logo

HDP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
HDP etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Haziran 2017 Pazar

“TKP isim kavgası”: 3 boyutlu çok yönlü provokasyon

TKP ismi etrafında “isim kavgası” olarak görülen olaylar, detaylar ve gelişmeler ortaya çıktıkça Resmi TKP tarafından düzenlenen 3 boyutlu ve çok yönlü bir provokasyon olduğu anlaşılıyor.

9 Haziran akşamı İzmir'de “Hayır Tutuklanamaz” etkinliğiyle başlayan ve İstanbul ve Ankara'ya sıçrayan, ilk aşamada “isim kavgası” olarak görülen olaylar hakkında görüntüler ve açıklamalar ortaya çıktıkça olay daha bir netlik kazanmaya başladı.

Olayın tarafları olan Halkın TKP'si ve Resmi TKP(KP)'nin açıklamalarında birbirini suçlaması gayet doğal bir sonuç. Fakat bu konudaki en önemli gösterge İzmir'deki etkinlik anında sahne önünden çekilen görüntüler ve Hayır Tutuklanamaz Bileşenleri'nin etkinlik öncesi ve anına yönelik açıklamalarıdır.

İZMİR'DEKİ ETKİNLİĞİ DÜZENLEYENLERİN AÇIKLAMASI

Kendileri tarafındn yapılan açıklamada konuya ilişkin özetle yer alan ifadeler şunlardır: “

Biz Hayır Tutuklanamaz kampanyası yürütücüleri olarak bize sunulan beyanı esas alırız. Erkan Baş’a etkinliğe hangi ünvanla katılacağını sorduğumuzda bize TKP Genel Başkanı ünvanıyla katılacağını söylemiştir. Bizde bu beyanı esas alarak dayanışma gecesiyle ilgili hazırladığımız görsellere (afiş, davetiye, ayaklı pano, pankart) Erkan Baş’ı TKP Genel Başkanı olarak yazdık. KP’liler hazırladığımız afişlerle ilgili konuklarımızı arayarak astırmayacaklarını, yırtacaklarını beyan etmişlerdir... Konserden iki gün önce KP genel merkezi tarafından (bize verilen bilgi bu yönde) 150 kişiyle konsere gelecekleri, eğer Erkan Baş 'TKP Genel Başkanı' olarak anons edilirse konuşturmayacakları gibi tehdit içeren bir ifade DİSK ve HDP genel merkezine iletilmiştir.

Tüm iyi niyetli çabalarımıza ve konuşmalarımıza rağmen, KP'liler tarafından bazı yerlerde bulunan ayaklı panolarımıza zarar verilmiştir. 9 Haziran günü KP’liler Hayır Tutuklanamaz yürütücülerinden bir arkadaşı arayıp dayanışma gecesini sabote etmek gibi bir amaçlarının bulunmadığını ifade etmişlerdir. Konser saatine doğru yaklaşık 150 kişilik KP'li grup, sahnenin sağ ve solunu tutacak bir biçimde ön sıralardaki bölümlerde yerlerini almışlardır. Bu tablonun kendisi zaten KP’lilerin konsere dayanışma için değil de provakasyon için geldiklerini açıkça göstermektedir. Erkan Baş, 'TKP Genel Başkanı' olarak anons edilince KP'li grup sloganlarla sahneye yönelmiş ve bunun sonucunda arbede çıkmıştır. Yaşanan arbede esnasında 'çocuklar ve kadınlar eziliyor, geceyi sabote etmeyin' uyarılarına rağmen KP'li grup gerilimi tırmandırmaya devam etmiştir. Görevli arkadaşlar, olayın büyümesini engellemeye çalışırken, KP'liler tarafından darp edilmiştir. Gerilim nedeniyle Hayır Tutuklanamaz konserine katılan İzmir halkı ise KP'nin sorumsuzluğuna karşı konsere sahip çıkmış,'Yaşasın Devrimci Dayanışma', 'Faşizme Karşı Omuz Omuza' sloganlarıyla KP’nin tutumunu potesto etmiş ve gecenin sonuna kadar konser alanını terketmemiştir.
” (1)


Uzaktan geniş açıyla çekilen görüntülerle “Hani saldırı nerede?” diye soran provokatör trollere en önemli yanıt sahne önünden çekilen bu görüntülerdir.

BU NASIL “ÖRGÜTLÜ SALDIRI”?

Resmi TKP, 9 Haziran gecesi yaşanan olaylar nedeniyle Halkın TKP'sini “örgütlü olarak saldırmak”la itham etti. Fakat bu nasıl bir “örgütlü saldırı” ise 21 Ocak 2013 günü İskenderun'daki NATO Üssü'nü basmış, 5 Mayıs 2013 tarihinde ise Taksim'de polise meydan dayağı çekmiş(2) kişilerin Resmi TKP'ye “saldırdıkları”na ilişkin tek bir görüntü yok!

Resmi TKP'nin Halkın TKP'sine saldırdığına ilişkin ise yalnızca İzmir'den değil, Ankara'dan da görüntüler var. Resmi TKP'li bir grubun Halkın TKP'si tarafından işletilen Ankara Nazım Hikmet Kültür Merkezi'ne saldırıp cam çerçeve indirdikleri bu görüntülerle ortaya çıkıyor. Bu saldırı sırasında binalarını koruyan Halkın TKP'si üyelerinin müdahalesiyle Resmi TKP üyelerinden birinin kolunun koptuğu bilgisi mevcut. Tabii ki istenmeyen bir olaydır fakat bu görüntülerdeki saldırıyı gerçekleştiren kişiler de herhalde çiçeklerle karşılanmayı beklemiyordu! Ayrıca Halkın TKP'si de Ankara'daki bu saldırı sırasında bir üyesinin de demir çubuk ve çekiç darbeleriyle beyin travması geçirdiğini belirtti.





Resmi TKP'nin elinde ise yalnızca Kadıköy'deki binalarının önünde 9 saniyelik bir görüntü ve bir kişinin olayın gerginliğiyle söylediği “Hepinizi öldüreceğiz” sözü var.

Bu konu da tartışmalıdır. Çünkü Resmi TKP, kendi binaları önünde olan olayın dakikalar sürdüğünü belirtiyor fakat 9 saniyelik bir görüntü dışında başka bir görüntü ortada yok. O binanın içine girmiş, hele de o binada nöbet tutmuş herkes çok iyi bilir ki, şu an Resmi TKP tarafından kullanılan binaya yapılacak herhangi bir saldırının sokağın iki tarafından da net bir biçimde anlaşılmasını sağlayacak güvenlik kameraları bulunmaktadır.

Halkın TKP'si, bu konuda Resmi TKP üyelerinin Halkın TKP'si'nin binasını çevrelediğini, Halkın TKP'si üyelerinin bu çevrelemeye karşı bu gruba müdahale ettiğini ve Resmi TKP üyelerinin kendi binalarına kaçtığını söylemektedir. Eğer Resmi TKP bunun aksini iddia ediyorsa, kayıtlarını ortaya koymak zorundadır.

9 saniyelik, olay gerginliğiyle söylenmiş sözlerin videosunu çekmeyi akıl edenlerin, daha geniş süreli görüntüleri çekmeyi akıl edeceğine eminiz. Ama bunu akıl etmelerine de gerek yok, çünkü içinde bulundukları binanın güvenlik kameraları bu konuda olayı aydınlatacak kaydı yapmaya yeterlidir.

