Acının ideolojisi yok” ifadesi idi. Bu ifadenin kullanılmasının temel amacı, AKP’nin 2.Cumhuriyeti’ni kurabilmesi için gerekli olan ideolojisizlik ortamının oluşturulması. AKP iktidarının kendisine karşı her türden tepkiyi ve tavrı “ideolojik tavır” olarak nitelediğini hepimiz hatırlarız.

İdeoloji

İdeolojiyi, değişmez düşünsel tutum olarak kabul eden Karl Marx’ın “ideoloji yanlış bilinçtir” dediği noktada bir sosyalist olarak “ideolojik tutum”u savunacak değilim. Fakat bu durum kesinlikle ideolojisizliği haklı gösteremez. Özellikle AKP gibi, toplumsal saldırılarını gerici ideolojik müdahaleler üzerine kuran bir iktidara karşı alınacak keskin tavırlar alınacak ideolojik başlıklar mevcuttur. Bu durum, Karl Marx’ın işaret ettiği nokta ile alakalı değildir ve AKP saldırganlığına karşı bu türden bir ideolojik mücadele yürütmek, Marx’ın bu düsturuyla çelişmez.

AKP’nin ideolojisizleştirme çalışmalarının ardında yatan hedef, toplumun herhangi bir biçimde düşünüp sorgulamasını engellemektir. AKP için, insanların ne düşündüğünün önemi yoktur. Kendini savunsa dahi insanların düşünmemesini istemektedir. Bu duruma en yakın örnek, AKP medyasının yönetici kadrosunda yakın zamanda yaşanan tasfiyelerdir.

Erdoğan’ın ölmüş annesine küfür

AKP’nin Havuz Televizyonu ATV’de yer alan bu tavrın samimiyetsizliğin en somut örneğini Yavuz Bingöl sergiledi. Bingöl, Haziran Direnişi’nin En Genç Şehidi Berkin Elvan’ın Annesi Gülsüm Elvan’ın, Çankaya Köşkü Başkanlığı Yarışı sırasında Recep Tayyip Erdoğan tarafından mitingde yuhalatılmasının haklı bir hareket olduğunu söyledi. Bingöl bu konuda, Haziran Direnişi sırasında Recep Tayyip Erdoğan’ın ölmüş annesine küfredildiğini, bunun sol değerlerle bağdaşmayacağını, bu yüzden de Tayyip Erdoğan’ın Gülsüm Elvan’ı yuhalatmasının “insani bir davranış” olduğunu söyledi.

Taksim Meydanı ve Gezi Parkı için Haziran Direnişi’ne kadar verilen 1 buçuk yıllık mücadeleyi, Taksim Dayanışması’nın kuruluş toplantısından itibaren takip eden ve Gezi Parkı’nda Taksim Komünü’nün kurulduğu 15 gün boyunca Taksim’de yatıp kalkan birisi olarak Haziran Direnişi’nde küçük gruplar tarafından atılan en ufak küfürlü tezahürat ve sloganın anında Direnişçiler tarafından tepkiyle karşılandığını ve kesildiğini kendim gördüm. Fakat AKP cenahından, Gülsüm Elvan’ın yuhalanmasına ilişkin en azından “ayıptır” bile dendiğini duymadım.

Berkin Elvan’ın ailesinin Yavuz Bimgöl’ün bu açıklamalarına karşılık açtığı 5 kuruşluk tazminat davası, Yavuz Bingöl’ün insanlık ve sol bakış perspektifi açısından değerini gösteren bir yanıt oldu.

Ölümleri kıyaslayıp bunun üzerinden demogoji yaratma gibi bir amacım yok. Fakat, “acının ideolojisi yok” ise, Berkin Elvan, AKP faşizmi tarafından öldürülmüştür. Gülsüm Elvan da oğlunu kaybetmiştir. Tabii ki Sare Davutoğlu, kalkıp Gülsüm Elvan’ı ziyaret etmek gibi bir yüzsüzlük ve karaktersizlik yapmasın ama; madem o kadar “insani” birisi, hiç olmazsa bir taziye açıklamasında bulunsun. Aksi takdirde “acının ideolojisinin olmadığı” pek inandırıcı olmuyor. Hele de “Gezi zekası” açısından hiç!

