logo

Adem Ayten etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Adem Ayten etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Şubat 2016 Cumartesi

Çanlar Kimin İçin Çalıyor?*




Yukarıdaki kareler iyi bakınız ve sadece bedeninizle değil, düşüncelerinizde, vicdanınızla da o kareleri hissediniz. Bu kareler 9 Eylül’de dünya medyasının gündeminde yer alan Macar televizyon kanalı N1TV kanalı için çalışan Petra Lazslo’nun bir Alman meslektaşı Stephan Richter tarafından çekilen (RTL ve n-tv) polis barikatından kurtulup kaçmaya çalışan Suriyeli mültecilere çelme takma, tekme atma görüntüleri.

Stephan Richter’in twitter hesabından paylaştığı görüntüler yalnızca kendi ülkesinde değil tüm dünyada tepkiyle karşılandı. Tüm dünyada sürdürülen kampanya sonucu Lazslo’nun çalıştığı kanalın yöneticisi, Lazslo’nun mültecilere karşı “davranışı kabul edilemez” olarak nitelendirip kadın kameramanın işine son verildiğini açıkladı.” Tepkilerden dolayı Lazslo, “Ben çocuklara tekme atan kalpsiz, ırkçı kameraman değilim” diyerek özür diledi. Ayrıca Lazslo’nun açıklamasından anladığımız kadarıyla facebook hesabı üzerinden hem tehditler hem de destek almış.

Buraya kadar hikaye normal gibi (başkaları için, benim için hiç de değil). Ancak ilginç olan ve üzerinde durulmaya değer kısmı bu olayın ötesi.

Uluslararası Göç Örgütü’nün Ağustos ayında yayınladığı rapora göre; Başta Suriye olmak üzere pek çok insan savaş ve insan hakları ihlallerinden kaçarak daha iyi bir yaşam umuduyla Avrupa’ya kaçmaya çalışıyor. Ancak Avrupa’daki aşırı sağcı gruplar göçlere sıcak bakmıyor. Öyle ki Avrupa’da yabancı düşmanlığı zirvede. Almanya’nın başkenti Berlin’de iki aşırı sağcı Doğu Avrupalı göçmen bir anne ile iki oğlunu önce sözlü taciz ediyor, ardından çocukların üzerine idrarını yapıyor. Yine Almanya’nın başkenti Berlin yakınlarındaki Nauen’de göçmenlerin geçici olarak yerleştirileceği spor salonu kundaklanıyor. Fransa’da cami benzinle ateşe veriliyor. İsviçre’nin Bern kantonundaki Thun’da, “Leyla” adlı Makedonya kökenli bir Müslüman öğrenci başörtülü olduğu için eve gönderiliyor. Bunlar rapora geçen olaylardan bazıları.

Gazetecilik meslek öğretilerinden biri “gazeteci haber yapar, haber olmaz” dır. Ve bunu her gazeteci de bilir. Ayrıca gazetecinin tarafsızlığı ilkesi üzerinde de neredeyse herkes mutabıktır. Ve eminim ki kameraman Petra Lazslo’nun da bu öğreti ve ilkeyi bildiğine şüphe yoktur. Macaristan’da gazeteciler örgütlenmesi olarak Macar Gazeteciler Ulusal Birliği vardır ve bu birliğinde yayımlamış olduğu yaklaşık 11 sayfalık bir etik kodlar bildirgesi vardır. Her Macar gazeteci gibi Petra Lazslo’da bu etik kodlar bildirgesine uymayı taahhüt etmiştir.

Yukarıda söz ettiğim Uluslararası Af Örgütü’nün raporundaki tespitler, olayın Petra Lazslo’nun (Macaristan’daki aşırı sağcı Jobbik partisine yakın - ihtimal kendisi de aşırı sağcı olabilir, zaten medyada yer alan tüm haberlerde de böyle düşünülmesi istenmiş - TV kanalında çalışan biri olarak) eyleminin münferit olmadığını göstermektedir. Bu, göçlere karşı bir yabancı düşmanlığıdır (xenophopia), köktenciliktir (fundamentalism) ve tabii her türlüsüyle (yabanıl ve öğretilmiş) hoşgörüsüzlüktür.

“En korkunç hoşgörüsüzlük farklılığın ilk kurbanları olan yoksullarınkidir. Zenginler/egemenler arasında ırkçılık yoktur. Zenginler/egemenler olsa olsa ırkçılık öğretilerini üretmişlerdir; oysa yoksullar ırkçılığın çok daha tehlikeli olan uygulamasını üretirler.” Eco’nun bu tespiti tam da Lazslo’nun durumuna uymaktadır. En hüzünlü yazgılardan biri olan sürgüne uğramış insanlara benzer sosyal koşullardan olan birinin saldırısı.

Her ne kadar bu kavramlar 20. yüzyılda evrilen insanoğlu düşüncesinin bir sonucu olarak hoşgörülemezlik eşiğine takılsalar ve eleştirilseler/tepki gösterilseler de kabul edelim ki derinlerde hep vardır. Derinliğinin nedeni ne içinde yaşadığımız yüzyıl ne de bir önceki yüzyıldır. İsa, Musa, Muhammed çağlarında da, kavimler göçünde de, Avrupa’nın cadı avcılığı döneminde de, Yahudi karşıtlığında da bu kavramlar karşımıza çıkar.