İSTANBUL'DAKİ DİĞER SALDIRILAR

Resmi TKP'nin açıklığa kavuşturması gereken olaylar yalnızca bunlar değildir. Resmi TKP'nin İstanbul İl Örgütü tarafından yapılan “özür” açıklaması, Resmi TKP'nin saldırgan tavrının yalnızca Halkın TKP'si üyelerine değil, aynı zamanda olayla alakası olmayan Halkların Demokratik Partisi(HDP) ve Ezilenlerin Sosyalist Partisi(ESP) üyelerine de yönelik olduğudur. Ayrıca Halkın TKP'si tarafından yapılan açıklamada 9 Haziran akşamı Kadıköy'de evlerine giden 2 kadın Halkın TKP'si üyesinin de Resmi TKP'nin erkek üyeleri tarafından darp edildiği belirtilmiştir.

Bu saldırılar ve deliller umarım kimin “saldırgan” ya da “provokatör” olduğunu gösteriyor sanırım...


(1)Hayır Tutuklanamaz Bileşenleri, Resmi TKP(KP)'nin kasıtlı yalanlarına madde madde detaylı bir yanıt vermiştir. Kendilerine bu duyarlılıkları için teşekkür ediyoruz. Bu açıklamanın tamamına ulaşmak için: http://gazetehayir.com/hayir-tutuklanamaz-etkinlikte-yasananlara-dair-aciklama-yapti/

2)İskenderun Limanı Baskını: https://www.youtube.com/watch?v=Ri2qUC61u9M


Soner Bahadır

13 Şubat 2016 Cumartesi

“Ben komünistim” deyince Fransa Komünist Parti'li olur muyum?

5 HDP milletvekiline yönelik “PKK üyeliği” fezlekesi hazırlandığını ve HDP Milletvekili Aysel Tuğluk'a “PKK propagandası” suçlamasından hapis cezası verildiğini duyunca aklıma bu soru geldi.

HDP'nin eş genel başkanları Selahattin Demirtaş ve Figen Yüksekdağ'ın yanı sıra Ankara Milletvekili Sırrı Süreyya Önder, İzmir Milletvekili Ertuğrul Kürkçü ve Hakkari Milletvekili Selma Irmak hakkında “silahlı terör örgütü üyeliği” suçlamalarının da bulunduğu suçlamalarla fezleke hazırlandı. Diyarbakır Cumhuriyet Savcılığı tarafından hazırlanan fezlekenin sebebi ise 26 Aralık 2015 tarihinde gerçekleşen ve özyönetim kararı açıklanan Demokratik Toplum Kongresi(DTK) Olağanüstü Genel Kurulu'nda yaptıkları konuşmalar. (2)

HDP Milletvekili Aysel Tuğluk'a verilen hapis cezasının sebebi ise 3 yıl önce katıldığı Nevruz kutlamaları. Aysel Tuğluk'un ceza almasına ise 17 Mart 2013 tarihinde düzenlenen kutlamada yaptığı konuşmada, “30 yıldır büyük bir mücadele verdik. Bu halk direndi” sözleri vesile oldu. Bu ceza daha sonra 6 Bin TL para cezasına çevrildi.(3)

Bu haberi okuyunca aklıma şu soru geldi: Bir ülkenin yasal genel seçiminde ülke çapında en çok oy alan dördüncü partisinin milletvekili(yani milli iradenin sonucu)nin savunduğu taleple, devletin “teröröist” olarak nitelediği bir silahlı örgütün savunduğu talep aynı diye, bir milletvekili silahlı örgüt üyesi olarak nitelendirilebiliyorsa; Ben de komünist olduğum için farz-ı misal Fransa Komünist Parti'li olur muyum? Yazıya konu olan fezlekeyi hazırlayabilen akıl, kolaylıkla beni de Fransa Komünist Parti'li olarak görebilir! (4)

Hakeza bu görüş bizim için yabancı sayılmaz. Özellikle Soğuk Savaş yılları(1945 – 1991) boyunca, bu fezlekeyi yazan ve bu cezayı veren aklın o dönemdeki temsilcileri tüm Türkiyeli komünistleri “Moskof piçi” ya da “Moskof ajanı” ilan etmişti!

ÜZÜM YEMEK Mİ, BAĞCIYI DÖVMEK Mİ?

Burada ciddiyetle sorulması gereken soru şudur: Saray Faşizmi'nin derdi üzüm yemek midir, bağcıyı dövmek midir? Sorunun cevabının bağcıyı dövmek olduğu kesindir.

Çünkü Saray Faşizmi, kendine meşruiyet kanalı olarak gösterdiği seçimlerin aynısından seçilerek gelen ve dolayısıyla en az kendisiyle aynı meşruiyete sahip olan bir milletvekilini siyasi beyanı sebebiyle ya da Beyaz Show gibi Türkiye sermayesinin toplumu siyasetten arındırma projesi olan programa çıkan bir kadını “Çocuklar ölmesin” cümlesinden ötürü mahkeme eliyle “terör örgütü üyesi” olarak gösterebiliyor.

Ama aynı mahkemeler birçok Saray Divanı üyesinin hırsız olduğunu söylediğinde mahkemeler “Paralel ihanet çetesi” oluveriyor.

Bu tavrı ancak bağcıyı dövme derdi olanlar takınabilir!

SİLAHLI ÖRGÜT SAVUNUYOR DİYE FİKİRLERDEN VAZ MI GEÇMELİ?

Bu konuda ciddiyetle sorulması gereken bir diğer soru da şu: İnsanlar fikirlerinden sadece, silahlı bir örgüt de aynı fikri savunduğu için vaz mı geçmeli?

Bugün Türkiye halklarına, PKK'nin silahlı olması bahane edilerek eşit ve onurlu bir barışı savunmaktan vazgeçmeli dayatılıyor. Bu konuda PKK'nin silahlarının bahane edildiği; asıl sorunun Türkiye halklarının eşit ve onurlu bir barış talebi olduğunu, bu talebi silahsız bir biçimde dile getirenlerin de bir silahlı örgütle ilişkilendirmeye çalışılması tartışmasız bir biçimde ortaya koyuyor.

Her “çocuklar ölmesin” diyeni ya da özyönetimi/özerkliği savunanı PKK'li diyerek hedef tahtasına koyan Saray Faşizmi, acaba her Müslümanı IŞİD'li diye hedef tahtasına koyup kendi “Dininin, kininin ve ilminin bekçisi nesil yaratma” hedefinden vazgeçer mi!

DEMOKRATİK SİYASETE DOĞRULTULAN SİLAH!

HDP milletvekillerine yönelik bu fezleke ve hapis cezası, Türkiye'de barışçıl ve demokratik siyasete doğrultulan bir silahtır. Bu fezlekenin amacı yasal ve sivil siyasi alanda eşit ve onurlu bir barışın talep edilmesini engellemektir. Bu fezlekenin amacı eşit ve onurlu bir barış talebini silahların alanına itmeye çalışmaktır. Bu kabul edilemez ve edilmeyecek!

Eğer; 32 senedir bu ülkenin yoksul emekçi çocuklarının kiminin asker ya da polis, kimininse gerilla sıfatıyla ölmesinden rahatsızsak; bu ölümlere sebebiyet veren siyasal talep ve fikirlerin silahsız bir biçimde konuşulabileceği ortamı sağlamak boynumuzun borcudur. Çünkü silah seslerinin yankılandığı bir ortamda insanın sesi duyulmaz!

