logo

Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Türkiye etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

4 Ağustos 2014 Pazartesi

Yaygara "3" : Bir İsrail Oyunu

İçinde yaşadığımız memleket öyle komik bir hal aldı ki, 2 yıldır yazmadığım Yaygara serisinin üçüncüsünü yazmak farz oldu. Umarım ben de bir İsrail oyunu değilimdir. Öyleysem de kusura bakmayın. Ama elden bir şey gelmiyor… Zira yazdığım bu klavye, girdiğim bu internet hep İsrail’in oyunu.

Bu memlekette her an bacağını kaybedebilir, hatta her an ölebilirsin. Ekonomimiz o kadar iyi ki; burada insan hayatı sudan ucuz. Bankta oturup vapurunu beklerken bir an arkandaki duvar yıkılır, kendini koca otobüsün altında bulursun. Otobüs şoförleri ralli yapar, bir yolcu daha alabilmek için bin bir takla atar, yol ortasında yolcu alır.

Ve ne yazık ki bu halkın çoğuna göre bunlar hep İsrail oyunu.

Bildiğiniz gibi barajlardaki sular da bitiyor. Dereler kuruyor, debiler düşüyor. Bereketimiz bitti. Sebebi: İSRAİL! İsrail oyunları yüzünden susuz kalma tehlikesi yaşıyoruz. Üstelik bu, yüce iktidarımıza oynanan yüzlerde oyundan sadece biri…

Milletin upuzun adamı Erdoğan, adamı olduğu milletine miting veriyor: Havada helikopterler, çatılarda keskin nişancılar, ara sokaklarda çevikler, tepesinde uçuş yasağı… Milletin adamı milletten mi korkuyor? Hayır! Asla! Bu milletin hepsi ona hasta. Kendisi sade ve sadece İsrail’den korkuyor. Daha doğrusu İsrail’in oyunlarından…

Birine Alevisin diyor, öbürüne Zazasın... Ben sunniyim rahat rahat söylüyorum diyor. Böl bizi milletin adamı. Etniğimize göre, ırkımıza göre, dinimize göre parçala. Çağdaş devlet bunu gerektirir. Aman İsrail’in oyunu olma sakın!

Bir lisan bir insan ama kendisi ben üç dil bilip ne yapacağım, ülkeye tercüman mı arıyoruz diyor. Aman ne kadar komikli laflar bunlar. Alkışı kapıyor tabi. Resmen cahilliği alkışlıyorlar. Dil bilip, ilim bilip ne yapsın? İsrail’in oyunu mu olsun?

Yaşasın milletin adamı ve sıfırladığı paraları…

Ortadoğu’daki savaşın ve Afrika’daki Ebola virüsünün tarih olması dileğiyle.

Bu ülke için ise artık temennim yok. İsrail’in oyunlarından kurtulması dileğiyle diyelim.



Yaygara “2”

Yaygara “1”