Peki yabancı düşmanlığının, köktenciliğinin, hoşgörüsüzlüğün bir çaresi var mıdır? Eco şöyle yazar;“Entelektüeller yabanıl hoşgörüsüzlükle (ilkel dürtülere dayalı hoşgörüsüzlük) savaşamazlar, çünkü düşünceden yoksun katışıksız hayvanilik karşısında düşünce silahsız kalır. Ama öğretisel hoşgörüsüzlükle savaşıldığında fazla geçtir artık, çünkü hoşgörüsüzlük bir öğreti haline geldiğinde savaşmak için vakit çok geç demektir ve bu savaşı yapmak durumunda kalanlar, onun ilk kurbanı haline gelirler…yabanıl hoşgörüsüzlükle daha en baştan, en küçük yaşlardan başlayan sürekli bir eğitim aracılığıyla, bu hoşgörüsüzlük bir kitapta yazıya dökülmeden, fazlaca yoğun ve katı bir davranış kabuğu haline gelmeden savaşılmalıdır. ”

Eco kanımca haklıdır. Bu Avrupa’nın ve tüm dünyanın vermesi gereken bir savaştır. İstesek de istemesek de üçüncü dünya, gelişmiş ülkelerin bulunduğu coğrafyalara gönüllü ya da gönülsüz göç etmektedir, sürgün edilmektedir. Karşı karşıya kalınan sorun Paris Üniversitesine baş örtülü öğrencilerin alınıp alınmayacağı ya da Berlin’e/Roma’ya kaç cami yapılacağı değildir. Sorun şudur; gelecek yüzyıl içinde gelişmiş ülkeler çok daha fazla çok “ırklı” veya isterseniz “renkli” olacaktır. Hoşunuza gitse de gitmese de.

Hemingway’e başrahipken yaptığı konuşmaları esin kaynağı olan şair John Donne’nin dediği gibi "Ada değildir insan, bütün hiç değildir bir başına; anakaranın bir parçasıdır, bir damladır okyanusta; bir toprak tanesini alıp götürse deniz, küçülür Avrupa, sanki yiten bir burunmuş, dostlarının ya da senin bir yurtluğunmuş gibi, ölünce bir insan eksilirim ben, çünkü insanoğlunun bir parçasıyım; işte bundandır ki sorup durma çanların kimin için çaldığını; senin için çalıyor."

* Amerikalı roman yazarı, gazeteci Ernest Hemingway’in, İspanyol İç Savaşı sırasında dağlarda faşistlere karşı savaşan gerilla güçleri arasında bulunan Amerikalı bir İspanyolca profesörü olan Robert Jordan'ın gözünden savaşın anlamsızlığını sorguladığı romanı

Adem Ayten

12 Temmuz 2013 Cuma

Direnen Gazeteciler TOMA’lara karşı!

Medyanın Haziran Direnişi’ne yönelik ilgisiz ve çarpıtıcı tavrını protesto etmek isteyen Direnen Gazeteciler’e polis yolu kapattı. Bunun üzerine gazeteciler oturma eylemi yaparak hem polisi hem de medyayı protesto etti.

Galatasaray Meydanı’nda toplanan gazeteciler, Taksim Meydanı’na yürüyerek bir basın açıklaması ve ardından temsili haber yazma eylemi yapmak istedi. Polis ise Galatasaray Lisesi’nin önünde 2 adet TOMA ve bir Akrep aracının yanı sıra Çevik Kuvvet ekiplerinin barikatlarıyla İstiklal Caddesi’ni kapattı. Polisin bu tutumu üzerine gazeteciler polis barikatının önüne oturarak protesto eylemi gerçekleştirdi.

Eyleme katılan gazeteciler arasında OdaTV Genel Yayın Yönetmeni Barış Pehlivan, OdaTV Haber Müdürü Barış Terkoğlu, Gerçek Gündem Genel Yayın Yönetmeni Barış Yarkadaş,İstanbul Gerçeği Genel Yayın Yönetmeni İmambakır Üküş, Aydınlık Yazarı Eren Erdem, Aydınlık Muhabiri Selçuk Özmen, BirGün Muhabirleri Ahmet Şık ve Zeynep Kuray, Etkin Haber Ajansı Muhabiri Arzu Demir, Radikal Gazetesi Muhabiri İdris Emen ve Serbest Gazeteci Şenol Çarık da yer aldı. Ayrıca eyleme CHP Genel Başkan Yardımcısı Gürsel Tekin, Taksim Dayanışması Sekretaryası Üyesi Cem Tüzün, Ressam Bedri Baykam’ın yanı sıra Blogumuz Yazarı ve İstanbul Üniversitesi Gazetecilik Bölümü Öğretim Görevlisi Dr. Adem Ayten da katıldı.

Eylemde “Yandaş medya istemiyoruz”, “Sipariş haber istemiyoruz”, “Diren Antakya, Taksim seninle”, “Ali’nin katili AKP’nin polisi” ve “Polis defol bu sokaklar bizim” sloganları atıldı. Ayrıca, Haziran Direnişi şehitlerinin isimleri tek tek sayılarak “burada” denildi.

