logo

kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kapitalizm etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Kasım 2015 Pazar

Ali Koç komünist olursa!

Ali Koç ve Recep Tayyip Erdoğan'ın kapitalizm hakkında yaptığı konuşmalar, kapitalizmin ve emperyalizmin içinde bulunduğu krizin adlı adınca itirafıdır.

B20 İstihdam Görev Gücü Koordinatör Başkanı ve Koç Holding Yönetim Kurulu Üyesi Ali Koç,  "Eşitsizliğin ortadan kalkması için kapitalizmin ortadan kalkması gerekir. Ben en azından eşitsizliğin minimum seviyeye indirilmesi gerektiğini düşünüyorum. Gerçek sorun kapitalizmdir" dedi. (1)

Cumhurbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan da benzer doğrultuda konuşarak, "İşverenlere tavsiye ediyorum, biraz az kazanın ve kazandığını dar gelirli olanlarla paylaşın bunu başarmamız lazım. Neden? Fakiri tahrik etmeyelim ve paylaşımcı anlayışı hayatımıza egemen kılalım" dedi.(2)

Bu sözlere biz bir de Dünyanın En Zengini olarak bilinen Microsoft'un Kurucusu Bill Gates'in 30 Ekim tarihinde yayınlanan, "Kapitalizm bizi iklim değişikliğinden kurtaramaz. Çare sosyalist politikalar" sözlerini de ekleyelim.(3)

KAPİTALİZMİN VE EMPERYALİZMİN KRİZİNİN ZORUNLU İTİRAFI

Bu alışık olunmayan sözler, gündeme bomba gibi düştü doğal olarak. Peki bu sözler ne anlama geliyor?

Baştan söyleyelim, ne başlıkta esprisini yaptığım gibi Ali Koç komünist oldu, ne Bill Gates sosyalizm çağrısı yaptı, ne de Recep Tayyip Erdoğan emekçi dostu oldu. Bu kişiler eski konumlarında yerli yerince duruyorlar.

Eskiden kapitalizmin çarklarında ezilen yoksullar ve emekçiler itiraz ederdi para egemen ekonomik sistemin adaletsiz ve sürdürülemez olduğundan. Şimdi, küresel kan emici para düzeninin üç ağzı ise söylediği bu sözlerle, kapitalizmin ve emperyalizmin içinde bulunduğu krizi açıkça itiraf etmiş oldular.

"EINSTEIN OLMAYA GEREK YOK"

Aslında bu kişiler bu sözleri kendi keyiflerinden ya da "vicdanları" yüzünden söylemedi. Bu kişiler, bu sözleri söylemek zorunda kaldılar. Çünkü Ali Koç, İkinci Dünya Savaşı’na göre gelirin 50 kat arttığını, ancak gelir dağılımına bakıldığında büyük bir ayrım olduğunu biliyor. Ali Koç bile durumu, “Buradaki eşitsizliği anlamak için Einstein olmaya gerek yok” sözleriyle yorumluyor.

Ali Koç, kendince "çözüm" önerisi de sunuyor: "Eşitsizliği asgari düzeye indirmek için yapılacak çok fazla senaryo var. Paradigmalar değişmeli."

Ali Koç kesinlikle haklıdır: Gerçek sorun kapitalizmdir. Kapitalizmin yarattığı eşitsizliği anlamak için Einstein olmaya gerek yoktur. Kapitalizm ortadan kalkmadığı sürece insanlığın sorunları çözülmez!

Ama şurası da barizdir ki ne Ali Koç, ne Bill Gates, ne Recep Tayyip Erdoğan ne de başka kapitalizmin ağızları kapitalizmi ortadan kaldıramaz! Kapitalizm, kapitalizmin alın terini sömürdüğü ve kanını emdiği emekçilerin birlikte mücadelesiyle ortadan kalkalabilir!

20. Yüzyıl'da Çin'den Balkanlar'a ve Küba'ya kadar emekçiler bunu başarmıştı. O yüzden söylediklerimiz yapılmamış ve dolayısıyla yapılamayacak şeyler değildir.