7 Nisan 2013 Pazar

Hiçbir Şey Yolunda Değil

       Sigaranı güzelce sararsın, deniz kenarına oturursun, çakmağı çakar ve ateşlersin. Zehiri içine şifa niyetine çekersin. Sigara çok zararlıdır. Yorulmuşsundur. Beş dakikalık bir sigara molasını bile diken üstünde geçirirsin. Çünkü sürekli bir yerlere yetişme çabasındasındır. Durmaksızın devam eden yelkovanla savaş. Ve düşünürsün; hiçbir şey yolunda değil...
       Arkadaki kaldırımda küçücük çocuklar tabletlerde oyun oynamaktadır. Zombiler gibi. Gözbebekleri ölü çocuklar. Artık çocuklar sokakta plastik futbol topuyla maç yapmıyorlardır. Üzülürsün. Yaratıcılıklarına balta yemiş, radyasyon taaruzuna uğrayan, sanal alemdeymiş gibi donuk donuk hareket eden çocukları görür ve üzülürsün. Çünkü birkaç yıl sonra onlar yüksek numaralı gözlükler takan, fiziksel bozuklukları olan, asosyal gençler olacaklardır. Senin ülkenin zehirlenen beyinleri...
       Kendini güzelce zehirledikten sonra iş yerine doğru yürümeye başlarsın. Mesai kutsaldır. Para kolay kazanılmaz. İş yerine giderken fast-food restoranlarını görürsün. Bu fast-food restoranlarından birinin Ceo'su yakın zamanda, ürünlerinde “at eti” kullandığı açıklamıştır. Ama yine de içersi tıklım tıklım doludur. Ergenlik çağındaki gençler akın etmektedir. Orta fiyatlı yapay bir lezzet için böbreklerini, karaciğerlerini, pankreaslarını, safra keselerini feda etmektedirler. Bağımlı gibi. Bunlar senin ülkenin gençleridir. Birkaç yıl sonra onlarca hormon düzenleyici ilaçlar, kortizonlar, kutu kutu haplar tüketecek, ilaç sektörüne servet kazandıracak olan, senin ülkenin zehirlenen bünyeleri...
       Yürümeye devam edersin. İş yerine iyice yaklaşmışsındır. Bakkalın gazete reyonunda bir haber: “Fukuşima'da Radyoaktif Sızıntı!”. Üzülürsün. Çünkü yakın zamanda senin ülkenin topraklarına da aynısından yapılacaktır. Oradaki insanlar tehdit altında olacaktır. Ve ne yazık ki radyasonla şaka olmaz. Senin ülkenin zehirlenen insanları... Çernobil'in mirasını hala bedenlerinde yaşayan insanların olduğu ülkenin insanları...
       Varmak üzeresindir. Kağıt toplayıcıları görürsün, elli yaşına yaklaşmış, topallayarak garsonluk yapan o amcayı görürsün, mendil satan teyzeyi görürsün. Yepyeni bir market açmış, malları ucu ucuna denkleştirip tezgaha dizen, ama sinek avlayan karı-kocayı görürsün. Umutla müşteri bekler onlar. Umutla... Baltalanmış umutla...
       Bunları canlı canlı görürsün. Ama keyfi yerinde olanları, kimin eli kimin cebinde belli olmayan cemiyet alemini, enseye tokat göze parmak magazin tanrıçalarını televizyondan izlersin. O ekranın arkasındakilere güzeldir hayat. Onlara hiçbir şey olmaz. Olan sana olur: Hayattan soğursun.
       Ve sonunda iş yerine varırsın. Vardığın yer anca budur! Üstünü değiştirir, bu moralsizlikle işine koyulursun. Yârini, dostlarını, aileni özlemişsindir. Ama ne yazık ki ekmeğinin derdindesindir. Sosyal hayatın azalır. Gündemden geri kalır, garddan düşersin. Öğretici bir kitap, hatta kitabı bırak gazete bile okuyamazsın. Çünkü hayat devam ediyordur. Ve hayat bir koşuşturmacadır. İstemeden koştuğun bi koşturmaca. Ve kötü yoldadır her şey. 
      Her geçen saniye kendi sonuna yaklaşır: İnsanın hayatı, ülkenin hayatı, dünyanın hayatı...


       Uğur Mutlu

19 Ocak 2013 Cumartesi

Noam Chomsky: "Türkiye gazeteciler hapishanesidir."


Boğaziçi Üniversitesinde dün gerçekleştirilen Chomsky konferansı beklentileri karşılamadı. Saat 15:00 te başlayacak olan konferansa 2 saat kala upuzun bir kuyruk oluştu. Bunu düşünmemiş olduklarındandır herhalde seçilen Albert Long Hall'ın kapasitesi oldukça küçük olduğundan gelenlerin yarısından fazlası etkinliğe dahil olamadı. Bunu telafi etmek için yan konferans salonlarından canlı yayın verildi. Fakat izleyenlerin hepsinin İngilizce bilme ihtimali bir hayaldir. Neden bunu söyledim? Verilen canlı yayın çevrilmeden yayınlandı. 

Bunlar teknik ya da hesap edilmeyen aksaklıklar. Daha da şaşırtıcı olanı Noam Chomsky'nin konuşmalarıydı. Dünyaca ünlü olan bilim adamı ve düşünür, herkesin tekrarladığı ve de oldukça bilinen şeylerden söz etti. Mutlaka üslup ve de entelektüel kelime seçimleri konusunda tartışılmaz bir başarısı vardı. Derslerinde bile bu kadar yüzeysel bir anlatımı olmazken "şimdi bu yaptığı da nedir?" sorusu akıllara geldi. Hrant Dink etkinlikleri kapsamında geldi ama kısa bir kaç cümleyle geçiştirdi.
Hrant Dink hakkında üzüntülerini söyleyerek konuşmasına başlayan Noam Chomsky Türkiye'deki gazetecilik hakkında:" Türkiye'deki mahkum gazetecilerin sayısı oldukça fazla. Bu nedenle Türkiye gazeteciler hapishanesidir. " dedi

Medya hakkında kısa bir açıklama yaparken "Rızasız Rıza Üretimi" kavramının sahibi olan Chomsky :" Propaganda medya ile günümüzde hissettirilmeden yapılmakta. Bu propagandaların amacı, kitlelerin izleyiciye indirgenmesi, politikalara karışmaması ve rızalarının alınmasıdır. " diyerek değişmesi neredeyse imkansız olan sistemden söz etti. 