İnsanın sesinin duyulmadığı noktada akan kanlar da yiten canlar da bizim kanlarımız ve bizim canlarımızdır!

Kendi canına kurşun sıkmak, kimsenin sorununu çözmez, tersine daha çok sorun yaratır...

(1) Parti adının bu konuda herhangi bir önemi yok. Polemik konusu olmaması için Türkiye'den bir partinin adını vermedim. Fransa Komünist Partisi de farazi bir örnektir. Bahsi geçen Parti hakkında herhangi bir bilgim olmadığı için, haklarında olumlu ya da olumsuz bir fikrim bulunmamaktadır.

(2) “Demirtaş ve Yüksekdağ'a 'silahlı terör örgütü üyeliği'nden fezleke”, Cumhuriyet Gazetesi İnternet Sitesi, 4 Şubat 2016

(3) “HDP İnsan Hakları Eş Başkanı Tuğluk'a 10 ay hapis cezası verildi”, Yarın Gazetesi İnternet Sitesi, 13 Şubat 2016

(4) Komünistler, bütün ülkelerin komünist partileri arasında ideolojik, siyasal ve taktiksel olarak fikir birliğine varılmasını arzu eder. Böyle bir durumun sağlanması durumunda bir ülkenin komünist partilisi, başka bir ülkenin komünist partilisi gibi olur ve bundan asla gocunmazlar.

Hatta dünyadaki komünist siyasette bir akıl ortaklaşması sağlamak amacıyla çeşitli ülkelerden komünist partilerin toplanmasıyla oluşan Üçüncü(Komünist) Enternasyonal(1919 - 1943), tüm ülkelerde komünistlerinin tek bir partide toplanmasını ve bu şekilde oluşan komünist partilerin ülkelerini temsil etmesini hedeflemiştir.

Soner Bahadır

2 Kasım 2015 Pazartesi

"2011'e dönüş" değil, Üçüncü Milliyetçi Cephe Hükümeti!

1 Kasım seçimlerinin sonuçları için, Recep Tayyip Erdoğan'ın 3. Milliyetçi Cephe(MC) Hükümeti'ni kurduğunu söyleyebiliriz. Fakat, hiçbir MC hükümetinin de düzeni "istikrar"a kavuşturmadığını da unutmamalıyız.
Seçim sonuçları gelmeye başladığı zaman Saray'ın ağızları, oy oranlarında kıyasa giderek AKP'nin "2011'e döndüğü"nü iddia ettiler. Bahsedilen dönem, AKP'nin gücünün zirvesinde, tek başına her şeye hakim olduğu dönemdi. Oysa bugün söz konusu olan durum bu değil. Bugün söz konusu olan, 12 Eylül öncesi sermaye siyasetinin kendi krizini aşmak için ortaya attığı Milliyetçi Cephe(MC) Hükümetleri'nin bir tekrarıdır.
Türkiye siyasi tarihinin en hareketli, sol siyaset açısından da en verimli dönemlerinden olan 1975-1980 arasının bize hatıra bıraktığı bir şeydir Milliyetçi Cephe hükümetleri. Süleyman Demirel önderliğindeki Adalet Partisi(AP), Recep Tayyip Erdoğan'ın Hocası Necmettin Erbakan önderliğindeki Milli Selamet Partisi(MSP), Alparslan Türkeş önderliğindeki Milliyetçi Hareket Partisi(MHP) ve Türkiye Barolar Birliği Başkanı Metin Feyzioğlu'nun babası Turhan Feyzioğlu'nun önderliğindeki Cumhuriyetçi Güven Partisi(CGP), o yıllarda sol siyasetten CHP'nin arkasında kuvvetli esen ve parlamentoda yüzde 40'ı aşan bir oyu olan "Halkçı Ecevit" rüzgarına karşı 2 defa tüm sağı yan yana getirmesiydi MC hükümetleri.
SARAY SAVAŞI, TÜRK-İSLAM SENTEZİNİ YARATTI
Klasik soruyla devam edelim: 5 ayda ne değişti de AKP yüzde 9 oy arttırdı?
1) 7 Haziran seçimlerinin ardından tek başına iktidarın çıkmamasıyla birlikte gündeme gelen koalisyon görüşmelerinde AKP ile koalisyona can atan tek parti tabanı MHP tabanı idi. Fakat, AKP'nin zaten koalisyon yapıp iktidar gücünü paylaşmak gibi bir niyeti olmamasına rağmen Devlet Bahçeli'nin hiçkimseye selam vermeyen tavrı MHP kitlesinde Devlet Bahçeli'ye olan tepkinin artmasına neden oldu.
2)HDP'nin 7 Haziran seçimlerinde "Seni Başkan yaptırmayacağız" sloganıyla ve "Yeni Hayat" şiarıyla giriştikleri "Türkiyelileşme" süreci ve başarılı seçim kampanyası süreci, Haziran Direnişi'nde sokağa çıkan (Kürt siyaseti dışında yer alan) kitlelerin yeni bir siyaset arayışında yanıt üretmişti. Bu yanıt, "emanet oylar"la da olsa ortaya yüzde 13 gibi ciddi bir oy oranına ulaştı.
Hatta, "Bölücü teröristlerin uzantısı bir yapı" olarak adlandırılan HDP, devletlû parti MHP ile aynı sayıda milletvekili çıkarmış, Kürt siyasetinin dinamosu olan bir hareket 80 milletvekili gibi alışık olunmamış ve Türkiye'nin her yerinden beslenerek oluşturulan bir rakama ulaşmıştı.
Bu iki veriyi göz önünde bulundurarak süreci okuyabiliriz.
"Başkanlık" ismiyle vücut bulan bir tek adam heveslisi AKP, 2 partiyle "koalisyon görüşmesi" adıyla yapılan görüşmelerde bir azınlık hükümeti görüşmesi yaptı fakat bunu dışarıya "Muhalefet bizden benliğimizden vazgeçmemizi istedi" şeklinde propaganda etti ve "Türkiye'nin hükümetsiz kalması"ndan meclis muhalefetini mesul tuttu.
Bunun üzerine bir de AKP'yi iktidardan indiren Kürt halkından intikam almak için Kürt illerinde 35 günlük bebeğe kadar başlatılan savaş da, "Vatan savunması" olarak olarak propaganda edildi.
Suruç ve Ankara gibi Saray güdümlü katliamların da "Türkiye'de tek başına iktidar olmayan" dönemde olduğu fikri halkımızın üzerine boca edildi.
Son olarak unutulmaması gereken nokta da Batılı siyasetçi, aydın ve medya kuruluşlarından Recep Tayyip Erdoğan'ın doğrudan şahsına yönelik radikal eleştirilerin yükselmesinin "Dış mihraklar Türkiye'yi yıkmak istiyor" reklamına ciddi malzeme vermesi.
Bütün bunlar, "devletin gönüllü askerleri"nin Tayyip Erdoğan nezdinde "devlete sahip çıkmak" için AKP'nin arkasında dizilmesine sebep oldu. Yani Recep Tayyip Erdoğan'ın Saray Savaşı, 3. Milliyetçi Cephe Hükümeti'ni kurmuştur. Bu hükümet, Hürriyet'in dün akşam internet sitesinden iddia ettiği gibi Ahmet Davutoğlu'ndan "Yeni bir lider doğduğu"nun göstergesi değildir. Tam tersine Recep Tayyip Erdoğan'ın AKP, MHP, Saadet Partisi ve Büyük Birlik Partisi tabanlarından bir koalisyon yaratmasıdır.
SARAY YENİLECEK HALK KAZANACAK
Tarihteki MC hükümetleri, sermaye düzenini bir istikrara sokamamış ve sermaye düzeni 12 Eylül Darbesi'ne muhtaç kalmıştı. Bugünkü MC hükümeti de bir istikrar sağlayamayacak.
Ama bugünkü MC hükümetinin bir farkı olacak. Çünkü, artık Haziran Direnişi'nin biriktirdiği enerji, öfke, akıl ve tecrübe var. Bu birikim daha güçlü bir biçimde yan yana gelecek, gelmek zorunda kalacak. "Halkların nasırlı yumruğu balyoz gibi patlayacak."
"SARAY YENİLECEK, HALK KAZANACAK!"
Soner Bahadır