O yüzden emekçilere söyleneceğimiz söz: "Yarını bugünden kuracaksın, o senin tarihin olacak!"

(1)Konuşmanın detayları: "Ali Koç: Gerçek sorun kapitalizm, ortadan kalkması gerek", Siyasi Haber, 15 Kasım 2015, http://siyasihaber1.org/ali-koc-gercek-sorun-kapitalizm-ortadan-kalkmasi-gerek

(2)Konuşmanın detayları: "Fakiri tahrik etmeyelim, biraz daha az kazanın", İleri Haber, 15 Kasım 2015, http://ilerihaber.org/fakiri-tahrik-etmeyelim-biraz-daha-az-kazanin/25350/

(3)Konuşmanın detayları: Bill Gates: Çare sosyalizm, Cumhuriyet, 30 Ekim 2015, http://www.cumhuriyet.com.tr/haber/dunya/401151/Bill_Gates__Care_sosyalizm.html

Soner Bahadır

27 Haziran 2014 Cuma

Haziran Direnişi ve sosyalist örgütlenme

Haziran Direnişi, Türkiye’deki tüm örgütlü siyasal pratiğe bir rest çekiştir!

Türkiye’nin örgütlü sosyalist aklı Haziran Direnişi hakkında çok ciddi bir fikir tembelliği içerisinde. Türkiye’deki örgütlü sosyalist akla göre Haziran Direnişi, AKP karşıtlığının patlama yaptığı bir toplumsal refleks ve bunun yarattığı bir birliktelik.

Ortaya konan bu nitelemenin yanlış olduğu söylenemez. Fakat son derece eksik bir nitelemedir. Çünkü Haziran Direnişi, AKP’yi de kapsayan bir şekilde Türkiye’deki tüm örgütlü siyasal yapıların siyasal pratiklerine bir rest çekiştir.

Bu durumu, Haziran Direnişi’nin siyasal öncülük sorunu olduğunu vurgulayan, Direniş’in öncülüğüne soyunan hatta kendisini bu hareketin “kurmayı” olarak niteleyen örgütlerin var olmasına rağmen kimsenin bu hareketin aklı ve öncüsü olamamasından anlayabiliriz.

Ne yapmalı?   

Bu noktada kendini toplumun öncüsü olarak tanımlayan sosyalist/devrimci örgütlere çok temel bir görev düşmektedir. Bu görev, kendisiyle birlikte tüm geçmiş ve fiili örgütsel akım ve tavıra rest çekmiş ve aynı zamanda bu rest çekişle yarattığı eylemlilik ve kendi yarattığı hayatıyla Dünya tarihine geçen bu kitle ve bu kitlenin aklına ses vermektir. Çünkü, içerisine karışmadığın kitleyi hareket ettiremezsin!

Gezi zekası

Haziran Direnişi, siyasal ezberlerimizle birlikte siyasal literatürümüzü de altüst etti. Bu altüst edişin Haziran Direnişi’ne en yakışan kazanımlarından biri “Gezi zekalılık” idi. Kendine, “Türkiye toplumunun öncülüğü” payesini veren Türkiye’nin örgütlü sosyalist aklının yakalamakla yükümlü olduğu akıl, Gezi aklıdır. Gezi Aklı, Türkiye’nin aydın yüzünün çıplak gerçekliğidir.

Türkiye’nin şu anki örgütlü sosyalist aklının Gezi zekasına konumlanışını Yazar Ender Helvacıoğlu’nun şu ifadeleriyle tanımlayabiliriz:

“Biz solcular iki farklı dünyada yaşıyoruz. Bir: kendi dünyamız; iki: gerçek dünya. Aslında kendi dünyamız diye bir dünya yok; onu biz kendi kafamızda yaratmışız. Gerçek dünyaya yaklaştığımızda (veya gerçek dünya bize değdiğinde) bunu çarpıcı bir biçimde fark ediyor, şok oluyoruz.