“Sözün bittiği yerdeyiz”

Serbest Atış’a konuşan Adem Ayten, eylemi “Gazeteciler için sözün bittiği yer” olarak tanımladı. Ayten şunları söyledi: “Gazeteciler için sözün bittiği yerdeyiz. Mevcut siyasal iktidar medyanın kendi özeleştirisine bile katlanamıyor. Medya mensupları buraya aynı zamanda kendi mesleklerinin özeleştirisini yapmaya geldiler.”

Şenol Çarık ise eyleme katılan gazetecilerin gerçekleri görmezden gelmediği için polis barikatının kurulduğunu söyledi. Çarık, “Bugün Galatasaray Lisesi önünde 3 Maymun’u oynayan gazeteciler değil; gördüm, duydum, yazacağım diyen gazeteciler vardı. Bunun içindir ki önümüz 2 TOMA ve yüzlerce Çevik Kuvvet polisi tarafından kesildi. Bundan önce de olduğu gibi bundan sonra da kalemimizi halkımız için tutup gerçekleri yazacağız” ifadelerini kullandı.

Soner Bahadır

30 Mayıs 2013 Perşembe

ADIM CUMHURİYET'Tİ

1923 yılının son günlerinde Anadolu olarak da bilinen ön Asya’da doğdum. Anam Vatan’ın bana uzun bir hamilelik dönemi oldu, çok cefa çekti. Doğumla birlikte başlayan yaşam öykümü bilmeniz içinde bulunduğum durumu anlamanız için yeterli olmayacağından daha size anam Millet ile babam Fikir’in çileli birlikteliğini de anlatmam gerekir

Anam Vatan ve babam Millet arasında ilk bakışmalar başladığında 17. yüzyıl yaşanıyordu. Eski dünyanın yanına Yeni Dünyalar eklenmiş bilinen dünya genişlemiş, zaman çılgınca akıyordu. Eski Dünya’nın çocuklarından Avrupa 15. yüzyıldan beri bilim ve teknik alanında kat ettiği gelişmelerle kardeşleriyle rekabette öne geçip onlara büyüklük taslamaya başlamıştı. Ancak kalp ve akıl birlikteliğini henüz sağlayamadığından sürekli bir iç çekişme halindeydi. Anam Vatan’ın ocağı Asya çocuk ise kardeşiyle giriştiği üstünlük yarışında geriye düşmenin etkisiyle acaba rekabette tekrar üstünlüğü nasıl ele geçirebilirim sorusuna cevap aramakla meşguldü.

Yukarıda betimlediğim böyle bir ortamda ilk bakışmalar başladı, işte. Daha bu ilk bakışmalar onlara kabuslar gördürdü. Acaba iktidarımıza halel gelir mi sorusu akıllarda esmeye başladı. O kabuslar gün oldu, ilk bakışları cesaretlendirenleri koltuktan etti, gün oldu kılıç olup kafa kesti, kan akıttı. Lakin yüreklere bir kez ateş düşmüştü. Dönüşü yoktu.

İlk bakışmalar gönüllerde yeşerdi de yeşerdi. Gün geldi Lale oldu. İki sevdalısı vardı. Lale’ye ne kadar sevdalılarsa bir o kadar da birbirlerine. Lale’nin ömrü 12 yıl sürdü. Lale’ye dönüşen bakışmalardan rahatsızların kabusları da karabasanlara dönüşmüştü. Karabasanları sonlandırmak gerektiği düşüncesiyle kumpas çarkı dönmeye başladı. Sonra da hep döndü de döndü. Piyonlar ilk saflarında bir tellakla Lale’nin iki sevdalısının birini sevenleriyle ölüme gönderirken diğerini de yerinden yurdundan ettiler. Böylece Vatan ile Millet arasına da ilk ayrılığı soktular.

Aşk bu ya, düştü mü bir kez ateşi sönmez derler. İlk ayrılığın acısı ne kadar şiddetliyse kavuşması da bir o kadar ateşli. Kavuşmaları Nizam-ı Cedid olarak yeşerdi, gün ışığına çıktı. Sevdalısı da III. Selim. Sonu gelmez karanlık güçler de durmak bilmez kumpas çarkı da döndü, Yeniçeriler olarak gösterdiler kendini. III. Selim’in sevda ateşi keskin kılıçta son bulurken karanlık güçler bir 20 yıl daha koltukta rahat oturdular.

Sevda bu ya, bitmez. III. Ahmet gider, III. Selim gelir. III. Selim gider, II. Mahmut gelir. II. Mahmut un sevdası daha bir başka, tohumu daha bir derindeydi. Yeşerdi Tanzimat oldu. Gel zaman git zaman dallandı, budaklandı Meşrutiyet oldu. Meşrutiyet ağacı babam Millet’in damarlarındaki kan ciğerindeki nefes beynindeki fikir oldu. Kökleri yayıldı da yayıldı.

Anam Vatan’ın ocağının sönmesine karar verdikleri gün Tanzimat ağacının köklerinden beslenenler Mehmetçik oldu. Son kurşununa kadar savaştı, yetmedi siper etti göğsünü. Destan oldu, marş oldu. Babam Millet’in makus talihini değiştirdi.