9 Eylül 2015 Çarşamba

Sırtımızdaki yumurta küfesi ve “Bağımsız sosyalist hat” sorunu

Türkiye’de yaklaşan seçim sürecinde sosyalist solun yaptığı önemli tartışmalardan biri “bağımsız sosyalist hat” konusu üzerine gerçekleştiriyor. Tartışma, bağımsız sosyalist hat – ittifak karşıtlığı üzerinden dönüyor. Peki bu iki kavram arasında uzlaşmaz bir karşıtlık var mıdır? Kanımca tartışmayı “bağımsızlık”tan ne anladığımız üzerine gerçekleştirirsek sağlıklı bir tartışma yürütmüş olacağız.

Haziran Direnişi bir kez daha çıplak bir gerçeklik olarak önümüze koymuştur ki, sosyalist siyasetin Türkiye siyasetinde bir güç odağı olması yakıcı bir ihtiyaç haline gelmiştir. Hak ve emek mücadelelerinde, görülebilir bir ölçüde alan kaplayan sosyalistler, konu seçimler ve “büyük siyaset” olunca aynı etkiye ulaşamıyor.

Bu somut durumun gerekçelerini tartışmak ve bu soruna bir çözüm üretmek tabii ki sosyalistlerin görevidir. Fakat bu görev, içerisinde bulunduğumuz bir iç savaş kışkırtıcılığının had safhada olduğu ve tek parti faşizminin inşası için hız kesmeden adımların atıldığı bir dönemde yapılacak bir tartışma değildir.  Çünkü bir sosyalist devrimci; Anadolu’daki halk deyimiyle, “sırtında yumurta küfesi olan” insandır. Sosyalist örgütler de aynı niteliktedir.

Zaten Kürt illeri fiili işgal altındayken, asker, polis ve gerilla cenazeleri sayılamaz durumdayken, 81 ilde Kürt halkına yönelik ölümlü boyuta varabilen saldırılar gerçekleşirken, HDP binaları ve Kürt yurttaşlara ait işyerlerinin yakılması gibi olağanüstü olaylar peşpeşe yaşanırken kimse sosyalistlerin neden seçim düzleminde toplumsallaşıp bir odak olamadığı sorusuyla ilgilenmek istemez.

İTTİFAK, İLTİHAK VE İLHAK

Tartışmayı politik hale getirmek ve sağlıklı bir düzleme çekebilmek için, tartışmanın üzerine döndüğü kavramların açıklığa kavuşturulması gerekmektedir. Tartışmanın sağlıksızlığı, tartışmanın gerçekleştiği düzlemde bulunan ittifak, iltihak ve ilhak kavramları üzerinde yaşanan yaklaşım farkından kaynaklanmaktadır. Bu kavramları açıklamaya çalışırsak kabaca;

İlhak: Bir grubun başka bir gruba, ona hiçbir hak tanımadan el koyması,
İltihak: Bir grubun başka bir gruba hiçbir koşul sunmadan teslim olması,
İttifak: Belli konularda anlaşan grupların ortak hedefler etrafında yanyana gelerek birlikte hareket etmesi

şeklinde açıklanabilir.

‘YUTULMA’ KORKUSU VE STERİL KALMA REFLEKSİ

Sosyalistlerin seçim alanında ülke genelinde bir politik güç olacak özgül ağırlığa sahip olmadığı tespitini az önce de yinelemiştim. Yazının girişinde bahsettiğim “bağımsız sosyalist hat – ittifak karşıtlığı” bu somut durum üzerine inşa edilmektedir. Bu karşıtlığı kuranlara göre sosyalistler, seçimlerde tek başlarına bir politik odak olacak özgül ağırlığa sahip olmadan başka bir özgül ağırlığı olan politik odakla seçim ittifakına girerlerse bu ittifakın içinde kaybolurlar. Yani yine Anadolu’daki ifadeyle anlatırsak “Büyük balık, küçük balığı yutar” diye düşünüyor bu düşünceyi savunanlar.

Öncelikle şunun açıklıkla bilinmesi gerekmektedir ki: Türkiye’nin sosyalistleri kimsenin yutabileceği bir balık değildir. O kadar askeri darbe, politik karalama kampanyası, filli saldırı ve yok etme girişimine rağmen halen bu ülkede sosyalistler varsa kimse sosyalistleri yutamaz!

LENİNİZM VE İTTİFAK

Kendisini Marksist-Leninist olarak tarifleyen hiçbir örgüt ya da birey, seçim ittifakına girmek için politik bir odak olacak özgül ağırlığa sahip olmayı bekleyemez. Çünkü Lenin’in kendisi, “Komünistlerin en büyük ve en tehlikeli hatalarından biri, devrimin sadece devrimcilerin eliyle yapılabileceğini sanmalarıdır. Tersine, her ciddi devrimci çalışmanın başarısı için, devrimcilerin ancak gerçekten hayatiyet sahibi ve önder bir sınıfın öncüsü olarak rollerini oynayabileceklerini kavramak ve bu kavrayışı hayata geçirme yeteneğine sahip olmak mutlak zorunluluktur. Bir öncü ancak, önderlik ettiği kitleden kopmamayı, tersine bütün kitleyi gerçekten ileriye götürmeyi bildiğinde öncünün görevlerini yerine getirmiş olur. En çeşitli faaliyet alanlarında komünist olmayanla da bir ittifak yapmadan başarılı bir komünist inşadan söz edilemez” demektedir.(1)

ÖZGÜL AĞIRLIK VE İTTİFAK

Peki seçimlerde bir odak olarak cisimleşecek bir kitleyi arkana toplamadan başka bir toplumsal politik odakla sağlıklı ve “yutulmadan”seçim ittifakı yapılabilir mi? Bunun yapılabilirliğini en son ispatlayan Emek Partisi(EMEP) olmuştur.

Geçici Meclis Hükümeti  sürecinde HDP, Meclis Hükümeti’ni bir “mücadele alanı” olarak tarifleyerek kendilerine gelecek bakanlık tekliflerini kabul edeceklerini belirtmiş; HDP MYK, tüm milletvekillerine olası bakanlık teklifini kabul etme yetkisi vermişti.

Bu sürecin ardından Başbakan Ahmet Davutoğlu da HDP İstanbul Milletvekili olan EMEP Kurucu Genel Başkanı Levent Tüzel’e Geçici Meclis Hükümeti’nde bakanlık teklifi yaptı. EMEP GYK ise Geçici Meclis Hükümeti’ni bir “Savaş hükümeti” olarak nitelemiş ve bu hükümette bakan olarak yer almanın AKP’nin savaş politikalarını meşrulaştırarak ona hizmet etmek olarak tariflemiş ve Levent Tüzel’in bakan olmayacağını açıklamıştı.