Uzaklaştığımızda ise, daha da içe kapalı ve sınırları daha katı bir ‘kendi dünyamız’ oluşuyor.Kendi dünyamızda ‘siyaset’ yapıyoruz, kitabi devrim stratejileri çiziyoruz. Birleşiyoruz, ayrılıyoruz, iktidar oluyoruz, iktidardan düşüyoruz, birbirimize saldırıyoruz, çatışıyoruz, kavga ediyoruz vs… Birbirimize revizyonist, oportünist diyoruz, sahte solcu, maceracı, dönek, ajan… diyoruz.

Kendi dünyamızda son derece önemli ve belirleyici olan bu davranışların çoğunun gerçek dünyada bir karşılığı yok.”(1)

Siz istediğiniz kadar bir kitleyi, grubu, kesimi savunduğunuzu söyleyin. Hatta bu doğrultuda bedeller de ödeyin. Sizin savunduklarınızın ve ödediğiniz bedellerin savunduğun kesimlerde yankı uyandırmıyorsa havanda su dövüyorsunuz demektir! Aydın, yazar, çizer, deha, kalem erbabı ya da söz ehli olmanızın hiç bir anlamı yoktur!

Sizin dehanızın, bir avuç hayranınızla bir cam fanusun içine girerek kendinizi tatmin etmeniz dışında bir kıymeti de yoktur! En büyük düşmanı olduğunuz sermayeci egemen sistem(kapitalizm) için de bu şekilde hiçbir tehlikeniz yoktur!

Helvacıoğlu aynı yazıda “gerçek dünya”yı ise şu şekilde tarif ediyor: “Gerçek dünyada, ‘asla yan yana gelinmez’ dediğimiz bir ‘revizyonist’e âşık oluyoruz, okulda bir ‘sahte solcu’dan kopya alıyoruz, mahalle maçında gol attığımızda bir ‘dönek’ ile kucaklaşıyoruz, otoriter babamıza karşı biri ‘oportünist’ diğeri ‘maceracı’ iki kardeş olarak birbirimizi kolluyoruz, vb…”

İlkesizlik(!)

Türkiye’nin örgütlü sosyalistlerinin büyük bir bölümü bu tarifi “ilkesizlik” ya da “kitle kuyrukçuluğu” olarak tanımlıyor. Bu tanımlamayı yapan örgütlü sosyalist aklın kaçırdığı nokta ise, kendisinin “örgütsüz”, “cahil” ya da “yönetemez” gördüğü kitlenin, hem bu akla hem de tüm ülke siyasetine çok büyük bir tokat attığıdır!

Evet, Gezi zekası örgütlenmeye ve devrimci bir akla dönüşmeye muhtaç. Ama Gezi zekası; kendisini aptal yerine koyan, kendisiyle hiçbir şekilde temas edememiş ve her şeyin kendi tekelinde olması gerektiğini düşünen bir akılla iç içe geçemez ve bu yöntemle Gezi zekası, devrimci bir akla dönüşemez.

Gezi aklı da, Türkiye’nin örgütlü sosyalist aklı da birbirine muhtaç. Haziran Direnişi’nin en büyük kazanımı; Türkiye solcusunu gerçek dünyaya yaklaştırma, “öncü” ile “halk”ın bir araya gelme fırsatını doğurmasıdır.  

Bu birlikteliği sağlamak boynumuzun borcudur. Çünkü daha önce de söylediğim gibi, “Bu ülkenin aydınlık geleceği, kendisini kuracak aydınlık yüzleri göreve çağırıyor!” (2)

(1)Ender Helvacıoğlu, İki dünya teorisi, http://haber.sol.org.tr/yazarlar/ender-helvacioglu/iki-dunya-teorisi-91819 

(2)Soner Bahadır, Bu seçim bizim seçimimiz değil!, http://serbestats.blogspot.com.tr/2014/06/bu-secim-bizim-secimimiz-degil.html 


Soner Bahadır

25 Mart 2014 Salı

İstanbul’da yüzde yüzün yüzünü güldürecek başkan kim?

CHP İBB Başkan Adayı Mustafa Sarıgül, seçim propagandasını bu soruyu sorup kendi ismiyle yanıtlayarak sürdürüyor.