O Mehmetlerden çok güzel mavi gözleri, sarı saçları olan biri vardı ki, adını babam Milletin beynine anam Vatan’ın kalbine kazıdı. Yalnızca kazımakla kalmadı. Bir daha ayrılmamaları temennisiyle evliliklerinin müsebbibi, sevdalarının meyvesine hem ebe hem isim babası oldu.

Evet şimdi bildiniz kim olduğumu. Evet, ben Cumhuriyet’im. Her nefesinizde nimetlerimden faydalanırken bir kez olsun teşekkür etmediğiniz, her parçam üzerinde doğamı bozmak üzere faaliyetler yürüttüğünüz, ebemi ayyaş ilan ettiğiniz, “kirletmek”ten bir an vazgeçmediğiniz o Cumhuriyet’im.

Şu hayatta 90 yılı geride bıraktım. Bir 10 yıl daha ömrüm var ya da yok. “Anan var, baban var onlar seni yaşatmak için ellerinden geleni yaparlar” diye düşünüyorsunuz, biliyorum. Ancak anam ne halde, babam ne durumda bir dönüp baktığınız yok. Anam Vatan’da yüzyılların yorgunluğu, bezginliği bir de geriye kalan bir avuç, o avucun da her çizgisine konmuş bir “tek dişi kalmış canavar”. Babam Millet’in sırtına ise vur Allah’ım vur, sanki yükü azmış gibi. Alnında derin çizgiler, gırtlağından geçen bir lokma var ya da yok.

90 yıllık ömrümde gördüğüm gün sayılı. Ebem hayatta, anam babam dinç bense emeklerken kastettiler canıma. Muvaffak olamadılar. Ne zaman ebem öldü, anam abam yorgunluk göstermeye başladı, “Gün bizim günümüz diyerek” gölgelerden sıyrıldılar. Adları kah demokrat, kah adalet oldu. Şimdilerdeyse hem adalet hem kalkınma. Babamı ayartmak için kimi zaman 3 anahtar vaat ettiler, kimi zamansa her mahallede bir milyoner!

Dedim ya şimdilerde adlarında hem adalet hem de kalkınma var. Ne de şaşalı duyguları okşayan cinsten. Babama da pek sempatik geldi, hele bir de anam sevdalısı ilan edince kendilerini gözleri daha bir kamaştı. Babam ne anama tecavüzlerini gördü ne de aklında beni piç olarak gördükleri kaldı. Evet onlara göre ben bir piçim, hem de kızım. Kız çocuğu fingirdek olur, oynaşır. Zaten ebem de bana içki masasında ebelik etmiş. O halde fingirdek Cumhuriyet gitmeli yerine dinibütün olan evlat gelmeli.

Estetik operasyonları başladı. “Hoppala bu operasyonlar da ne oluyor” şimdi diyenler dinibütünlerin polisince yargısına teslim edildi. Bunlardan huysuzlanınca babam Millet, bir yandan göz boyama taktikleri yoğunlaştırıldı diğer yandan korku salma. Babam iyice bir uysallaştı. Arada bir huysuzlanmıyor bile. Bana gelince artık erkeğim, bıyıklarım var şu Hitler denen adamınkine benzeyen cinsten. Kafa kağıdında adım hala Cumhuriyet yazsa da çoktandır aslında Faşizm.

                                                                Adem AYTEN

28 Kasım 2012 Çarşamba

DEDEM: İKİ BOSTAN


9 yıl 15 gün sonra annemin babasından sonra babamın babasını da yine bir Kasım günü kaybettik. Birinin ölümü Ramazan’a diğerininki Muharremin onuna denk düştü. İlkinin acısı ne kadar büyük olduysa ikincisinin ölümü O'nu daha da derinleştirdi. Derinleşen bu acı bende onların hikayesini yazma fikrini geliştirdi. Vefat haberini ilk aldığım andan itibaren yazının taslağı da zihnimde belirdi ve sonraki birkaç gün içinde de olgunlaştı.

Anadolu’da ve hatta dünyanın birçok mahalinde yaşanmış tarihin yazılmamış kısmında kalan benzer öykülerin varlığından eminim. Yine de bu öykü dedelerimin öyküsü olması dolayısıyla benim için özel.

Emin olamamakla birlikte 1929 Buhranı'nın tüm dünyayı vurduğu, sıkıntıları daha da derinleştirdiği, yaşadıkları coğrafyanın Fransız yönetimi altında olduğu bir zamanda iki komşu köyün çocukları olarak dünyaya geldiler. Birinin ailesi dedesinin Osmanlı bürokratı olması dolayısıyla Büyük Cihan Savaşı öncesi Sancak’ta görevlendirilmesiyle yerleşmişti Sancak’a. Diğerinin dedesi ise babalarından kalan mirası paylaşamayan kardeşlerin her birinin bir yakın mahalle dağılmasıyla. Mutat olduğu üzere nüfusa geç kaydettirildiler. Erkek çocuklarının askere geç göndermek amaçlı yaygın bir uygulamaydı.  Dolayısıyla asla ne kendilerinin ne de bizlerin doğru doğum tarihlerini bilmesi mümkün oldu. Hangisi küçüktü hangisi büyüktü onu da bilmek söz konusu değil. Ancak baba tarafımdan dedemin bayramlarda anne tarafımdan dedemin yanına bayramlaşmaya gitmesinden babamın babasının annemin babasından küçük olduğu düşüncesini doğuruyor bende.