Konferans her ne kadar Hrant Dink etkinlikleri kapsamında düzenlenmişte olsa asıl konusu " Gelişmekte olan Dünya ve Türkiye" idi ve aralıksız konuşan iletişim ve dil bilimci, Amerika ile dünyada değişen dengeleri uzunca anlattı. Konuşmasını bitirirken Türkiye'ye değindi. Konuşmalarından bir kaç bölümü:

" ABD oldukça açık bir toplum, iç ve dış işleri ile ilgili tarihi kayıtlarını rahatlıkla bulabiliyoruz. Ana endişelerini de görebiliyoruz, kontrol ya da güç kaybetmek... Dergiler ve gazeteler 2011 yılından beri şunu yazıyor : "Amerika bitti mi?" Yurt dışına yapılan insani yardımlarını azaltarak mali servet değerleri yükseltilebilme ihtimalleri konuşuldu. Böylece Hindistan ekonomisinin rakip görüldüğü de ortaya çıktı.
Henry Kissinger'ın "domino teorisi" bilindik ve şuana kadar da doğru olduğunu gördüğümüz bir teoridir, ABD'de domino taşlarının yıkılmasından endişeli. İstediği de , İran enerji kaynakları üzerinde hakimiyetini sürdürmek ve küresel hakimiyeti elden bırakmamak. 


Sadece günümüze değil soğuk savaş dönemine de bakılmalı, kimse bunun üzerinde düşünmüyor. Sözde Rusya tehdidi olan Sovyetler Birliği'nin çöküşünden sonra ki güvenlik stratejisinde Bush istediğini söyledi. Söylediklerindeki temel mesaj, ABD'nin Ortadoğu'ya yönelik müdahale gücünün korunması gerektiği ve güç kaybetmemek için uğraşılmasıdır.
İnsanlar Soğuk Savaş hakkında size 50 yıldır yalan söylüyor. Esas tehdit o gün ve şimdi de olduğu gibi bağımsız milliyetçiliktir ve bunların hepsinin üzerin örtüldü başka anlamlarla dolduruldu. Medya da ve akademik çalışmalarda da bu yer almadı. Zaten Soğuk Savaş, bağımsız milliyetçilere açılan bir savaştı. Moskova Doğu Avrupa'yı, ABD ise geri kalan bütün dünyayı kontrol altına alıyordu. Dediğim gibi bu fikirler üzerine ne düşünülüyor ne de eleştiriliyor. Akademisyenler ABD’nin yalnızca istisnai konumu üzerinde duruyorlar. Oysa ABD'nin konumu istisnai değil, tarihsel bir evrimin sonucudur.

NATO eski görevlerinin yanı sıra yeni bir görev edindi, enerji kaynaklarını korumak ve elbette başında ABD var. Çin de enerji arayışını genişletmeye çalışıyor. Asya'yı başka bölgelere bağlamaya çalışıyor. ABD bu çabaya şaşırıyor.  Çinlilerin niyeti İpek Yolu'nu yeniden canlandırmak. İlginç ve fark edilmeyen bir nokta var. Çin bağımsızlığını ilan edince Batı'da bu bir kayıp olarak nitelendirildi. Bilirsiniz ki ancak sahip olunan bir şey kaybolur. ABD, Çin'e ve dünyaya sahip diye düşünülüyor ve bu nedenle de bu durum bir kayıp olarak nitelendiriliyor. Halkın yüze 70'i ekonomik politikaları etkileyemez hale geldi. Etkileyen nüfus, eşitsiz piramidin en tepesinde yer alıyor. Zenginlik adacıkları etrafındaki sefalet ve yoksulluk denizi... ABD en çok borç verip alan iken bu görev şimdi Çin'e kaydı.  ABD gittikçe güç kaybediyor.

Arap Baharı da tarihi bir önem taşımakta. ABD önemli bir gücü olan MENA Bölgesini (Orta Doğu ve Kuzey Afrika) kaybediyor. Bu zamana kadar halkın isyanlarına karşı ABD dostu diktatörler başa getirilmişti ama dengeler değişmeye başladı. Arap Baharı esnasında az sürpriz yaşıyoruz aslında hepsi beklediğimiz şeylerdi hemen hemen...

Kamuoyunun politikaları etkilemesi demokrasidir. Bu da emperyalist güç için  tehdittir.  Batı kesinlikle demokrasiden korkuyor. Tutkulu demokrasiden söz edilsede bu Stalin'in sözleri kadar inandırıcıdır. Dünyanın sesini yükseltmesi gerekiyor, Türkiye'de bu ülkelerden biri. Güç artık çeşitleniyorken Türkiye kendi iç meselelerini çözmek zorunda. Ve öncelikle de herkesin bildiği gibi Kürt sorunu çözülmeli, bunu kendiniz çözmelisiniz."