Madem ki soruyu sorduk, cevabını da verelim. İstanbul’da yüzde yüzün yüzünü güldürecek bi başkan ya da başkan adayı yok, olmadı ve sınıflı toplum devam ettiği sürece de olmayacak. Bu durum sadece İstanbul’a özgü bir durum değil. Sadece Türkiye’nin değil, Dünya’nın hiçbir yerinde sınıflı toplum var olduğu sürece yüzde yüzün yüzünü güldürecek değil bir belediye başkanı, cumhurbaşkanı bile olamaz. Bu durum adayların kişilikleri ya da siyasi becerileriyle alakalı değildir. Bu durum, mevcut ekonomik ve politik sistemin doğal ve bu sistemler devrilmedikçe değiştirilemez sonucudur.

Çünkü sınıflı toplumlar; ekonomik çıkarları, dolayısıyla mutlulukları uzlaşmaz bir biçimde birbirine zıt kesimlerden oluşur. Sermayedar sınıfı, sürekli para birikimini arttırmak zorundadır. Bunun için de öncelikle emekçi sınıfının tek geliri olan maaş giderini azaltmak zorundadır. Emekçi kesimse hayatını daha ileri düzeye taşımak için maaş gelirini arttırmak zorundadır. Bu durum az önce anlattğım denklemde sermayenin azalmasına sebebiyet vereceği için sermayedar sınıfın çıkarına aykırıdır.

Peki Mustafa Sarıgül ve Cumhuriyet Halk Partisi(CHP) ekipleri bunu bilmiyor mu? En az benim kadar iyi biliyor. Peki neden böyle bir seçim propagandası izliyorlar? Soruya, uzun bir aradan sonra demir parmaklıkların ardından aramıza dönen Gazeteci Merdan Yanardağ versin:

“Neoliberal politikalara kayıtsız şartsız teslim oldu AKP, gözü kara bir biçimde bu neoliberal politikaların uygulayıcısı oldu. Küresel sermayenin talepleri de bu yöndeydi. Dolayısıyla AKP iktidarının çökmesiyle sert savruluşu engellemeye çalışıyorlar. Burada yapılacak tek şey CHP'yi terbiye ederek yumuşak geçiş sağlayacak bir çizgiye kazanmaktı. Malesef öyle bir yerde konumlanmış durumda CHP. Bu projeye ‘evet’ demiş, o anlaşılıyor.”(1)

Peki CHP, bu “yumuşak geçiş”i nasıl sağlayacak? Siyaset sözlüğünde bu sorunun yanıtı “sınıf uzlaşması”dır. Sınıf uzlaşması nedir? Sınıf uzlaşması, sermayeci(kapitalist) düzenin oluşturduğu ekonomik sınıflar arası gelir farkını(uçurumunu) kendilerince “kabul edilebilir” düzeye çekmektir. Bu düşünce, içinde bulunduğumuz dönemde olduğu gibi sosyal ve ekonomik gerilim ve uçurumların arttığı dönemde sermaye sınıfı tarafından parlatılarak halkın önüne konur.

İtiraz demeyeyim de, bazı “homurdanma”ları duyar gibiyim: “AKP gitsin de nasıl giderse gitsin”, “Ne yapalım, AKP’ye göre kötünün iyisi” diyorsunuz değil mi?

Türkçe Olimpiyatları’nı hatırlıyorsunuzdur. BOP Eş Başkanlığı tarafından bugün “Paralel Devlet” ve “Haşhaşi” gibi nitelemelerle anılan F Tipi Örgüt’ün uluslararası militan yetiştirme festivali. F Tipi Örgüt’ün, iktidardan “Ne istese aldığı” dönemlerde Tayyiban kadrolarının Cumhurbaşkanı ve Başbakan düzeyinde gururla katıldığı bir etkinlikti. Tayyiban kadroları ile F Tipi Örgüt arasında “Öküz ölüp, ortaklık bitince” Tayyiban bu etkinlikleri bir daha yaptırmayacağını bağırmıştı.