Soner Bahadır

13 Eylül 2014 Cumartesi

AKP Marşı

Milletin adamı, liderimiz uzun
Grip olup hapşırsan kaplar içi hüzün 
Eksik olmasın masanda biberin tuzun 
Çalsan da çalıştın, gülsün hep yüzün 


Hizmetkar oldun hep, her yer duble yol 
Kaç Tunus’a Fas’a, Geziciler geliyor 
Bunlar ateist, haşhaşi, Alevi, ve de sol 
Sana diklenen “Zaman” bak nasıl eriyor 


Demokrasi amaç değil senin için araç 
 İktidara gelmek için olursun papaz 
Ödeyelim senin için harç değil haraç 
Yeni Türkiye olsun en hasından yobaz 


Sana yuh çekerse yetim yiyecek tokat 
Sıfırlasın paraları akıllı çocuk Bilal 
AVM de yap Taksim’e İsrail’e inat 
Asarsın da kesersin de hakkındır celal 


Zor tutuyorsun bizi evde ah bir de salsan 
Gitsin Sümeyye’ye yirmi beş falan 
İki Allah desen, gönüllere dalsan 
Senin için yolsuz diyorlar: Yalan 


Partin gibi AK’sın, pürsün, paksın 
İki ayyaşın ordusu hapislerde yatsın 
Satıyor vatanı diyen dikkatle baksın
Pazarlamakla mükellefsin mecburen sattın 


Üzerine işediler türbanlı bacımın 
Görüntüleri yok ama biz yine inandık 
Gazeteler yayınını adam gibi yapsın 
Cami’ye de ayakkabıyla girdi bazı zındık 


Amerika, Almanya, Fransa kim ki 
Bizim büyük liderimiz hepsini ezecek
Cehape zihniyeti yeterince kirli 
Sıvazlasa da sırtını Obama diz çökecek


Uğur Mutlu

12 Eylül 2014 Cuma

Bütün Rezaletler Sanki Dün Gibi

Zaman ne de çabuk geçmiş…

Sanki Gezi şehitlerini daha dün toprağa vermişiz gibi.

Soma daha dün çökmüş, daha dün milli yas ilan etmişiz gibi.

Başbakan markete dün kaçmış gibi.

Gazetecileri, askerleri kurmaca davalarla daha dün içeri atmışız gibi.

Genelkurmay Başkanını daha dün terörist ilan edip hapse sokmuş, sonra çıkartmışız gibi.

Rüşvet skandalı sanki dün patlamış, bakan çocuklarının evlerinden koca koca kasalar daha dün çıkmış gibi.

Bilal oğlan paraları sanki dün sıfırlamış gibi.

Zonguldak’ta daha dün grizu patlamış gibi.

Başbakanın godik danışmanı, halkı dün tekmelemiş gibi.

Urla’da daha dün kaçak villa yapılmaya başlamış, Erciş’te binlerce hektar alan daha dün kesilmiş gibi.

3. Köprü’nün yolunu yanlış geçirerek ekstradan binlerce ağaç sanki dün helak edilmiş gibi.

Bazı devlet kurumlarından “TC” ibaresi daha dün kalkmış gibi.

Bebek katiline daha dün “Sayın” denmiş gibi.

Andımız’ı daha dün yasaklamışız gibi.

AKP için “Firavun’un partisi” diyen saygı değer Müslüman Numan Kurtulmuş partiye daha dün 
katılmış gibi.

Tayyar şehitlere daha dün “kelle” demiş gibi.

Sümeyye’ye 20-25 daha dün gitmiş gibi.

Akil insan saçmalığı sanki dün gibi.

Türk bayrağı açanlar daha dün gözaltına alınmış, bayrağımız daha dün indirilmiş gibi.

Diyarbakır’da billboardlarda Apo posteri daha dün açılmış gibi.