Konferansın sonunda Rakel Dink'in kaybetmesi ile katılımcıları güldüren plaket profesöre  verildi.

17 Eylül 2012 Pazartesi

HÂKİM DEVLETLER EGEMENLİĞİ BAŞ PAROLASI: SIRT ÇEVİRME POLİTİKASI


Dünya üzerinde etken ülkeler, kişilerin ve ailelerin izlediği yolu izlemeyen onlardan daha üstün ve daha kudretli bir yapıda olmayı bilenlerdir. Devlet insan gibi duyguya ve bireysel düşünceye sahip değildir, olamaz.

Şu an ki düzende 3. Dünya ülkeleri diye tabir edilen devletler, içinde barındırdıkları insanların ruh hallerini aynen yönetim biçimine yansıtan ve gerekli olan otoriter düşünceden çok insansı yapısı ile sorunları çözme yöntemine başvuranlardır.

Yukarıda bahsi geçen ülkeler, dış politikalarında sırtlarını yakındaki duvara verme gerekliliğini unutarak emperyalizmi besleme yolunu seçmiş ve platonik bir tutkuyla okyanusun ardına bağlanmışlardır.

Bu sevda, onları komşuları ile zıtlaşmaya itmiş ve içinde bulundukları bölgelerin kontrolünü tamamen umut bağladıkları emperyalistlerin ellerine basit bir oyuncak olarak bıraktırmıştır.

Herhangi bir devleti diğerlerinden ayıran en büyük özelliklerden birisi de karar verebilmedir. Gerçek anlamda otoriter ve güçlü bir yapı her zaman kendi kararlarını kendi içinde alabilendedir. Aksi ise devlet yapısını temelden sarsmaya yönelik büyük bir yanlışlıktır.
  
Kendi kendisine karar verememe durumu değişik hataları da yanında getirir ve sonuç olarak mekanizmaya sürekli bir üst mercihe danışma isteğini aşılar ki bu arzu engellenemez ve önü alınamaz bir alışkanlık haline dönüşür.  

Hâkim devletler, kendilerine akıl danışmaya gelenlerin altın tepside sundukları belli başlı sorunları dolaylı olarak çözmemekten yana tavır takınma yoluna gidenlerdir.

Günümüzde de bu politika ile diğer devletlere ağırlığını hissettiren batı dünyası, önceleri Kafkasya ve Orta Afrika’da yürüttüğü anlayışı şimdilerde ise Kuzey Afrika, Arap Dünyası, Ortadoğu ve Anadolu’da devam ettirmektedir.

Devletler arası münasebete doğrudan veya dolaylı yollarda müdahalede bulunan bazı batı devletleri, Dönem dönem çıkışa geçmeye yeltenen ve bölge de yaptıkları ile hâkim güç olmaya yönelik adımlar atan (onlara göre) devletçiklerin kafalarına bir tokmak indirmeyi kendilerine görev addetmiştir.

Günümüzde ise bunun en yakın örneğine maalesef canlı olarak şahit olmaktayız. Ülkemizin izlediği dış politikanın sonucunu her gün bayrağa sarılan tabutlar acı bir şekilde ortaya sermekte sanırım.

İlk başta bahsettiğim insani duygular ile hareket etme hastalığına yakalanan devletimiz, önce Libya gibi 1974’den bu yana iyi ilişkiler içinde bulunduğu bir devlette çıkan isyanda isyancıların yanında yer almış, sonrasında ise kendi sınır komşularından Suriye’ye de sıçrayan olaylarda yine okyanuslardan gelen dayatma yüzünden isyancıların istekleri doğrultusunda hareket etmeye başlamıştır.

Bu durum ile birlikte Türkiye’nin sınır komşuları ile arası iyice açılmaya başlamıştır; İzlediği Nükleer Program ile tüm batı dünyasının tepkisini toplayan İran, Türkiye’den gördüğü kısa süreli destek ile başka bir hamle yapacakken bir anda Suriye konusunda ülkemizden ağır bir dirsek yemiştir. Ülkemizin Suriye için izlediği politikayı beğenmeyen ve konu ile ilgili görüşlerini yazılı basına bildiren İranlı yetkililere olumsuz yanıtlar veren Türk yetkililer herkesi şaşırtmıştır.  

Türkiye’de Kürecik’e yerleştirilecek olan Füze kalkanları sürtüşmesinin üzerine yaşanan bu yeni gelişmeler, bölgedeki tüm devletleri bir anda iğne fıçısının içine koymaya yetmiştir.  