“AKP’den kurtulmak için kötünün iyisi” olan Mustafa Sarıgül bu duruma ne yanıt verdi? “Cemaate zulüm ediliyor. Türkçe Olimpiyatları benim dönemimde daha görkemli olacak!” Hatta “CHP Genel Müdürü”, Türkçe Olimpiyatları’ndan “Türkiye’nin gururunun okşandığını” söyledi.

Sermaye sınıfı, bu iki yaklaşımı türkü söyleyerek karşılıyor:

“Ölen beden imiş,
Aşıklar ölmez!”

(1)Merdan Yanardağ, soL Gazetesi, 24 Mart 2014, sayfa 2

Soner Bahadır

22 Temmuz 2012 Pazar

700 tutuklu öğrenci ne olacak?


Star Gazetesi’nin önceki günkü manşetinde AKP’nin üniversite harçlarını kaldıracağı yönündeki haber “parasız üniversite”(1) başlığıyla duyuruldu. Tabii ki akıllara hemen parasız üniversite talep ettiği için hapse koyulan öğrenciler geldi...

Bu soru aklına gelen sadece ben değildim. Bahsettiğim haberi okuyan Öğrenci Kolektifleri, önceki gün haberleştirdiğim eylemde konuyla ilgili bir basın açıklaması yaptı.(2) Bahsi geçen açıklamada geçen şu ifadeler gayet manidar: “Eğer üniversite gerçekten parasız olacaksa, Hatay’da yemekhane için eylem yapan üniversiteliler neden okuldan atıldı? Eğer eğitim parasız olacaksa, bu zamana kadar parasız eğitim istediği için tutuklanan 700 üniversite öğrencisinin hesabını Tayyip Erdoğan vermelidir.”

“Tayyip Erdoğan da yargılansın”

Kolektifler’in eylemindeki manidarlık, Üye Bircan Birol'un açıklamanın ardından yaptığı, “Özel yetkili savcılara sesleniyorum: Tayyip Erdoğan da ücretsiz üniversite istediğini söylemiştir. O zaman Tayyip Erdoğan’ın da yargılanmasını uygun görün” çağrısıyla bir kat daha artmıştır.

Öyle ya; yasalar önünde herkes eşitti. Bahsi geçen kararın da iktidar partisi MYK’sinde alındığı yazıyor ve bugüne kadar bu haber yalanlanmış değil. İktidar partisi MYK’sinde alındığı öne sürülen bu kararın gerekliliğini talep eden 700 öğrenci ise hapiste. Böyle bir durumda “demokratik” ülkelerde olacak iki sonuç vardır: Ya bu kararın altında imzası bulunan iktidar partisi MYK’si üyelerinin tamamı hakkında 700 öğrenci hakkında hangi cezai işlem uygulanmışsa o uygulanır; ya da iktidar partisi mensupları, yasama yetkilerini kullanarak bu öğrencilerin hapisten çıkarılması için yasa tasarısı hazırlar. Hatta, iktidar partisi MYK’sinin aldığı bu karar yasalaşırsa, “yasaların geriye işlemezliği”(3) ilkesinin yegane istisnası olan “yargılananın lehine düzenleme yapılması” durumu oluştuğundan bu öğrenciler serbest bırakılır.

Kapitalizm’de üniversite harçlarını kaldırmak

Kapitalist toplumlarda üniversite harçlarını kaldırmakla ilgili, yine bahsi geçen açıklamada yer alan şu ifadeler de son derece doğrudur: “Harçların kaldırılmasıyla üniversitelerin parasız olacağı, eğitimin parasız olacağı; ulaşımın, beslenmenin ve barınmanın harçları kat kat aşan maliyetleri düşünülünce koca bir yalandır. Üniversite içi bütün hizmetlerin paralılaştığı ve buna karşı çıkan, parasız eğitim isteyen öğrencilerin soruşturmalara maruz kaldığı, hatta tutuklandığı bir dönemde eğitimin parasız olacağını söylemek ikiyüzlülüktür.”