Yani “özgül politik ağırlık” olarak HDP’ye kıyasla çok daha sınırlı bir alana sahip olan EMEP, kendi kurucu başkanını bakan yaptırmayacak ağırlığa kendi ittifakı içerisinde sahip olabiliyor. Yani EMEP, kararlı ve net bir politik doğrultu ile ittifak kurulduğunda “küçük bileşen” olunsa da da “kendini yutturmadan” ittifak yapılabileceğini ispatlıyor.

Bu durum sonrası HDP ile EMEP arasında oluşan tartışmalar bu iki partinin kendi tartışmalarıdır. Buradan çıkarılması gereken ders; net bir politik doğrultu, meşru siyasi talepler ve kararlı bir politik önderlik olduğu zaman, talepler konusunda da anlaşma sağlanırsa; kimse kimseyi yutmadan, gayet sağlıklı bir seçim ittifakı yapılabilir.

(1) "Militan Materyalizmin Önemi Üzerine" başlıklı yazısı, "Marksizmin Bayrağı Altında" dergisinin genel görevleri hakkında" Lenin, 26 Mayıs 1909 Seçme eserler. Cilt 11 s. 85

Soner Bahadır

24 Mart 2015 Salı

HAZİRAN’ın seçim kararının anlamı

HAZİRAN aldığı seçim kararıyla, bağımsız devrimci bir özne olmanın dayanışma içerisinde olmaya engel olmadığını ortaya koydu.

2015 Genel Seçimleri yaklaşırken muhalefet hattında en çok merak edilen konulardan biri Birleşik Haziran Hareketi(HAZİRAN)’nin seçimde ne yapacağına dair alacağı karardı. Öncelikle, bir sol özne olarak  HAZİRAN’ın bu merakı uyandırabilmesi, önemli bir yol aldığının göstergesidir.

Yerel  meclislerde 1 hafta süren tartışmaların ardından sunulan raporlar ışığında 3 Mart’ta HAZİRAN Yürütme Kurulu, HAZİRAN’ın merkezi seçim politikasını açıkladı.(1) Bu açıklama tabii ki başta HAZİRAN’ın kendi bileşenleri olmak üzere kimseyi yüzde yüz memnun etmedi. Etmesi de beklenemezdi. Çünkü HAZİRAN; birbirinden siyaseten çok farklı düşünen, farklı öncelik ve yöntemleri olan birçok örgütün bir araya gelmesiyle oluşturduğu çekim alanının örgütsüz aydınlar ve yurttaşlarla buluşmasıyla oluşan bir yapı. Bu kadar farklı yaklaşımın, birkaç ay içerisinde hem de seçim gibi kritik bir başlıkta tek parça bir siyaset üretmesi pek mümkün değildi. Bu noktadan bakıldığında HAZİRAN Yürütme Kurulu’nun açıkladığı karar, HAZİRAN için en olabilir karardı.

HAZİRAN, “Birleşik Haziran Hareketi’nin Seçimlere yönelik, başta CHP ve HDP olmak üzere, hiç bir kesimle parlamentoda temsiliyet kaygısı üzerinden bir müzakeresi söz konusu değildir. Birleşik Haziran Hareketi’nin kendi dışındaki sol kesim ve partilerle ilişkilerindeki temel duyarlılığı Gezi milyonlarının sorun, talep ve beklentileridir” diyerek hem HAZİRAN’ın karakterini yansıtmış hem de HAZİRAN’ı ucuz seçim oyunlarından korumuştur.

Aynı açıklamada yer alan, “Birleşik Haziran Hareketi, seçim süreci ve sonrasında bu konumunu korumak konusunda kararlıdır. Ancak bu bağımsız duruşun bir gereği olarak, altını çizdiğimiz toplumsal talepleri inandırıcı biçimde sahiplenen güçlerle seçim sürecinde dayanışma içinde olacağımızı da kamuoyu ile paylaşıyoruz” ifadeleri ise HAZİRAN’ın seçimi görmezden gelmesini engellemiş, HAZİRAN’ın siyasetin her sahasında dayanışmacı bir bakış açısıyla var olacağını göstermiştir.

Açıklamanın sonunda yer alan, “İçine itildiğimiz karanlıktan rahatsızlık duyan geniş halk kesimlerini, seçim ve ötesine geçen bir mücadeleyi birlikte vermek için, Haziran Meclislerimize davet ediyoruz” çağrısı ise artık HAZİRAN’ın Türkiye siyasetinde hesaba katılması gereken bir aktör olduğunu ortaya koymuştur.

Artık elimizde emekçi halkımızın kendini yönetmesini sağlayacak bir aygıt bulunuyor.  Önümüzde bu aygıtı güçlendirerek hedefe doğru yönlendirme görevi duruyor. Yaklaşık 2 yıl önce, dağınık halde ülke gündemini belirleyen ve AKP faşizmini durduran milyonların kendi kaderlerini ellerine alarak hasretini duydukları kardeşçe, eşitlikçi ve emek eksenli bir ülkeyi inşa etmesi için elinde imkan mevcut. 

Yeter ki, HAZİRAN'ın bazı bileşenlerini bütünden ayırıp HAZİRAN'ı bir yerlere iltihak etmeye çalışmayalım ve "siyasi boşluk yaratarak" o boşluğu doldurmak adına şark kurnazlıkları yapmayalım!

Haziran Direnişi’ndeki barikat yoldaşlığını, HAZİRAN ile siyaset ve kader yoldaşlığına çevirme vakti! 

(1) Birleşik Haziran Hareketi Yürütme Kurulu, “Birleşik Haziran Hareketi’nin 7 Haziran Genel Seçimlerine Yönelik Kamuoyuna Duyurusu”, http://birlesikhaziranhareketi.org/hazirandan-secime-iliskin-aciklama/


Soner Bahadır   

26 Şubat 2015 Perşembe

CHP, HDP ve HAZİRAN ittifakı

İttifak; ortak düşmana karşı, ortak ihtiyaçlar doğrultusunda ve ortak ilkeler etrafında yapılır.

İnsanlık tarihinin temel ilkelerinden biridir: İcat, ihtiyaçtan doğar. Faşizanlığının dozajını arttıran AKP iktidarına karşı tepkisi de aynı oranda keskinleşmeye başlayan toplumsal muhalefetin iktidar olmaya ihtiyacı vardır.

Bu ihtiyaç doğrultusunda ortaya atılıp en çok tartışılan “icat”lardan biri de Cumhuriyet Halk Partisi(CHP), Halkların Demokratik Partisi(HDP) ve Birleşik Haziran Hareketi(HAZİRAN) arasında seçim ittifakının yapılması.

Hatta HAZİRAN’ın yerel meclislerinin hepsinde bu hafta bu konu tartışılıyor ve yerel meclislerdeki tartışmaların sonunda oluşturulacak raporlar haftasonu HAZİRAN Yürütme Kurulu tarafından değerlendirilecek ve HAZİRAN’ın merkezi seçim tavrı belirlenmiş olacak.

Dayanışma ve ittifak

Baştan belirtmek gerekiyor ki; kimsenin ırkına, dinine, diline, cinsine ve mensubu olduğu örgüte bakmaksızın yan yana gelen ve siyasi kültürümüze “dayanışma” kavramını radikal bir etkinlikle sokan Haziran Direnişi’ni var eden insanları örgütlü bir çatı altında mücadele etmeye çağıran HAZİRAN, kafadan kimseyle ittifak yapmayacağız diyemez. Çünkü Haziran Direnişi tam da “5 benzemez”in yan yana geldiği bir direniştir.