Türkiye’nin sınır güvenliği ve Doğalgaz alımı açısından olmazsa olmazlardan biri olan İran’a bu denli ani sırt çevirmesi ülkemiz zararına olmuştur.

Sınır güvenliği denince bölgede akla gelen ilk saldırganlar topluluğu terör örgütü Pkk bir süre giremediği İran topraklarına nedense bu gelişmelerden sonra sızarak adeta dışarıdan Hakkari’yi abluka altına almıştır.

Özellikle içinde bulunduğumuz aylarda bu kadar çok evladımızın toprağa verilmesi ile, Pkklıların İran içinde rahatça hareket etmesi olayları birbirine bağlantılıdır.

Hakkari’de yapılan saldırılara bakıldığında, örgütün geliş güzergahının Irak değil İran toprakları olduğu bariz bir şekilde görülmektedir.

Konunun gerçekliği ise bizzat Başbakan tarafından doğrulanmış ve içinde bulunduğumuz bu zor günlerde İrandan gelen terör saldırıları ile ilgili olarak ülke ile direk temasta olduğumuzu belirtmiştir.

Kısacası Batı dünyası yaklaşık 85 yıldır hâkimiyetini okyanus aşırı bölgelerde geliştirmek amacıyla,  özellikle bölgeler içinde güçlü ve komşu olan devletlerin birbirlerine sırt çevirmesi gerektiğini bilerek o plana sadık kalacak stratejiler geliştirmeye devam etmektedir.

Adil Can Kavcar
      



10 Eylül 2012 Pazartesi

İstanbul Adliyesinde direnişin adı: Özgür basın susturulamaz !

10 Eylül 2012... Bugün tarihi bir güne daha tanıklık ettik. Tam 9 ay aradan sonra KCK'nın basın komitesine yönelik operasyon kapsamında tutsak edilen gazetecilerin davası görüldü. Yer: içinde adeleti , hakkı ve hukuku  barındırmayan ancak ve ancak her fırsatta avrupanın en büyük   adalet sarayı olma şerefi ile övünen Çağlayandaki İstanbul Adliyesi... 

Bilenler bilir. Tarihler 20 Aralık 2011'i gösterdiğinde sabah 6'da başlatılan KCK'nın (Kürdistan Topluluklar Birliği)  Basın komitesi operasyonun sonucunda 38'i tutuklu toplamda 44 gazeteci tutuklanmış idi. İşte o günden sonra bugün ilk defa hakim karşısına çıkan gazetecilerin duruşması olağan üstü hal ortamında görüldü. Adliye dışında çok sayıda çevik kuvvet polisleri, içeride bir o kadar özel güvenlik birliği, onun yetmediği yerde polis, daha sonrasında jandarma deyim yerindeyse etten barikat kurmuş idi. Davanın görüldüğü ve Çağlayan adliyesinin en büyük duruşma salonu olan 1. Ağır Ceza Mahkemesi girişinde 2 ayrı geçiş kordonu oluşturmuş idi. Zor bela biraz da CHP İstanbul Milletvekili ve TBMM meclis üyesi Melda Onur'un yardımı ile en nihayetinde duruşma salonuna girebildim. Duruşma salonuna girerken aklım dışarda kaldı. Çünkü çok sayıda tutuklu yakını ve basın kartı sahibi onca gazeteci duruşmayı takip etmek için insan üstü mücadele veriyordu. Zaman zaman Özel Güvenilk Birlikleri ile yapılan tartışlar sonuç veriyor ve bir kaç gazeteci zor bela duruşma salonuna alınıyordu...

Çoğunluğu gazeteci olan sanıklara destek için duruşma öncesinde adliye önünde basın açıklaması yapıldı. Ancak ben o sırada duruşma salonu önünde sıra beklediğimden ötürü açıklamaya katılamadım...Ben o gün orada tek mutlu ve teselli eden şey basının ve vekillerin tutuklu gazeteciler için duruşmaya gelmeleri oldu. Kimler yoktu ki salonda. Başta tutuklu sanıkların yakınları, BDP Eş Genel Başkanı Gültan Kışanak, BDP milletvekilleri Hasip Kaplan, Sırrı Süreyya Önder, Ertuğrul Kürkçü, Sebahat Tuncel, Halil Aksoy ile bağımsız milletvekilleri Aysel Tuğluk ve Levent Tüzel. KCK davası sanığı Büşra Ersanlı, CHP milletvekilleri Oktay Ekşi ve İlhan Cihaner. Melda Onur, Almanya eski milletvekili  Prof. Dr. Norman Paech'de   duruşmayı izlemek için adliyeye geleneler arasında idi. Yabancı basından temsilciler de bu tarihi davaya ilgi gösterip gelmişler idi. Görebildiğim kadarıyla Almanya Bild, Reuters Haber Ajansı, BBC, Sınır Tanımayan Gazeteciler Örgütü temsilcisi ve daha ismini tam olarak not alamadığım bir kaç yabancı basın kuruluşları ve örgütleri daha vardı. 