Çünkü, kapitalist ekonomi modelinde hiç bir ürün ya da hizmet, parasal kaynak olmadan yapılamaz. Kapitalist ekonomiler, parasal kaynak gerektiren hizmet ve ürünlerin bütünlüğünden meydana gelir. Eğitim de kapitalist ekonomiler için son derece önemli bir hizmettir. Dolayısıyla, eğitim sektörünün herhangi bir kaleminden feragat edilmesi, bunun diğer bir kaleme yüklenerek telafi edilmesini gerektirir. Aksi halde bu durum kapitalist ekonominin dengelerini bozarak sürdürülmesini engeller.

Bu kalemler neler olabilir?

Bu konuda bir çok alternatif var. İlk aklıma gelenler, yemekhanelerin ve kantinlerin özelleştirilmesi ile öğrencilerin diğer vatandaşlara göre daha ucuz maliyetle yolculuk etmelerini sağlayan öğrenci akbillerinin kaldırılması. Benim bile aklıma bu kadar şey geliyorsa, devlet yatırımlarını “babalar gibi” satmakla övünen iktidar mensuplarının aklına ne alternatifler gelmez?

Toptan özelleştirme habercisi mi?

Ya da 24 Ocak 1980 tarihinde çıkan ekonomik kararlarla bir devlet politikası haline gelen özelleştirmelerde uygulanan taktik mi izlenecek? O dönemde özelleştirmeler, “Devlet yatırımları zarar ediyor” denilerek yerli ve yabancı sermaye gruplarına paylaştırılmıştı. Üniversiteler de birkaç yıl sonra “devlete mali yük oluyor” denilerek toptan özelleştirilirse hiç şaşırmayın...     
   
(1)Mustafa Kartoğlu, “Parasız üniversite hayali nihayet gerçek oluyor, http://www.stargazete.com/yazar/mustafa-kartoglu/politika/parasiz-universite-hayali-nihayet-gerceklesiyor/yazi-642598
(2)Soner Bahadır, “Kolektifler’den ‘Parasız Üniversite’ye yanıt: ‘Tayyip Erdoğan da yargılansın’ “,http://serbestats.blogspot.com/2012/07/kolektiflerden-parasz-universiteye-yant.html
(3)Yargılananın, işlediği iddia edilen suçla ilgili yasama işleminin başlatıldığı tarihte mevcut olan ilgili mevzuatla yargılanabileceği ilkesi.  

Soner Bahadır

15 Mayıs 2012 Salı

Denizi Yalnız Zengin İzler!


      İstanbul Beşiktaş'a yolu düşmüş olanlar, Beşiktaş'ı az çok bilenler bilir; Beşiktaş'ın ahım şahım olmasa da hoş bir sahili vardır. Denizin o eşsiz kokusunu buradan soluyabilir, sahilde çay içerken tarihi yarımadayı, Üsküdar'ı, Kadıköy'ü ve Çengelköy'ü seyredebilirsiniz. Ancak şu sıralar Beşiktaş Sahili'nin tamamını olmasa da, bir bölümünü bizden yani halktan koparmış bulunmaktalar. Ve bu kısım zamanla daha da artabilir...
      Mevzuya giriyorum: Beşiktaş'taki Kadıköy Vapur İskelesi'ni bilirsiniz. Onun hemen önünde yıllar evvel Beşiktaş Tütün Deposu bulunmaktaydı. Ve bu bina faalken ben bile daha dünyada yoktum. Ancak eski nesil bir Beşiktaşlı olduğumdan bina tarihçesi hakkında az-çok bilgiye sahibim. Bina yıllardır kullanılmıyordu. Adeta harabeydi. Daha sonra binanın yerine yanılmıyorsam 2007 yılında otel yapımına karar verildi ve bina yıkılmaya başlandı. Bina o kadar yıldır kullanılmıyordu ki, artık içinde tinerciler bile barınamıyordu. Bina yıkılırken, içi boşaltılırken içinden yüzlerce ölü martı çıkartıldı ve içi pire doluydu.
      Şu an bina inşa halinde. Restore ediliyor. Yani dış cephesi aynı görüntüsüne sahip olacak. Ama otel olacak. Hem de yedi yıldızlı! Yedi katlı olacak. Ama zemine doğru da yedi kata sahip olacak. Yani sualtı manzaralı bile olabilirmiş! Kulağa muhteşem geliyor değil mi? Hem de ne muhteşem. Otelin adı da Shangri-La İstanbul olacakmış.
      Aynı bölgede, bu devasa inşaatın sadece 10 metre aralıkla komşusu, Dolmabahçe Kültür Merkezi. Aynı zamanda Sayın Recep Tayyip Erdoğan'ın çalışma ofisi. Bu yüzden burada ortalama ayda bir yığınla polis otobüsleri ve çevik kuvvet bulunur. Bırakın bu binanın yanından geçmeyi, 50 metre çevresine yaklaşamazsınız. Yolunuzu değiştirmek zorunda kalırsınız. Polisler sizi gözler. Gergin ortamlar oluşur. Halbuki siz sadece semtinizden, vatanınızın asfaltından, sahilinden yürüyorsunuzdur. Ama ne haddinize ki?
      Ve şimdi gelelim bu otelin ve bu ofisin Beşiktaş'a yaptıklarına, yapacaklarına...:
      
