logo

Hüseyin Çelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Hüseyin Çelik etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Temmuz 2013 Cumartesi

Gezi’ye temyiz şoku

Kültür Bakanlığı, Gezi Parkı’na Kışla yapımı projesini durduran mahkeme kararını temyiz etti. Projenin iptali yönünde başka bir mahkeme kararı var.

Haziran Direnişi’nin fitilini ateşleyen Gezi Parkı’na Topçu Kışlası ve rezidans yapımını öngören proje ile ilgili Taksim Gezi Parkı Derneği, İstanbul 6. İdare Mahkemesi’ne Gezi Parkı’na rezidans yapılmasına izin veren Koruma Kurulu kararı hakkında 31 Mayıs’ta başvurdu ve mahkeme aynı gün oy çokluğuyla yürütmeyi durdurdu. İstanbul 1. İdare Mahkemesi ise 6 Haziran’da projeyi iptal etti.

“Yargı kararı beklenecek”

Hükümet Sözcüsü Hüseyin Çelik de 14 Haziran’da Taksim Dayanışması Temsilcileri ile yapılan görüşmenin ardından  "Türkiye bir hukuk devletidir. Hukuk dışında bir işlem yapmamız söz konusu değildir. Gezi Parkı konusunda bir yargı kararı vardır. Elbette hükümet bu yargı kararını uygulamakta yükümlüdür. Temyiz süreci başlatılmıştır. Yargı süreci bitinceye kadar Gezi Parkı ile herhangi bir tasarrufta bulunulmayacaktır" demişti. 

Kültür Bakanlığı, 6. İdare Mahkemesi’nin yürütmeyi durdurma kararına itiraz etmiş, 2 Temmuz’da Bakanlık’ın itirazı reddedilmişti. Bakanlık, son olarak davayı Bölge İdare Mahkemesi'ne taşıyarak yürütmeyi durdurma kararına itiraz etti. 

Can Atalay uyarmıştı

İstanbul Valisi Hüseyin Avni Mutlu da bu yürütmeyi durdurma kararının Gezi Parkı’na Topçu Kışlası’nın yapılmasını iptal etmediğini öne sürmüştü. 9 Temmuz’da TMMOB Avukatı Can Atalay ise bu iddiaya yanıt olarak “Vali ya yalan söylüyor, ya da okuma yazma bilmiyor” diyerek bu iddiayı yalanlamıştı. Avukat Atalay ayrıca, “Kendi imar planlarına dahi uymayan planı sürdürerek suç işlemeye devam ediyorlar. Yol genişletme adı altında başlatılan proje devam ediyor” diyerek çalışmaların devam ettiği uyarısında bulunmuştu  

Soner Bahadır

30 Ekim 2012 Salı

Ulus Meydan Muharabesi


Ankara Ulus’taki Birinci Meclis önünde gerçekleşen Vatan ve Cumhuriyet Buluşması, İkinci Cumhuriyet güçleri ile Kemalist Cumhuriyet güçlerinin çatışmasına sahne oldu. İktidarın “provokasyon istihbaratı”nın ne olduğu ise alana tazyikli su ve biber gazı sıkan panzerlere saldırıda bulunmaması uyarısı yapan bir kadını doğrudan hedef alarak devirmesi gösterdi.

İllegal örgüt polis mi?

Başbakan Recep Tayyip Erdoğan tarafından “illegal örgütler” tarafından düzenlenmiş ilan edilen Cumhuriyet Bayramı kutlamaları tam bir meydan muharebesini andırdı. Erdoğan’ın, Milliyetçi Hareket Partisi Genel Başkanı Devlet Bahçeli’yi yanına alarak kesin bir dille duyurduğu provokasyon istihbaratının odağı ise iktidar kontrolündeki polis olduğu ortaya çıktı. Bir milyondan fazla kişiyi alana toplayan onlarca demokratik kitle örgütünün, nedeni anlaşılmaz bir biçimde polisin alana tazyikli suyla ve biber gazıyla yaylım ateşte bulunana kadar herhangi bir olağandışı davranışta bulunmaması, hatta müdahale sırasında kitleyi sakinleştirmeye çabalamaları, AKP ve MHP tarafından provokasyon yapacağı günler öncesinden dillendirilen illegal yapıların acaba devletin polis teşkilatı mı olduğu sorusunu aklıma getirdi.

Çelik hangi kutlamaları izledi?

AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in Ankara’daki kutlamalarla ilgili olarak “Polisin sağduyusuyla kimsenin burnu kanamamıştır” açıklaması ile canlı yayında izlediğim kutlama görüntülerini yan yana koyunca “Acaba Hüseyin Çelik hangi kutlamaları izledi?” sorusu aklıma geldi. Hakeza alandan gelen görüntülerle Çelik’in sözleri birbirini tutmuyor.

CHP desteğe mecbur kaldı

Gençlik örgütleri dışında pek sokağa inmeyen CHP ise bu seneki Cumhuriyet Bayramı kutlamalarına destek vermeye mecbur kaldı. Çünkü, CHP'nin bugüne kadar temsilcisi olarak gözüktüğü Kemalist siyasi mevzileri Yeni CHP çok boş bıraktı. Yenileşme perspektifinde “demokrasi” ve “özgürlük” kavramlarını rehber edinen ve bu konuda da yüzeysel açıklamalar yapmakla yetinen CHP Genel Merkezi, bu boşluğu İşçi Partisi ve Türkiye Gençlik Birliği’nin doldurabileceği tehdidini görünce bu yılki kutlamalara mecburen destek verdi.

Soner Bahadır 

2 Ekim 2012 Salı

İleri demokratik ambargo!


AKP  4. Olağan Kongresi’nde 8 gazeteye akreditasyon ambargosu uygulaması, iktidarın “ileri demokrasi”sinin ne kadar ileri gidebileceğini gösterdi. Bu uygulama, Başbakan’ın “usta gazeteci” olarak nitelediği Nazlı Ilıcak’ı bile isyan ettirdi.

Kongreye, Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın talimatıyla Aydınlık, BirGün, Cumhuriyet, Evrensel, Özgür Gündem, Yeniçağ, soL ve Sözcü gazeteleri ile Ulusal Kanal televizyonuna akreditasyon ambargosu uygulandı ve bu kurumların kongreyi takip etmelerine izin verilmedi. Erdoğan konuyla ilgili olarak "Bize sürekli olarak hakaret eden, her türlü saygısızlığı sürekli olarak gösterenleri, ben de kendi özel böyle bir günümüze davet etmek zorunda değilim. O medya bize her gün küfür yağdırdığında ona haddini bildirmek de bizim cevabımızdır. O gün salonda olan medyadan bize saldıran yok muydu? Vardı. Biz üç beşine böyle bir tavır uyguladık" açıklamasında bulundu.

İktidarın kayıtsız şartsız destekçisi Sabah Gazetesi Yazarı Nazlı Ilıcak bile bu uygulamayı "6 gazete (Cumhuriyet, Birgün, Yeni Çağ, Evrensel, Sözcü, Aydınlık) Kongre'ye akredite edilmemişti. Hem "% 1'in dahi hakkını koruyacağım" diyeceksiniz; hem her türlü ayrımcılığa karşı çıktığınızı defalarca vurgulayacaksınız; hem de ‘Ulu Çınar’ın gölgesinde bu gazetelere yer vermeyeceksiniz" yazarak eleştirdi. Her ne kadar, dün yayın hayatına başlayan soL gazetesi ve Özgür Gündem atlansa da bu eleştiriye katılmamak elde değil.

Bu listede, CHP Kahramanmaraş Milletvekili Durdu Özbolat’ın sahibi olduğu Yurt yer almıyordu. Fakat, Yurt gazetesi, internet sitesinden yaptığı açıklama ile onurlu bir davranış sergiledi. Gazete, “Gazetemiz YURT, akredite olduğu halde bu tutumu protesto için kongreyi izlememe kararı aldı” açıklaması yaptı.

Bu ambargoda dikkat çeken bir unsur da ülkücü camianın iki yaygın yayın organından biri olan Yeniçağ ambargo mağduru olurken, ülkücülerin diğer yayın organı olan Ortadoğu’ya herhangi bir ambargo uygulanmaması. Bu durumdan Ortadoğu gazetesi çevresinin “yandaş ülkücü” olduğu sonucunu mu çıkarmalıyız?

Bütün bunların ötesinde bu durumdaki en büyük garabet, Başbakan Erdoğan’ın kongrelerini “kendi özel günü” olarak tanımlaması. Demokratik rejimlerde bir siyasi partinin, hele de tek başına hükümet olan bir partinin kongresi asla kimsenin özel günü değildir. Bütün kamuoyuna açıktır, isteyen herkes girebilir, özellikle isteyen bütün basın mensupları girebilir. Bu uygulama, ileri demokrasi için bir kimlik tespiti niteliğindedir. AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik’in yaptığı “Kürsü konuşmaları nasılsa televizyondan yayınlanacak” açıklaması ise tam bir “özrü kabahatinden büyük” vak’ası!