Neyse dönelim duruşma salonuna... Uzunca bir bekleyişten sonra saat 11:23 itibari ile salona zor bela giriş yaptım. İçeride çok sayıda milletvekilinin yanı sıra yerli ve yabancı meslektaşlarım yer alıyordu. Hemen bende vakit kaybetmeden müsait olan bir yere oturdum ve gözlemlerime başladım. Tutuklu gazetecilerin bulunduğu bölmenin hemen bittiği yerde polis ve jandarmalar etten bir barikat kurmuştu. Onca engellemelere rağmen bizler yine de tutuklu gazeteciler ile iletişim kurmaya çalışıyor ve selamlaşıyorduk. Ara ara salon içerisindeki asayişi sağlamakla yükümlü özel güvenlik görevlileri ile bu yüzden ters düşsek de hiçbir şey onlarla aramızdaki            bağı koparamıyor, baskılar bizleri yıldırmıyor bilakis iyice harmanlıyordu. Çok geçmeden gerginlik iyice tırmandı ve mahkeme başkanı Ali Alçık, ayakta duran avukatların arka tarafa doğru seyircilerin olduğu bölüme geçmesini istedi. Avukatlar Alçık'ın bu talebine uymayınca ilk gerginilk kıvılcımı ateşlenmiş oldu ve mahkeme başkanı düzenin sağlanması için duruşmaya ara verdi. Tam bu esnada Ali Alçık'ın bu kararını protesto eden izleyiciler alkışları ile mahkeme heyetine tepkilerini gösterdiler ardından sloganlar atıldı. Özgür basın susturulamaz, baskılar bizleri yıldıramaz... Bunun üzerine görevli bir polis amiri 5 dakika içerisinde salonun tamamen boşaltılması gerektiğini aksi halde tutanak tutulup resmi işlemlerin başlayacağını duyurdu. ancak ne var ki salondaki hiç kimse bu uyarıya kulak asmıyor, sloganlar eşiliğinde direnmeye devam ediyordu. Baskılar bizi yıldıramaz... Derken çok ucuz bir yemek arası molası ile salon tamamen boşaltılıp duruşma saati 13:00'a ertlendi.

Öğleden sonra manzara yine aynı idi. İlk geçiş kordonu önünde kalabalık bir basın ordusu duruşmayı izlemek için bir yandan birbirleri ile yarışıyor bir yandan da bizleri içeri almayan sürekli topu bir üstlerine atan özel güvenlik görevlileri ile tartışıyor ve hak arıyor idi. Zaman zaman polislerin müdahalesi ile ortam aniden alevleniyor sonra birileri bir şekilde ara buluculuk yapıp 3-5 kişi duruşma salonuna giriyordu...Tutuklu gazetecilerin salona getirilmesi ile yine bir hareketlenmeler yerini selam alıp veremeye bıraktı. Kısa bir aradan sonra mahkeme heyeti, CHP Milletvekili İlhan CİHANER'in deyimi ile ultra üver özel yetkili mahkeme heyeti ( CHP Denizli Milletvekili İlhan Cihaner ile Çağlayan Adliyesinde basın özgürlüğü konusunda yaptığım söyleşiyi yarın sizlerle paylaşacağım)  duruşma salonuna teşrif ettiler. Önce tutuksuz sanıkların kimlik tespiti yapıldı. O esnada bir çok tutuklu gazeteci "Ez livrim" dedi. Bunun üzerine mahkeme heyeti duruşma tutanağına, "sanıkların hazır olduğu görüldü" dedi ve kayıtlara bu şekilde geçti. Sonrasında avukatların kimlik tespiti yapıldı ve duruşmaya geçildi. Bir ara Hakimin avukat Baran Doğan'a sanık demesi ile gerek seyirciler gerekse tutuklu gazeteciler arasında gülüşmelere ve uğultumalara yol açtı. Bu dil sürçmesi azda olsa salonun o gergin havasını almış idi. Bu olayın ardından Avukat Baran Dogan,Mahkemenin yargilamayi birakip anayasa mahkemesiden yanit beklemesi ve tutuklamanin tedbir olmasi nedeniyle tahliye talebinde bulundu. Doğan'ın tutuklu gazetecilerin tahliye ve anadilde savunma yapması talebi sonrasında söz alan tüm avukatlar yineledi lakin yine de değişen bir durum olmadı. Artık duruşmanın son saatlerine doğru gelinmiş idi. Mahkeme Başkanı Ali Alçık, KCK davasının perşembe gününe dek 1. Ağır Ceza Mahkemesinin duruşma salonunda yapılacağını ve yine cuma günü görülecek olan Odatv davasının da bu salonda yapılacağını hatırlatarak günü kapattı.
                                                            Gökhan ÇELİK

23 Haziran 2012 Cumartesi

Piyon Olma ve Savaşma!