Kaderin bir oyunu mu yoksa planlı mıydı bilemiyorum babaları çocuklarına yörede türbesi bulunan eren Beyazıt Bestami’nin etkisiyle yaygın bir isim olan Bestami ismini verdiler. Yerel şiveyle Bostan. İki Bostan doğduklarında akrabalar mıydı bundan söz ettikleri duyulmuş değil. Ancak 1929 – 30 İskenderun’unda ki nüfus düşünüldüğünde kuvvetle muhtemel akrabaydılar. Aralarında bir akrabalık olmasa da çocuklarının evliliğinden önce aralarında bir akrabalık tesis olmuştu.

Oyun arkadaşı değil ama çoban arkadaşlıklarının, hasat arkadaşlıklarının olduğu muhakkak. Asla aralarındaki ilişkinin ne boyutta olduğunu bizlere göstermedikleri için birbirlerini severler miydi, bilemiyorum. Ancak aklımın erdiği günden hayattan göçtükleri zamana kadar birbirlerini kırıcı bir tek söz söylediklerini duymadım. Hatırladığım kadarıyla çocuklarının evliliğinden de hep mesuttular.

17’lerine bastıklarında babaları kendilerinden 2 yaş küçük Ayşeler ile evlendirdi onları. Kaderin cilvesi ya aynı ismi taşıyan iki erkek aynı ismi taşıyan iki kadınla evleniyorlar.  Severek mi evlendiler diye sorarsanız o günün koşullarında evliliklerinin büyüklerin anlaşmasıyla tesis edildiği kuvvetle muhtemel. Her ikisi de 7 kardeşti, ikisinin de 7 çocuğu oldu; 4 erkek 3 kız. Biri evlat acısını genç yaşta ölen oğluyla öteki torun acısını yaşadı.

Fransız yönetimi altında geçen çocukluk dönemlerinde Fransız askerlerinin yerli halka yaptıkları zulmü asla unutmadılar. Bağımsız Hatay Cumhuriyeti’nin kuruluşunu sevinçle karşıladılar. Babaları da Sancak’ta yaşayan her Türk ailesi gibi bağımsızlık sürecinde ciddi rol üstlendiler. Bağımsız Hatay Cumhuriyeti’nin kuruluşu ve anavatana katılma sürecinde ilerlemiş hastalığına rağmen ciddi mücadele veren Mustafa kemal Atatürk’ü çocuk yakından görme fırsatını oldular. Sarışın mavi gözlü adam anılarında hep canlı kaldı. Birini öyle etkiledi ki sarışın mavi gözlü adamdan, muhtemelen çocuğun sarışınlığı ve mavi/yeşil gözlerinin etkisiyle ilk doğan ve erkek olan çocuğuna Kemal adını verdi.

10’lu yaşları ikinci dünya savaşı yıllarına denk düştü. Artık her şeyi daha iyi kavrayabiliyorlardı. O yılların karaborsa, kıtlık, yokluğunu hiç unutamadılar. Savaş sonrası dönemde birinin ailesi küçük bir burjuva ailesi olma yolunda ilk adımlarını atarken diğerinin ailesi köy hayatına 70’lere kadar devam etti.  

Akıp geçen zaman içinde çocukları büyüdüler, 70’lerin ortalarından itibaren büyüyen çocuklar teker teker evlenmeye başladılar.  70’li yılların sonunda 50 yaşına bastı basacakken ilk torunlarının dünyaya göz açtıklarına şahit oldular. Torunların sayısı 80’lerde, 90’larda arttı. Derken torunları artık üniversite mezunu olurken 70’lerine basıyorlardı. Ve bu iki adaşdan kuvvetli olasılıkla büyük olanı için 70’li yaşların başı son duraktı. Diğeri için bir 10 yıl daha vardı.  

Biri 70’lerinin başında Ayşe’sini bu dünyada yalnız bırakırken diğeri 80’lerinin başında bıraktı. İlk yalnız kalan Ayşe kocasının asla kabullenemedi. Diğeri ise bunamış haliyle dahi kocasının kendisini yalnız bırakıp gittiğini hissetti. Gözyaşları birbirine karışan iki torununa dudaklarından çıkan “Baba gitti” sözleri eşlik etti.

Yaklaşık aynı boyda olan iki adaşdan biri esmerdi, diğerinin aileden gelen bir sarışınlığı vardı. Esmer olan daha iriyarı görünürdü. Gençliğinde çok da yakışıklı olduğu söylenemez lakin yaşlanmayla birlikte güzelleştiği görülür. Diğeri sarışınlığın verdiği yakışıklılığa sahipti hep. Bir ne kadar konuşmayı, insanlarla kaynaşmayı severse öteki o kadar az konuşurdu. Her ikisi de yalnızlığı, yitikliği severdi. İkisi de kendisiyle kavgalıydı, daha doğrusu benlikleriyle mücadele halindeydiler hep. Her ikisi de gençliklerinde asabiydi. Torunlarla birlikte yumuşadılar, ayrı bir düşkün oldular. Hatta sevgileri öyle güçlüydü ki sigarayı bıraktırdı ikisine de. Asla söylemeseler de torunlarıyla duydukları gurur gözlerinin ışıltısında okunurdu. Birinin torunları dışında bir şeye bağlılığı ya da düşkünlüğü görülmemişken, diğeri 20’li yaşlarının başında tanıdığı İstanbul’a hep aşık kaldı. İstanbul aşkı babasından kalan asla vazgeçemediği toprakların sevdasına karıştı.  