Daha dün Habur'dan yurda giriş yapan teröristler şenliklerle karşılanmış gibi.

Grup Yorum üyeleri mahpusa dün atılmış gibi.

Kürtaj’a dün yasak istenmiş, 3 çocuk dün emredilmiş gibi.

Bakara’yla daha dün Makara yapılmış gibi.

Camiye ayakkabıyla girdiler, görüntüleri var diye iftira atılıp, yalan olduğu dün fark edilmiş gibi.

Başbakan Alo Fatih’e dün müdahale etmiş gibi.

Cübbeli Ahmet çete yönetmekten içeri dün girip çıkmış gibi.

Reza sanki daha dün devlet için kaçakçılık yapmış, kutu kutu çikolata ve rüşvet yedirmiş gibi.

49 vatandaşımızın IŞİD tarafından daha dün esir alınmış gibi.

Zaman akıp gidiyor.

Hamurunda adilik var gibi gibi.

8 Eylül 2014 Pazartesi

İsteyene Gider, Hiç Fark Etmez!

Nükleer santrale karşı çıktık. Risk altında kalmayalım, Çernobil katliamını biz de yaşamayalım diye.

Fenerbahçe derbisinde atkılarımızı sahaya attık. Atkılarımızı toplayıp Van’a götürsünler, Van’daki depremzedeler üşümesin diye.

Toplandık Kızılay’a kan bağışladık. Kana muhtaç olanlar muhtaç kalmasın, hayatlar kararmasın diye.

Köy okullarına yardım kampanyası düzenledik. Çocuklar hem üşümesin hem de okuyup vatana millete hayırlı evlat olsunlar diye.

Soma faciasından birkaç gün sonra otobüsle Soma’ya gittik. Soma’daki yetimler, kocasını kaybeden kadınlar yalnız kalmasınlar diye.

Pet şişelerin kapağını topladık, tekerlekli sandalye hediye ettik. Engeller aşılsın diye.

Irkçılığa ve ırkçılık yapan Cagliari taraftarına karşı pankart açtık. Eto'o gibi siyahi futbolculara maymun diye bağırılmasın, sahaya muz atılmasın diye.

Semt-i müdafaa eyledik. Polis haksız zulüm etmesin, esnafın ve semt sakininin huzuru kaçmasın diye.

Evet; Gezi Parkı’na da çıktık! İnsanlar demokratik hakkını kullanabilsin, kafalarına gaz fişeği yiyip ölmesin diye.

Fikir özgürlüğü diye, yeşil alan diye, eşitlik diye, demokrasi diye, ADALET diye…

O adalet şimdi Cem Abi, Erol Abi gibi isimlerin de içinde olduğu 35 kişiye darbe teşebbüsünden dava açıyor.

Neymiş? çArşı hükümeti devirmek istemiş.

Neymiş? Bir kişi(!), grubu galeyana getirmek için 24 bin lira almış.

Neymiş? çArşı Beşiktaş’taki Boşbakanlık ofisini basacakmış.

Meğer biz ne vicdansız insanlarmışız! Tüm mağdurları düşünerek büyük vicdansızlıklar yapmışız...

Bu, DİKTATÖR’ün bükemediği elleri hapse atmaya çalışmasından başka bir şey değildir. Bu yalanları gidin BİLAL’e yedirin. Çocuk mu kandırıyorsunuz? İnsanları sokağa döküp kaos mu yaratmak istiyorsunuz anlaşılmıyor.

Bilin ki adaletsizliğe sessiz kalmayız. Birimiz gider binimiz gelir. Darbe de yapmayız diktatörüm korkmayasın. çArşı darbeye de karşı.

Kısaca: SEMT bizim, AŞK bizim, HUKUK bizim, DEMOKRASİ bizim. çArşı, sizlerde olmayan VİCDAN’dır.

Bu sevda bitmez
Hasret bitmez
İsteyen gider
Hiç fark etmez

Bu alemde çArşı
Herkese karşı
Allah affeder
çArşı affetmez!