      İnsanlıktan nasibini almamış, insanlığın ne demek olduğunu idrak edemeyen vicdansızların savaş çığlıklarıyla uyandım bu sabah. Savaş sevdasının ateşi, bacayı sarmıştı. Abuk sabuk insanlar, kimi kimi önemli kişiler, savaş isteyen kelimelerle, “yaptırım uygulanmalı” vb cümlelerle günümüzü aydınlattı!
      Ülkemizin uçağı düşürülmüş, pilotlar hala ortada yok. Uçak Suriye sınırına girmiş, alçaktan uçuyormuş. Suriye'nin hükümetini korkutmuş ve onlar da düşürmüşler. Şimdilik açıklamalar bunlar. (Enterasandır hükümetler saatler sonra açıklama yapma zahmetinde bulundu.) Halkla, kamuoyuyla dalga geçiliyor...
      Ben size, bu olay ve getirileriyle ilgili kısa ve öz olarak bir şeyler söyleyeceğim:
      NATO'nun Suriye'ye girmek istediğini bilmeyeniniz var mı?
      Arap Baharı saçmalığının son ayaklarından birinin Suriye olduğunu bilmeyeniniz var mı?
      Uçağımız düşürüldü, benim aklıma Mavi Marmara olayı geldi. Mavi Marmara'yı hatırlamayan var mı?
      Hatırlayalım: Olaylar yaşandı, gemi sınırdan içeri girdi, İsrail saldırdı. Sonucunda ne olmuştu? İsrail özür bile dilemedi. Amaaa, şimdi Suriye özür dilese de, dilemese de, Türkiye, Türkiye olmasa da NATO güçleri artı ABD oraya girecektir. Girip de o meşhur demokrasiyi oraya götüreceklerdir. Bu benim öngörüm. Böyle olacağından eminim.
      Düşünün, zaten Sayın Tayyip Erdoğan, Sayın Ahmet Davutoğlu, her fırsatta Suriye'ye “büyük devlet” olduğumuz için ihtar vermekteydi. “Suriye'nin meselesi bizim meselemiz!”di. “Suriye'nin halkıyla değil hükümetiyle sorunumuz var!”dı. Bundan iyi fırsat mı olur? Oh ne güzel! Çarka su da geldi şimdi, çok iyi döner! Gelişmeleri dikkatle izleyelim...
      Uçağımızın düşürülmesi büyük ayıp... Uçağımızın “rutin keşif” adı altında Suriye sınırlarına girmesi büyük saçmalık... Pilotların hala bulunamaması ve savaş çığlıkları atmak da büyük insanlık suçu...
      Ne naneler yendiği belli değil. Ne gelişmeler olacağı ise az-çok belli. Bizim ülkemizin uçağı, bizim pilotlarımız niye piyon oluyor ben buna üzülüyorum. Sen uçağı, zaten arapsaçından daha karışık olan bir ülkenin, bir buhran diyarının içine sokarsan, adamlar da düşürür tabi. İnsaf! Sonra tam-bağımsız Türkiye dediğimizde “Allah'sız Gomünistler” oluyoruz. Neyse biraz daha devam edersem hukuken sıkıntı yaşayacağım sanırım.
      Ve...
      Piyon olmaya gerek var mı?
      NATO'nun bir dediğini iki etmemeye gerek var mı?
      Son olarak hepimiz insanız ve savaş bir insanlık suçudur. Kapitalizmin de geçim kapısıdır. Nihayetinde:
      Merzifon Eşeği gibi “Savaş! Savaş!” diye anırmaya gerek var mı?

      Uğur Mutlu...

DÜŞEN UÇAĞIMIZ VE SURİYE SORUNU



Dün gece ki olaylar aslında bir buçuk yıldır yaşananların devamı ve tamamlayıcı olması niteliği taşımaya adaydır. İzlenen dış politikanın doğruluğu veya yanlışlığı tartışılması bir yana dursun, Suriye cephesinden gelen üzücü ve vahim haber dengelerin değişmesine neden olabilecek niteliktedir.