Fakat karşımızda, aynı zamanda bu “5 benzemez”in herhangi birine ikna olup onun arkasında saf tutmaya yanaşmayan ciddi de bir toplam var. O zaman bu “5 benzemez”in önünde; parklarda, meydanlarda ve sokaklarda gösterilen dayanışmanın bir “ittifak”a dönüştürülmesi gibi bir görev duruyor.  Bu noktada, yazının girişinde yaptığım ittifak tarifi bize yol gösterici durumunda.

Düşmanlar, ihtiyaçlar ve ilkeler

Bu rehberlik doğrultusunda incelemeye tartışmada taraf olduğum HAZİRAN’dan başlayayım. HAZİRAN’ın düşmanları; küresel ve yerel sermaye egemenliği(emperyalizm ve kapitalizm) ve dinci gerici faşizmdir. İhtiyaçlarımız; emeğin, laik bir bakış açısıyla egemen olmasıdır. İlkelerimiz ise; antiemperyalizm, kamuculuk, eşitlikçilik, laiklik, aydınlanmacılık ve kardeşliktir.

CHP’ye baktığımızda ise sadece söylemsel bir Recep Tayyip Erdoğan ve kabine düşmanlığı görüyoruz. Bu göstermelik düşmanlığa karşı CHP’nin ihtiyaçlar listesinde Mustafa Sarıgül, Mansur Yavaş, Ekmeleddin İhsanoğlu, Mehmet Bekaroğlu ve Murat Özçelik’i görüyoruz. CHP’nin ilkeleri ise Adnan Menderes’in ve Turgut Özal’ın mezarlarına çiçek bırakmak ve ABD’nin yeni partnerliğini görüyoruz.

Konunun en tartışmalı tarafı ise kuşkusuz HDP. HDP konusunda baştan söylememiz gereken bir konu var. HDP, seçime parti olarak girme kararını alırken HAZİRAN’a sormamıştır. Dolayısıyla HDP’nin barajı geçememesi gibi bir durumda HAZİRAN’ın zerre kadar vebali ve sorumluluğu olmayacaktır. Bu yüzden HDP de incelemeye başlarken tarif ettiğim göstergeden bağımsız bir pozisyonda değildir.

HDP’nin düşmanı; Kürdistan coğrafyasını paylaşan 4 ülkenin –hükümetlerinden ve çoğunluk olan halklarından bağımsız olarak- ulus devletleridir. İhtiyaçları; dünya siyasetinin şekillendiği bölge olan Ortadoğu’nun kritik bir coğrafi bölgesinde yer almalarından kaynaklı, bu siyasete etkin bir aktör olarak katılma ve Kürt kimliğine bir statü kazandırma. İlkeleri ise AKP’yi islamcı gerici faşistlikle suçlamamak ve bin yıllık islam kardeşliği bayrağı altında Kürt sorununu çözmektir.

İttifak mümkün mü?

Yukarıdaki çözümleme bize gösteriyor ki, bu 3 odak arasında herhangi bir ortak düşman, ortak ihtiyaç ya da ortak ilke bulunmamaktadır. Bu yüzden bu 3 odak arasında herhangi bir ittifak zemini de bulunmamaktadır.

Bu noktada sorulması gereke bir başka soru daha mevcut. HAZİRAN, bir haftasını ayırıyor seçim gündemine. Bu bir haftanın ana ekseni de CHP ve HDP ile ittifak yapılıp yapılmaması. Biz kendi aramızda gelin güvey oluyoruz da, herhangi bir CHP ya da HDP örgütü kendi içinde HAZİRAN ile ittifak yapma ihtiyacı duyup bunun zemini üzerine bir tartışma yürütüyor mu?(Tepedeki birkaç kişiden bahsetmiyorum) Eğer HAZİRAN, böyle bir ihtiyaç olarak kendini kabul ettiremediyse zaten bu iş olmaz.

Felaket senaryoları

CHP ve HDP saflarından, bu ittifakın olmaması durumunda oluşabilecek kuvvetli “felaket senaryoları” da yükseliyor.

CHP saflarından yükselen “felaket senaryosu”; Recep Tayyip Erdoğan’ın 400 milletvekili çağrısı yaptığı, bunun gerçekleşmesi durumunda Anayasa’nın değiştirilerek Başkanlık Sistemi’nin getirileceği, parlamentonun feshedileceği, seçimlerin iptal edileceği ve açık faşizmin ilan edileceği.

HDP saflarından yükselen “felaket senaryosu” ise, HDP’nin baraj altı kalması durumunda açılım sürecinin sekteye uğrayacağı, Kürt sorununda “90’lı yıllara” dönüleceği.

Bugün; Recep Tayyip Erdoğan’ın adından sonra en iyi bildiği şey, AKP’nin 2015 seçimlerinden 400 milletvekili çıkaracak kadar oy alamayacak olduğudur. Bu yüzden kendi şirketleri olan Gezici Araştırma Şirketi bile AKP’nin oyunun yüzde 39 olduğunu söylemiş, bu yüzden AKP faşizminden payına düşeni almıştır.

HDP ise açılım sürecini küresel sermaye egemenliği ile uzlaşı pazarlığı olarak yürütmekte ve siyasi doğrultu olarak zaten Türkiye emekçilerinden farklı bir kader kendine tayin etmiş durumdadır. Bir “çekince” olarak sunulan, şiddetin tırmandırıldığı kaotik bir dönem olan “90’lı yıllara dönüş” ifadesi ise açık bir tehdittir. Bu tehdidin ise devrimci siyasetle bağdaşmayacağını söylemeye gerek bile duymuyorum.

Ne yapmalı?
     
Peki seçimlerde ne yapmalı? Öncelikle seçimlere, “Parlamento’nun meşruiyeti” ya da “Parlamento’nun yeterliliği” gibi kriterlerle bakıp seçimi önemsizleştirmek ve gündem dışına itmek siyasi intihar olur.

Türkiye gibi seçimlerin önemsendiği bir ülkede bu ülkenin evlatları olan devrimcilerinin seçimlere yönelik söyleyecek sözü olmak zorundadır. Kimse merak etmesin; biz o Parlamento’ya girersek kimse bizim kafamızı yarıp, merdivenlerden aşağı atamaz. Çünkü biz, “Patron vekillerin ceketli siyaseti”(1)ni yapmıyoruz. Biz siyaseti, sokaktan Meclis’e taşımayı hedefliyoruz. Türkiye İşçi Partisi(TİP)’nin 15 milletvekili ile  bütün parlamentoyu sallamasının tarihsel mirası belleklerimizde duruyor.

Daha önceki bölümlerde tahlilini yaptığım üzere Parlamento’daki partilerle ittifak yapmanın mümkünatı yok. O zaman HAZİRAN kendi ilkelerini, taleplerini ve siyasetini örgütlenerek güçlendirmeye çalışmaları ve kendi adaylarını ortaya koymalıdır.

Ama bu ülkenin devrimcilerinin tek sözü de seçim olmamalıdır. Çünkü Haziran Direnişi’ni var eden Türkiye’nin aydınlık yüzünü hiçbir sandığa sığdıramazsınız. 7 Haziran 2015 tarihi HAZİRAN için, sadece önemli tarihsel bir uğraktır. 8 Haziran tarihinden itibaren ne yapması gerektiğine dair daha pratik yol gösterecek bir uğraktır.