Birbirine zıt bu iki karakter dedelerimdi. İtiraf etmem gerekir ki birini diğerinden çok severdim. Sevmediğim olanın beni ve kardeşlerimi diğer torunlarını kadar sevmediğini düşündüğüm için ona karşı sevgim biraz daha azdı. 2005 ya da 2006 yılında aramızda geçen bir konuşmada geçmiş için bu düşüncemi doğrulayan imalarda bulunmuştu. İtirafıyla erdemli bir insan olduğunu göstermiş, bizlere aslında büyüdükçe ne kadar düşkün hale geldiğini anlamıştım.

Ömürleri yaklaşık cumhuriyet kadar olan bu iki adam ülkenin geçtiği her cendereden geçti. Doğdukları tarihte elektrik bile hayalken ölümlerinde teknolojisinin şaşkınlığını çoktan aşmışlardı.

Hep biz torunları için ihtiyar olan iki adam yattığınız huzur için yatınız. Her daim biriniz anıldığında ötekiniz de kalplerimizde hatırlanacak. Her işinizde olduğu gibi ölümünüzü de çaktırmadınız ya, helal olsun.   

Adem Ayten

2 Kasım 2012 Cuma

Serbest Atış 1 yaşında!


Serbest Atış ailesi, bloglarının 1. yılını, blogda yer alan yazılardan derlenen bir anı dergisinin de dağıtıldığı eğlenceyle kutladı.

Taksim Pera Cafe Bar’da dün akşam gerçekleşen kutlamaya Serbest Atış kurucu kadrosundan Gökhan Çelik ve Soner Bahadır, yazarlar İstanbul Üniversitesi(İÜ) İletişim Fakültesi(İF) Öğretim Görevlisi Adem Ayten, Uğur Mutlu, eski Serbest Atış Yazarı ve İstanbul Üniversitesi İletişim Fakültesi Haber Merkezi(iHaber) Kültür Sanat Servisi Muhabiri Aslıhan Yıldız’ın yanı sıra Aydınlık Gazetesi İstihbarat Birimi Şefi Orhan Ceyhun Bozkurt, Aydınlık Gazetesi İstihbarat Birimi Muhabiri Hakan Taş, İÜ İF Öğretim Görevlisi ve Fotoğrafçı Rıza Aydan Turak, iHaber Editörü Mehmet Kerem Hançer katıldı.

Etkinlik ve Dergi hakkında yorumlar

Renkli görüntülere ve koyu sohbetlere sahne olan kutlamada Gökhan Çelik ve Soner Bahadır tarafından tasarımı ve basımı yapılan anı mahiyetindeki dergi, katılımcılar tarafından olumlu tepkiler aldı. Dergi hakkında Gökhan Çelik, “Çocuğumu kucağıma almış gibi hissettim” yorumunu yaparken, Soner Bahadır ise “Bu dergi ile güzel bir anı bırakırken aynı zamanda emeklerimiz elle tutulur hale geldi” yorumunu yaptı. Adem Ayten dergiyi inceledikten sonra “Artık ikinci adımı atma zamanı geldi” değerlendirmesinde bulunurken Rıza Aydan Turak ise “İnşallah 10. yılınızı Sheraton Otel’de kutlarız” dileklerini iletti.

“Serbest Atış bize perspektif sunuyor”

Blog ve Dergi hakkında görüştüğümüz Orhan Ceyhun Bozkurt ise şu açıklamalarda bulundu: “Serbest Atış önce blog sayfası, sonra da dergi olarak gençlik yayınları açısından önemlidir. Özellikle de iletişim alanındaki gençliğin bu yöndeki girişimleri o gençlerin gelecekteki yaşamlarına olduğu kadar yayıncılığa da katkı yapar. Serbest Atış’ta çeşitli gündem maddeleri ile ilgili değerlendirmeler ile üniversite gençliği meselelere bakışını sunmakta ve bizlere de perspektif sunmakta. Bu çalışma dolayısıyla tebriklerimi iletir, yayın hayatında başarılar dilerim.” 

Haber: Soner Bahadır
Fotoğraf: Pera Cafe Bar

23 Ağustos 2012 Perşembe

MARAZ İNSANIN İÇİNDEYSE AYDINLIK DA NAÇARDIR!


İlk kez hayatıma girdiğimde ergenlik dönemimdi. Kanımın kaynadığı o günler olağanüstülüğü barındırana, mitolojik ve antik olana karşı konulmaz duygular taşıdığım dönemlerdi. Tam da bu dönemde Tim Burton’un 1989 yılında yönettiği sinema uyarlamasıyla kendisini en çok korktuğu uçan memeliyle özdeşleştiren maskeli kahraman dünyama girdi. Bir yandan mitolojik ilgime hitap ederken diğer yandan gizemli yönü gerçekten ilgimi çekmişti. Daha da ilginç kılansa taktığı maskenin ardında sakladıkları ve saklayamadıklarıydı.