Soner Bahadır

25 Mart 2012 Pazar

Güçlü devletin bedelini güçlü siyasetçiler öder


Hükümet, Afganistan’da NATO emrinde tatbikat yaparken 12 askerin hayatını kaybetmesini “güçlü devlet olmanın bedeli” olarak tanımladı. Peki, güçlü devlet kimler tarafından nasıl kurulur? Güçlü devlet olmanın göstergeleri nelerdir? En önemlisi, “güçlü devlet olmanın bedelini kimler öder?”

16 Mart Cuma günü Türk Silahlı Kuvvetleri ekiplerinin Afganistan’da NATO’nun Uluslarası Güvenlik Destek Gücü(ISAF)’nün görevlendirmesiyle askeri tatbikat yaparken, görev bölgesi olan Kabil Bölge Komutanlığı’nın 5 km güneyinde teknik bir arıza sonucu helikopterin düşmesiyle 12 asker hayatını kaybetti.

Konuyla ilgili olarak 19 Mart Pazartesi günü AKP Genel Başkan Yardımcısı Hüseyin Çelik,  “ ‘Efendim bizim orada ne milli menfaatimiz var?’ şeklindeki bir sorgulamayı muhalefet yapabilir. Buna saygı duyarım ama AKP kesinlikle bu düşüncede değildir. Biz artık bir dünya ülkesiyiz. Kendi içine kapanan, kendi kabuklarının içine sıkışan bir ülke değiliz. Dünyanın 16. büyük ekonomisiyiz. G-20’ler arasındayız. Dünyadaki siyasi gelişmelerde de Türkiye’nin adı var, izi var. Sadece yönlendirilen, yönetilen bir ülke değiliz. Yöneten ve yönlendiren iradede bizim de sözümüz var. Dolayısıyla bu konumda olduğunuz zaman bunun bir bedeli var. Bu bedeli de vermek zorundasınız. Türkiye’nin şu andaki konumu budur” açıklamasında bulundu.

Aynı gün konuşan Başbakan Yardımcısı ve Hükümet Sözcüsü Bülent Arınç ise benzer ifadeleri kullanarak şunları söyledi: ”Biz tek başımıza, Robinson gibi adada yalnız yaşayan bir devlet değiliz. Yükümlülüklerimiz var, sözleşmelerimiz var, üzerimize düşen görevler var ve bu görevleri de askerlerimiz, bazen de polislerimiz yerine getirebiliyor.”

Tartışmaya, ertesi gün Başbakan Recep Tayyip Erdoğan da şu sözlerle katıldı: “ ‘Afganistan’da, Solmali’de, Bosna’da, Kosova’da, Lübnan’da Türk askerinin ne işi var?’ diyenler, bunu sorgulayanlar; Sivas’ın ötesine, ufukları İstanbul’un ötesine geçmeyenlerdir. Bu ülkenin tarihini okumuş olan herkes, bizim yurtdışındaki askeri varlığımızdan gurur duymalıdır. Büyük iddialarınız olursa büyük ülke olursunuz. Küçük iddialarla büyük ülke olunmaz. Türkiye’de siyaset yapan ya da kenarda köşede bir şeyler yazanlar bir butik devlet mi istiyorlar? Türkiye bir butik devlet değildir. Güçlü bir devlettir. Birilerinin söylediği veya kendine göre oluşturduğu rol haritasına Türkiye Cumhuriyeti uymaz. Biz olması gereken neyse onu yaparız. Atılması gereken adım neyse bu adımları atarız. Hiçbir zaman küçük düşünmeyiz. Büyük düşünmeye mecburuz.”

Açıklamaları inceleyebilmek için öncelikle yazımın ilk paragrafındaki 3 soruyu yanıtlamamız gerekiyor:

1)Güçlü devlet, kimler tarafından nasıl kurulur: Güçlü devletler, güçlü siyasetçiler tarafından kurulur. Tarih boyunca devletlerin güçlü devlet statülerine girişlerinde Cengiz Han, Kanuni Sultan Süleyman, Napoleon Bonaparte, Lenin, Mustafa Kemal Atatürk, Adolf Hitler gibi son derece güçlü, “karizmatik lider”lerin(1) önderliğini veya kurucu iradelerini görüyoruz. Bu devletlerin kuruluş biçimleri insanlık tarihinin başından küreselleşme dönemine kadar askeri temelli olduğunu, küreselleşmeyle birlikte güçlü devlet olmanın ekonomik temelli olduğunu görüyoruz.