Ama bugünden itibaren hiçbir durak dinlemeksizin yapmamız gereken Haziran Direnişi’ndeki gibi “faşizme karşı omuz omuza” olmaya çalışmaktır. İlk sureti “İç Güvenlik Paketi” olarak bilinen faşizme karşı “safları sıklaştırmak” gerekmektedir. Çünkü;

BİZİ KAVGAYA DAVET EDİYORLAR
DAVETLERİ KABULÜMÜZDÜR

BU KAVGA HÜRRİYET KAVGASI!       

(1)Bu tanımlama can dostum Süha Küçük’e aittir.

Soner Bahadır

20 Ocak 2015 Salı

HAZİRAN neye karşı, nerede birlikteliğe çağırıyor?

HAZİRAN, yalnızca gericiliğe, zulme ve savaşa, kısaca sermaye hakimiyetine karşıdır. HAZİRAN, bunlara karşı Haziran Direnişi birikiminin meyvesi olan Taksim Komünü pratiği etrafında birlikteliğe çağırıyor.

Küresel siyasette ve küresel siyasetin hakim güçlerinin bölgemiz üzerindeki siyasetlerinde ciddi bir yeniden yapılanmanın içerisinden geçiyoruz. Ülkemiz de bu yeniden yapılanmadan nasibini alıyor. Bu noktada Haziran Direnişi ülkemizdeki en büyük muhalefet hattını oluşturuyor.

Haziran Direnişi böylesine büyük bir güç olmasına rağmen, tek eksikliğinin örgütlü bir yapısının olmaması olduğu konusunda bugün bile herkes hemfikirdir. Bazı örgütler aksini söylese de ya da aksi yönde hareket etse de; Haziran Direnişi üzerine hemfikir olunacak bir diğer nokta da, belli başlı siyasi ilkeler belirgin bir biçimde öne çıksa da hiçbir siyasal ideolojinin, örgütün ya da toplumsal kesimin tek başına rengini çalamadığı ve hakimiyet kuramadığıdır.

İşte Birleşik Haziran Hareketi(HAZİRAN), bu renkli, dinamik ve dağınık muhalefete kendi örgütünü kurma çağrısı yaptı. Bu yüzdendir ki, fiili eylemlilik günlerde Dünya gündemine oturan ve kendi toplumsal ve siyasi kültürünü yaratan bu kitleler, bir araya gelerek ülke gündemine de geldiler.

Siyaset arenasına çıkalı kısa bir süre olmasına rağmen HAZİRAN’a yöneltilen eleştiriler, HAZİRAN’ın ses getirmeye başladığını ve amacına ulaşma yolunda emin adımlar attığını gösteriyor.

Sabah’ın AKP tetikçilerinden Engin Ardıç’ın AKP’nin HAZİRAN korkularına tercüman olan yazılarıyla başlayan saldırılar, Halkların Demokratik Partisi(HDP)’nin Kürt Siyaseti dışında kalan temsilcilerinden gelen “HAZİRAN, HDP’ye karşı kurulan ve Kürt Siyaseti’ne düşman bir yapıdır” diye özetleyebileceğimiz bir perdeden gelen söylemlerle devam etti. Konuyla ilgili HAZİRAN’ın merkezindeki isimlerden yanıt geldiği için bu konuda bir yanıt vermeyeceğim.

HAZİRAN’a yönelik eleştiri kervanına toplumun farklı bir kesimini yansıtan, Haziran Direnişi’ne fiilen katılmış ve benim de arkadaşım olan Türkiye Gençlik Birliği(TGB) İstanbul İl Başkan Yardımcısı Erkin Öncan da katıldı.(1) Gelen eleştirilerin politik temellere dayanan ve dostane bir içeriğe sahip olması bu yazıyı dikkate alınır hale getiriyor.

Taksim Komünü pratiğine göre “birliktelik”

Erkin dostumun yazısı, klasik bir siyaset teorisi girizgahı ile başlıyor. Erkin dostum daha sonra ilk sorusunu soruyor: “Birlik: Kime göre? Neye göre?” Son derece yerinde olan bu soruyu sorarken Erkin dostum şu ifadeleri kullanıyor: “Kime göre birlik? Sorusu kaçınılmaz olarak ‘kimin ideolojisinde birlik?’ şeklinde görülmektedir."

Erkin dostum, yazısının başlığında doğru kavramı kullanarak “birliktelik” ifadesini kullanmasına rağmen, Hareketimiz’e yönelik sorusunda yanlış bir kavram kullanarak “birlik” kelimesini kullanmış. Erkin dostum nezdinde tüm merak edenlere söyleyeyim ki HAZİRAN, bir “birlik” değil, “birliktelik”tir. Bu noktadan hareketle söyleyebiliriz ki Erkin dostumun “Kimin ideolojisinde birlik?” sorusu boşa düşmüştür. Çünkü birliktelikler bir ideoloji etrafında değil, siyasal ilkeler etrafında yapılır. HAZİRAN’ın hangi ilkeler etrafında toplandığı ise HAZİRAN Türkiye Meclisi 1. Toplantısı Kararları’nda  duyurulmuştur.(2) Kısaca bu soruya yanıt vermek gerekirse HAZİRAN, Haziran Direnişi’nin birikimi ve bu birikimin meyvesi olan Taksim Komünü pratiği temelinde bir birlikteliğe çağırıyor.

“Mustafa Keser’in askeri”ni ne yapacağız?

Erkin dostum, HAZİRAN’a omuz veren diğer örgütleri ve örgütsüz aydınları ve Haziran Direnişi’nde barikatlarda direnen örgütsüz yurttaşları es geçerek HAZİRAN’ı “HTKP ve ÖDP birlikteliği”ne indirgemiş. HAZİRAN’ın merkezindeki farklı siyasal örgütlerden isimleri bu tür yaklaşımları kesinkez reddeden açıklamaları çokça kez yaptığı için bu yaklaşımı reddettiğimizi net bir biçimde söyleyebiliriz. Bu söylemimizin en temel göstergesi de hiçbir parti merkezinin ya da binasının HAZİRAN için kullanılmamasıdır.

Erkin dostum bu indirgemesinin ardından, HTKP ile ÖDP’nin birbiriyle dost ve eylem birlikteliği olan partiler olduğunu belirterek “Neden HTKP – ÖDP birlikteliği değil de, yeni bir yapı ihtiyacı duyuldu?” sorusunu soruyor. Bu soruya da şu yanıtı veriyor: “Cevabını biz verelim. Böyle bir yapıyı ihtiyaç olarak bu iki siyasi partinin önüne koyan şey tam da yukarıda bahsettiğimiz, ‘yüzü sola dönük Atatürkçü, aydınlanmacı, laik kitle’ ve bu kitleyi örgütleyebilmeye yönelik karşılaşılan zorlukların üzerinden atlama çabası.”

Erkin dostum, bu soru ve cevabının ardında yatan asıl niyetiyse şu siyasi tahlille ortaya koyuyor: “Kaynağını burjuva demokratik devrimlerinde bulduğumuz ‘laiklik’, sosyalist devrimcilerin ideolojisinde salt bir sahiplenmenin ötesinde program olarak yeniden yazılır. Ancak kavramın adı laiklik değil, ‘elbette ki sekülerizm’ olur. Laiklik diyememek, ya da denilse bile yeniden anlamlandırarak, ‘hala sosyalistiz’ alt metninde ifade etmek, Mustafa Kemal deme zorunluluğu korkusundandır.”