Tim Burton’un yönettiği Batman üçleme olarak sinemada yerini aldı. Burton yönettiği üçlemenin yönettiği ilk iki filminde ince alaycı zekasını usta oyuncularla birleştirmeyi başardı. Ve de kariyerinde önemli sıçrama tahtası oldu. Tabii joker rolünde usta oyuncu Jack Nicholson ve gazeteci güzel Kim Basinger hafızalara kazındı.

Son yıllarda eski filmleri tekrar sahneye sürmeyi alışkanlık haline getiren Hollywood maskeli kahramanın yeni üçleme versiyonu içinse İngiliz yönetmen Christopher Nolan’a başvurdu. Nolan üçleme olacak filmde senaryosunu tek film üzerine kurmak yerine üç filme yayarak içinde alt senaryolar barındıran aslında tek senaryo üzerine filmleri çekti ve Dark Knight Rises (Kara Şövalye Yükseliyor)’la da bitirdi. Üçlemenin ilk filmine her ne kadar Batman Begins (Yarasaadam Başlıyor) adını vermiş olsa da aslında filmi Dark Knight (Kara Şövalye)’tı. Ve bu bilinçli bir tercihti. Nolan bir yandan kahramanının maskesine ve kişiliğine vurgu yaparken diğer yandan ona kadim özellikler ve karakter kazandırmayı amaçlamıştı. Bu kadimliği kahramanın sonunda kendini bulduğu ilk filmdeki yolculuğunda fazlasıyla gördük. Nolan’ın bundaki başarısı da şüphesiz ortada. Üçlemenin son filminde de amacını (Dark Knight Rises ın fragmanında) açıkça izleyiciyle paylaştı (The Epic Conclusion to the Dark Knight Legend/Kara Şövalye Efsanesinin Destansı Sonu).

Batman/Kara Şövalye diğer çizg roman karakterlerinden oldukça farklıdır. Farklı kılan sıradan bir insanın da aslında Olimpos tanrılarına özgü olağanüstü güçleri/özellikleri olmadan daa kahraman olabileceği hissini insanda uyandırmasıdır. Verdiği temel mesaj ise İnsanın Hayat Yolculuğunda Bir Amacı Olması Gerektiği.

Çift kişilikli kahraman maskesinin arkasında gizlediği/gizleyemediği korkusuyla, korkusuzluğuyla, ölüme özlemiyle, ölümden kaçışıyla, trajedisiyle, zenginliğiyle, yabancılaşmasıyla, şöhretiyle karanlıklardan gelen Batman ve ışıltılı hayatın simgesi Bruce Wayne’dir. Bir çok erkeğin hayal dünyasına hitap ettiği şüphesiz.

Bu özgün yanlar yalnızca maskeli kahramanın değil elbette. Düşmanları da aynı özgünlükleri taşıyor. Nasıl kahraman karakterinin arkasında herhangi bir Gothamlının olabilmesi söz konusuysa kötülük maskesinin arkasında da herhangi bir Gothamlı olabilir. Hem kahraman hem de kötü karakter, maskenin ardındaki kişiliği bulmak zorundadır birbiriyle gerçek anlamda yüzleşebilmek için. Ve de birbirleriyle yüzleşirken de maskelerinin ardındaki kendileriyle de yüzleşmek zorundadırlar. İki boyutlu tek mücadeledir bu. Kişilik savaşını kazanan tüm boyutlarda mücadeleyi kazanacaktır.

Nolan’ın Dark Knight üçlemesi de tam bu çelişkiler, ikilemler, mücadelelerin merkezindedir. İlk filmde kendini bulmak (kişiliğini çözmek, kendisiyle yüzleşmek ve barışmak, hayattakini amacını bulmak ve dünyaya karşı duruşunu kazanmak) için çıktığı yolculuğa üçüncü filmde bir kez daha sahip olduklarını, inşa ettiği/inşa etmeye çalıştığını koruma, Gothamlılar tarafından anlaşılamazlığını sona erdirme adına çıkmalıdır. Birinci yolculuk antik düşünceden modern dünyaya doğruyken ikinci yolculuk karanlıktan ışığa olmalıdır. [ışık aydınlığı, güzelliği, iyiliği, mutluluğu, sevgiyi, huzuru simgeleyen bir metaforken karanlık tam tersini barındırır içinde. (bu fikre pek katılmam söz konusu değil. Aklım bilgim ve tecrübem her ikisinin de içlerinde birbirlerini barındırdıklarını söylüyor.)].