2)Güçlü devlet olmanın göstergeleri nelerdir: Yukarıdaki sorunun “nasıl?” kısmından da anlaşılacağı üzere, bugün güçlü devlet olmanın göstergesi güçlü bir ekonomiye sahip olmaktır.

3)Güçlü devlet olmanın bedelini kimler öder: İlk soruda örnek verdiğim güçlü siyasetçilerin siyasi hayatlarına bakarsak güçlü devletlerde bedeli güçlü siyasetçiler ödemiştir. Askeri güce dayalı başarılarla güçlü devletler oluşturmuş bu liderler askeri mücadelelerde cephelerde yer almıştır ve birçoğunun savaş meydanlarında yaraları vardır.

Bu sorular ve bu cevaplar ışığında soralım: Türkiye, güçlü bir devlet midir? Güçlü devlet olmanın iki kriteri vardır: 1)Güçlü ekonomi 2)Güçlü askeriye. Hüseyin Çelik, Türkiye’nin güçlü ekonomiye sahip güçlü bir devlet olduğu tezini ortaya atarken Recep Tayyip Erdoğan da askeri gücü yüksek bir güçlü devlet olduğumuz iddiasında.

Peki durum gerçekten öyle mi? Hüseyin Çelik’in ekonomik referansları son derece parlak ve iddialı: “Dünyanın 16. büyük ekonomisiyiz. G-20’ler arasındayız.” Sayın Çelik yalan söylemiyor. Yalnız Sayın Çelik’in atladığı nokta şu ki bu “başarılı” verilerin oluşmasını sağlayan kaynaklar yerli kaynaklar değildir. Yani bu “başarı” bizim değil. Ekonomisindeki paranın kabaca 2/3’ü yabancı sermaye olan bir ülkenin ekonomik durumundan gurur duymaya ya yerinmeye hakkı yoktur. Çünkü üzerine söz söyleyecek kadar bu ekonomiye hakim değildir. Yarın bir sorunla karşılaşılsa ve bu yabancı sermaye kendini geri çekse bugünkü ülke ekonomisi 1/3 boyutuna inecek. Böyle bir duruma hükümet acaba nasıl bir cevap verirdi?

Gelelim Başbakan’ın askeri dayanaklı güçlü devlet olduğumuz iddiasına: Yazının geri kalanında, güçlü devlet olmanın askeri ve ekonomik olmak üzere iki kriteri olduğunu fakat esas kriterin ekonomi olduğunu söylemiştim. Ekonomik durum, önceki paragrafta anlattığım gibi olunca Başbakan Recep Tayyip Erdoğan’ın “Afganistan’da, Solmali’de, Bosna’da, Kosova’da, Lübnan’da” diye saymaya başladığı ve Hüseyin Çelik’ten edindiğimiz bilgiye göre 28 ülkeye yayılan askeri varlığımız pek bir anlam ifade etmiyor. Çünkü 28 ülkedeki askeri varlığımız NATO çatısı altında ve NATO’nun karar verici merciilerinde ülkemizden tek bir asker dahi yoktur. Bu şartlar altında nasıl oluyor da “yöneten yönlendiren iradede sözümüz var” oluyor anlayabilmiş değilim... (28 ülkede kimlerin yanında ne amaçla olduğumuz konusuna hiç girmiyorum...)   

Yazının geri kalanında “güçlü devletlerin bedeli güçlü siyasetçiler öder” demiştim. Peki Türkiye’de durum böyle midir? 12 askerin hayatını yitirmesini “güçlü devlet olmanın bedeli” olarak tanımlayan bir iktidarın olduğu ülkede böyle birşeyden söz etmek mümkün değil. Peki siyasetçilerin bedel ödemediği bir güçlü devlet olabilir mi? Tarihte böyle bir örnek bulan olursa lütfen bana da bildirsin...

(1)Emre Kongar, Devrim Tarihi ve Toplumbilim Açısından Atatürk, sayfa 129, 11. Baskı, Ocak 2008, Remzi Kitabevi, İstanbul

Soner Bahadır