     Yaptıkları:
    • Yılların Beşiktaş Üst Geçit'i yıkıldı. Tahminimce bu bölge vatandaştan arındırılsın diye...
    • Beşiktaş'ın en kullanışlı İETT otobüs durağı bu bölgedeydi. Vapur ve Motor İskelelerine ve meydana pek yakındı. Ve tahmin edin ne oldu? Yıkıldı! Neden? Tahminimce yine vatandaş bu bölgeden arındırılsın diye...
    • Bu bölgedeki Kadıköy Vapur İskelesi (Barbaros Hayrettin Paşa İskelesi) 2010 yılında yandı. Sebep olarak “elektrik kontağı” denildi. Daha sonra yeniden yapıldı. Paronayak olabilirim bu konuda ancak tahmin işte. Bu maddeye yorum sizin.
    • Bölgedeki çay bahçesi kaldırıldı. Muhteşem bir çay bahçesiydi. Mafya denildi bilmem ne denildi. Muhteşem bir çay bahçesiydi. Denizin üstüne çay içiyormuş hissi verirdi kimisine.
      Yapacakları:
    • Beşiktaş'a inanılmaz bir trafik yükü bindirecek. Zaten iş çıkışı saatleri inanılmaz yoğun olan Kabataş – Beşiktaş – Ortaköy hattını daha da kitleyecek
    • Vatandaşı peyderpey sahilden koparacak. Sahilde polis denetimi zaten mevcut ama daha da artacak.
    • Tahminen sahilde gece bira dahi yudumlamak da imkansız hale gelecek.
    • Denizi sadece zengin izleyebilecek...
     İşte durum böyle ne yazık ki. Elimden geldiğince aydınlatmak istedim. Beşiktaş sahili boydan boya otel artık. Yakında Dolmabahçe Sarayı'na da el atılırsa şaşırmayın lütfen. Zira doğma büyüme bildiğim yer olarak size sadece ve sadece Beşiktaş olmak üzere örnekler vereceğim:
    • Çırağan eskiden bir saraydı, artık otel.
    • Ortaköy'deki Gaziosmanpaşa İlköğretim Okulu, boğazın belki de en güzel okuluydu. Ben de burada öğrenciydim ilkokulda. Denize sıfırdı. Muhteşem bir okuldu. Ve yandı. Şimdi tadilatta. Söylentilere göre otel olacak.
    • Şimdiki Beşiktaş Anadolu Lisesi'nin yanındaki Four Seasons adlı denize sıfır şık otel, eskiden Barbaros İlköğretim Okulu'ydu. (Kenan Evren yıktırdı.)

      Bunlar sadece Beşiktaş'tan örnekler. Durumun vehametini siz düşünün. Bu konuda aklınıza tarihi Haydarpaşa Gar'ı da gelebilir. Yeterki düşünün, düşüneyim, düşünelim... Tüm sahil semtlerimizi... Bu muhteşem boğaz hepimizin hakkı... Yalnız zenginlerin değil!

      Uğur Mutlu
      ugur-mutlu@msn.com