Üçüncü filmi ilk iki filmden ayıran ve zirveye taşıyan ise bugüne kadar yapılan birçok türünden de ayıran aynı zamanda hem kahramanın hem de kötünün çıktığı yolculuğu ve hayata/dünyaya karşı duruşlarını aynı düzeyde, uzaklıkta vermesi. Asıl dikkati çeken ise bunun tabii ancak filmin sonuna doğru anlaşılabilmesi. Üçüncü filmi diğerlerinden ayıran bir nokta da aynı yerden (kuyu hapishane) aynı yolculuğa çıkan üç farklı kişinin (Bane, Miranda ve Dark Knight/Bruce Wayne) vardıkları noktadaki çıkarımları. Biri (Miranda) güzelliğinin ve iyi/olumlu söyleminin arkasında hayatın aldıklarının yanında kendisine verdiklerini/ verebileceklerini nefretin ve intikamın kör ettiği zihninde idrak edemeyerek içindeki marazla baş edemeyen/yüzleşemeyen mevcut dünyaya, değerlerine öldüresiye düşman bir kadın, diğeri (Bane) ise dev cüssesi, hayata tutunmak için zorunlu taktığı maskesi ve yüreğinde bir kıza (Miranda) karşı taşıdığı sevgisiyle sürüklenen bir garip (garip tanımlaması bilinçli bir tercih olup karanlıkta kalan (filmdeki kuyu hapishane) ruhun aslında sevdiği kızın tercihlerine bağlı olması dolayısıyladır. Kızın tercihleri farklı olsa belki de Bane gibi bir uluslararası terörist olmayacak.) Diğeri (Batman/Dark Knight) ise savcı Dent karakterinde yaşadığı hüsranla aslolanın kişiler değil değerler/ilkeler olduğunu unutmuş kendi içinde kaybolmuş bir adam. İki adam bir kadın;üç yolculuk. İkisi yitik biri belirsiz son. Maraz da mücadele de insanın içinde. Kimi ruh kurtulur, kimi kurtulmayı seçer kimi de kurtulmayı istemez. O halde maraz insanın içindeyse aydınlıklarda olmak insanlığı getirmez.

                                                                      Adem AYTEN  

5 Haziran 2012 Salı

Bir dil bir insan


Geçirdiğim 3 gün bu sözün ne kadar doğru olduğunu anlamama yardımcı oldu.

Üniversitemizin Halkla İlişkiler ve Tanıtım Bölümü hocalarından Prof. Dr. Seda Görpe ve Gazetecilik Bölümü hocalarından Blogumuz yazarı Dr. Adem Ayten’in verdiği görevle 10. Yeni Binyılda İletişim Sempozyumu(10th Communication In The Millenium - CIM)’nun organizasyonunda yaklaşık 10 arkadaş görev aldık. Sempozyumda, Blogumuzun değerli yazarları Merve Çoban, Gökhan Çelik ve Mevlüt Kaynar ile birlikte fotoğrafçı olarak çalıştık. Hocalarımız ve bütün çalışma ekibi arkadaşlarımız da aynı fikirde, bu organizasyonu alnımızın akıyla geçirdik.

Üniversitemizin Rektörlük Binası’na yer alan doktora salonlarında 24-26 Mayıs 2012 tarihleri arasında gerçekleşen ve 100’ün üzerinde dünyaca ünlü akademisyenlerin katıldığı sempozyum hepimiz için bir çok alanda çok önemli bir tecrübe oldu. O güne kadar adlarını yalnızca ders kitaplarındaki kuramlarıyla duyduğumuz bu akademisyenler artık bizim için zamanında misafir ettiğimiz ve özel anılarımızın olduğu insanlar haline geldi.

Örneğin;  James Madison Üniversitesi İletişim Fakültesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Frank Kalupa, benim için artık yalnızca önemli bir akademisyen değil; öğrencileriyle birlikte Rektörlük binamızdan İBB Saraçhane Binası’na kadar eşlik ve rehberlik ettiğim, İstanbul Üniversitesi Baltalimanı Sosyal Tesisleri’nde karşılıklı göbek attığım, öğrencilerine bildiğim kadarıyla göbek atmayı öğrettiğim birisi. Hakeza, Bükreş Üniversitesi Öğretim Üyesi Prof. Dr. Mircea Constantinescu, bir kahve molası sırasında yanıma gelip kuzenine benzediğimi söyleyip birlikte bir fotoğraf çekilmeyi rica etti. Sayın Constatinescu ile birlikte bir fotoğraf çekildik. Kendisi o saniyeden itibaren benim manevi dayımdır.

Bu güzel anılar uzar gider...  

Güzel anılarla dolu ve alnımızın akıyla çıktığımız bu sempozyumda benim için çok önemli bir eksik vardı. O da yabancı dilimin yetersiz olmasıydı. Sempozyum baştan sona İngilizceydi. Bu yüzden sempozyumun hem akademik hem de sosyal boyutundan son derece kısıtlı boyutlarda faydalanabilmiştim. Öğrencileriyle birlikte İBB’ye götürdüğüm Prof. Dr. Kalupa, benimle iletişim kurmaya ve sohbet etmeye çalışıyordu. Aslına bakılırsa bunu ben de istiyordum. Yolculuğumuzun başlangıcında bana sorular soruyor, bir sohbet yaratmaya çalışıyordu. Ama benim son derece kısıtlı yabancı dilimin sınırlarına hapsoluyordu. İkimizin de istediği sohbet, tam anlamıyla gerçekleşemiyordu yani. Benim İngilizcem ne kadarsa o kadar iletişim... Hakeza, manevi dayım hissettiğim Prof. Dr. Constantinescu ile “iki lafın belini” kıramadım.

O 3 gün bana çok ciddi ders oldu. Eğer halkların kardeşliği tesis edilecekse, bütün dünya işçileri birleşecekse ve enternasyonal(uluslarası dayanışma) ile kurtulacaksa insanlık; yabancı dil öğrenmek şart!

Soner Bahadır