Yeni Türkiye'n batsın.

Uğur Mutlu

30 Ağustos 2014 Cumartesi

Erdoğan’ın “yemin”i ve Davutoğlu’nun “restorasyon”u

Tayyip Erdoğan’ın Çankaya Yemini’ni, Ahmet Davutoğlu’nun ise “yeni” kabine listesini okurkenki vücut halleri hükümetin psikolojik ve siyasi krizlerini gözler önüne seriyor.

Tayyip Erdoğan her ne kadar kendisini, “12 yılda 8 seçim kazanan lider” olarak pazarlasa da; siyasi olarak, kullandığı bu niteleme kadar güçlü konumda olmadığını çok iyi biliyor.

Haziran Direnişi gibi bir birikimi karşısına toplamış olmak, F Tipi Çete ile sürdürülen iktidar ortaklığının sona erdirilmesinin ardından bu ilişkinin iktidar çatışmasına dönmesi ve kendisini iktidara taşıyan uluslarası sömürücü güçlerin desteğinin eski kuvvetinde olmaması, AKP rejimini oldukça rahatsız ediyor.

Bu verilerin üzerine, bir de iç politikada geniş yoksul kesimlerin yaşamının sürdürülemez noktaya gelmesi ile Ortadoğu’da Ortaçağ gericiliğinin peşine takılan politikaların tıkanması sonucu batılan bataklığın Türkiye’yi de içine çekmesi AKP rejimini iyice sıkıştırmaktadır.

ÖSO ve IŞİD çetelerine yapılan destekle somutlanan Suriye odaklı Ortadoğu saldırılarının başarıya ulaşamadan doğal sınırlarına ulaşmasıyla birlikte Türkiye’de baş gösteren Suriyeliler sorunu, AKP’nin en büyük açmazlarından biri.

Açmaz kabinesi

Ahmet Davutoğlu tarafından açıklanan “yeni” kabine de bu açmaza alınan önlemin siyasal tepe kadrosunu oluşturuyor. AKP korosu çeşitli “kanallar”dan Davutoğlu’nun, “Gölge Başbakan” değil, “Güçlü Parti Başkanı, Güçlü Başbakan” olduğunu söylese de, açıklanan kabine hiç öyle gözükmüyor.

25 kişilik kabinede, 3 kişinin yer değiştirmesinden kaynaklı zorunlu değişiklik olmak üzere 6 makamın sahibinin ismi değişti. Eski kabineden geriye kalan 19 kişi ise yerini korudu.

İradi olarak değiştirilen isimler ise oldukça anlamlı. Tayyip Erdoğan’a en yakın isimlerden biri gözüken Emrullah İşler ve AKP rejiminin en önemli projelerinden müzakere sürecinin sorumlusu Beşir Atalay, Başbakan yardımcılığından uzaklaştırılırken; yerlerine Erdoğan’ın kendisinden sonraki adam olarak düşündüğü öne sürülecek kadar AKP içerisinde öne çıkan Numan Kurtulmuş ve Erdoğan’ın sadık kadrolarından Ali Babacan getirildi. F Tipi Çete’ye yönelik tasfiye operasyonuna destek vermeyen Hayati Yazıcı da “Davutoğlu restorasyonu”nda Gümrük Bakanlığı görevinden oldu.

Böylece AKP rejimi, kendi krizine karşı bir “sıkıyönetim” ilan etmiş oldu.

Tayyip Erdoğan, “devletin en tepesi"ne çıksa da, toplumsal temsiliyetinin kendi geçmişi açısından en düşük noktalarından birinde duruyor. Düşmeye yüz tutan bu toplumsal temsiliyetle, özel önlemler almaksızın o noktada kalamayacağı için iradi müdahalelerle özel ve kendisini sıkılaştırıcı(konsolidasyon) önlemler alıyor.

Bu durum AKP karşıtı mücadeleye de, özel ve kendisini sıkılaştırıcı iradi müdahalelerde bulunma zorunluluğu yüklüyor...

Soner Bahadır