Çünkü Erkin dostuma göre, “İsyanın ideolojik zemini, talepleri, ‘Akp karşıtlığı’ karakterinde ideolojik olarak 2 noktayı işaret ediyor : bağımsızlık ve laiklik. Bu iki kavramı, Haziran’da isyan eden milyonların ellerindeki Türk bayrakları ve Mustafa Kemal posterleriyle, ‘Mustafa Kemal’in askerleriyiz’ sloganıyla birleştirdiğimizde karşılaştığımız ideolojik duruşun tek bir adı var : Atatürkçülük/Ulusalcılık.” 

Erkin dostumun yukarıdaki paragrafa yönelik dayanak noktası ise kendisinin, “Ancak unutulmamalıdır, bu topraklarda Kemalizm demeden laiklik demek, milliyetçilik demeden anti-emperyalizmden bahsetmek hatalıdır” analizi.

Popüler kavramlar üzerinde siyasi tekel kurmaya çalışarak ve indirgemecilik yaparak yol almaya çalışmak bir dönemler etkili olan bir yöntemdi. Ama Haziran Direnişi sonrası Türkiye’de bunun pek etkili olma şansı kalmamıştır.

Haziran Direnişi’ne katılan ve “Mustafa Kemal’in askerleriyiz” sloganını atan ciddi bir kitlenin olduğunu kabul etmemek, maddi gerçekliği inkardır ki bir sosyaliste bu yakışmaz. Ama bu gerçekliği ortaya koyarken “Mustafa Keser’in askerleriyiz” sloganı atan ve “Kimsenin askeri değiliz, halkız” duvar yazılarını yazan kitleyi de görmezken gelmek, Haziran Direnişi’ne yarım bakmak ve sadece hortumunu tutarak bir fili tarif etmeye kalkışmak olur.

Kemalizm ve yüzü sola dönüklük

Erkin dostum, bahsettiğim yöntemle Haziran Direnişi üzerine şöyle bir tarif yapıyor ve bize bir “kulis” bilgisi(!) aktarıyor: “Bu ideolojik zeminde ayaklanan halkımızın elbette ki ‘yüzü sola dönüktür’, ancak bu durumu meydana getiren şey Haziran İsyanının liberallerin kullandığı manada bir ‘özgürlükçülük’ ten kaynaklanıyor olması değil, tam tersine konumlanış açısından yüzü sola dönük olanın aslında Kemalizmin ta kendisi olduğu gerçeğidir. Bu gerçek, Taksim Dayanışması toplantıları da dahil olmak üzere örgütlü yapıların hepsi tarafından tespit edilmiş ve tartışılmıştır. Ancak ‘örgütsel hedefler’ ve kaygılar gereği bu durum, çoğu sol-sosyalist örgüt tarafından ilan edilmeyen bir malum olarak kalmıştır.”

Bu anlatının iki boyutundan biri olan Haziran Direnişi’nin Atatürkçü/Kemalist/Ulusalcı bir direniş olarak nitelenmesinin geçersizliğini anlatmıştım. Geriye Kemalizmin yüzünün sola dönüklüğü kalıyor.

Kemalizmin, içinde solun benimsemek zorunda olduğu, hatta sola ait olan “Cumhuriyetçilik”, “Devrimcilik”, “Halkçılık” ve “Laiklik” gibi değerleri içerdiği yadsınamaz bir gerçektir. Kemalizme yönelik “yüzü sola dönük” tarifi yaptıran, Kemalistlerin de yüzünün sola dönük olmasını sağlayan bu ilerici niteliklerdir.

Kemalizm – Sol tartışmalarında en çok tartışılan başlık olan Devletçilik politikası ise, benimsendiği dönemin Türkiyesinin kalkınması için ihtiyaç duyulan pratik bir sistematik içermektedir. Kemalizmin benimsediği “mutedil devletçilik” ilkesi, devletin ekonomide temel aktör olmasını değil devletin ekonomiye ufak müdahalelerle ayar vermesini benimser. Bu durum, Kemalist Cumhuriyet’in kurucu kadrolarından olan, Mustafa Kemal’in manevi kızı ve Türk Tarih Kurumu’nun kurucularından Prof. Dr. Afet İnan’ın “Vatandaş İçin Medenî Bilgiler” kitabına da yansımıştır.  

Prof. Dr. Afet İnan bahsi geçen kitabı, Mustafa Kemal Atatürk’ün yazdıklarını birleştirerek 1930 yılında yazmıştır. Kitapta, Kemalist Devrim’in ekonomi programı hakkında şu tanımlama yapılmaktadır: “Bizim takibini muvafık gördüğümüz ‘mutedil devletçilik’ prensibi; bütün istihsal ve tevzi vasıtalarını fertlerden alarak milleti büsbütün başka esaslar dahilinde tanzim etmek gayesini takip eden ve hususi ve ferdi, iktisadi teşebbüs ve faaliyete meydan bırakmayan sosyalizm prensibine müstenit Kollektivizm, Komünizm gibi bir sistem değildir.”(3)

Aynı konuda bir diğer önemli başvuru kaynağı ise Kemalist Devrim Programı’nın son halini aldığı 1935 CHP Programıdır. Programda, Kemalist Devrim’in ekonomi programı için bir önceki paragrafta yaptığım tanımlama şu ifadelerle yapılıyor: “Hususi mesai ve faaliyeti esas tutmakla beraber mümkün olduğu kadar az zaman içinde milleti refaha ve memleketi mamuriyete eriştirmek için milletin umumi ve yüksek menfaatlerinin icab ettirdiği işlerde bilhassa iktisadi sahada devleti fiilen alakadar etmek mühim esaslarımızdandır. İktisadi işlerde devletin alakasını fiilen yapıcılık olduğu kadar hususi teşebbüsleri teşvik ve yapılanları tanzim ve murakabe de demektir.”(4)

Geçmişimizdeki ilerici birikimi kapsayarak daha da ileri gitmek

Peki, tüm bu veriler ışığında Kemalist Cumhuriyet’e sırtımızı mı döneceğiz? Bu soruya evet yanıtı vermek, coğrafi olarak Türkiye’de yaşadığını inkar etmektir. Kemalist Cumhuriyet; 1839’da Tanzimat Fermanı ile başlayan 1876’da 1. Meşrutiyet ve 1908’de 2. Meşrutiyet ile devam eden bu toprakların ilerici ve aydınlanmacı birikiminin yaşadığı en büyük sıçrama ve iktidara gelişidir.

Bugün yapılması gereken bu mirasın ilerici değerlerini sahiplenerek o değerleri daha da ileriye götürmek ve emekçilerin yönettiği cumhuriyeti kurmaktır. HAZİRAN da bugün bu gerekliliğin çağrısını yapmaktadır.    
  
(1)Erkin Öncan, “ ‘Haziran birlikteliği’ üzerine”, http://www.aydinlikgazete.com/politika/haziran-birlikteligi-uzerine-h61086.html
(2)HAZİRAN Türkiye Meclisi 1.Toplantısı Kararları, http://birlesikhaziranhareketi.org/turkiye-meclisinin-1-toplanti-kararlari/
(3)Emre Kongar, Devrim Tarihi ve Toplumbilim Açısından Atatürk, Remzi Kitabevi, 11. Baskı, 2008, Sayfa 318
(4)Adı geçen eser, Sayfa 319


Soner Bahadır