Geç vakitlerde gelen haberlerin doğruluğu önce tartışılmış, fakat sonradan kesin bilgiler hem Türkiye hem de Suriye yetkililerince açıklanmıştır. Ülkemiz Hava Kuvvetlerine ait F-4 tipi savaş uçağı 2 pilotumuz ile birlikte Lazkiye’nin 10 km açıklarında denizde kaybolduğu düşünülmekte iken, “düşürüldü” haberinin gelmesi dünya gündemine bomba gibi düştü.

Bu haberden sonra oluşan derin sessizlikte insanların akıllarına çeşitli sorular takıldı. Bu soruların en önemlileri şunlardı;

-          Hava Kuvvetlerimize ait uçak ne amaçla bölgede uçuş gerçekleştirdi?
-          Suriye’ye yönelik sınır ihlali oldu mu?
-          Sınır ihlali olduysa bunun ihlal derecesi neydi?
-          Suriye’den gelen açıklamalar doğrultusunda alçak uçuş ihtimali doğru ise uçağımızın kimliği nasıl tanımlanamadı?
-          Suriye yetkilileri uluslararası sınır ihlallerinde yerine getirilmesi gereken prosedürleri uyguladı mı?

Öncelikle hükümet yetkililerimizin yaptığı açıklama neticesinde uçağın keşif amaçlı bölgede uçuş gerçekleştirdiği ve hiçbir şekilde üzerinde silah bulundurmadığı netlik kazandı. Bu doğrultuda ne amaçla orada olduğu kesinleşti.

Suriye yetkililerin açıklamalarına göre 1 km kadar bir sınır ihlali olduğu da netlik kazanmıştır. Fakat dikkat edilmesi gereken husus kullanılan aracın bir otomobil veya gemi değil jet uçağı olduğudur. Hali hazırda konu eğer bir jet ise 1 km kadar sınır ihlali yapıldığını söylemek komedidir. Konuya hâkim insanlar bilmektedir ki jet uçakları kilometreler ile tabir edilen mesafeleri saniyeler içinde kat etmektedirler. Yani bu tip ufak ihlaller dünyanın her yerinde hoşgörü ile karşılanmaktadır.

Bunun yanı sıra alçak uçuş gerçekleştiren her uçakta bulunan simgelerden bazı zamanlar çıplak göz ile hangi ülkeye ait olduğu tespit edilebilir. Bu nedenle tanımlanamayan denilmesi de abesle iştigaldir. Kaldı ki uçağımızın da alçak uçuş yaptığı tam olarak netlik kazanmamıştır.

Uluslararası sınır ihlalleri prosedüründe yapılması gerekenler gayet açıktır. Ne kadar da bir Suriye yüzbaşısının uçağı ile beraber Ürdün’e kaçtığı öğrenildikten sonra uçaklara kalkış yasağı koyulsa bile olası bir ihlal de Suriye hükümeti uçağımızı düşürmek yerine jetlerini havalandırmalıdır. Bundan sonra yapılacak olanlar çok nettir.

Prosedür gereğince uçağımıza rotasını değiştirmesi veya acil bir durum da iniş yapabilmesi için 3 uyarı yapılmalıdır. Bu tip bir durumda;

·         İlk olarak Suriye Jetleri jetimiz ile temasa geçerek istenilen koordinatlara girmesini talep etmelidir.

·         Bu uyarıyı dikkate almadan yoluna devam eden uçağa ikinci olarak uygulanması gereken şey ise jet türbilansına sokmak ve bu sayede istenen noktaya veya koordinata yöneltmektir.

·         Bu durumdan sonra da uyarılara uymuyorsa şayet üçüncü uyarı devreye girer. Uçağa net bir zarar vermeyecek şekilde izli mermiler ile korkutulmalıdır.

Uyarılara da yanıt verilmez ise, o zaman jetimiz için düşürme kararı alınmalı ve hatta bu karar  o ülkenin Genelkurmay Başkanı ve Devlet Başkanından gelmelidir.

Bütün bu işlemler yapılmadan direkt olarak uçağı düşürme yoluna gitmek açık açık suçtur ve bu konu dahilinde uçağı düşürülen devlete karşı düşüren devlet bazı yükümlülüklerin altına girmesi gerekir.

Tüm bunlar normal şartlar dâhilinde gerçekleşecek prosedürler ve yapılması gerekenlerin net bir karşılığıdır. Fakat bölgede bir süredir devam eden dengesizlik ve dış güçlerin kışkırtması sürekli olarak Türkiye ve Suriye’nin birbirine cephe almasını sağlayan en büyük unsur olmuştur. Bu olay da iki ülkenin birbirine karşı takındığı tavrın en büyük göstergesi olmuştur.

Saygılarımla
Adil Can Kavcar

     

18 Mayıs 2012 Cuma

Saygıdeğer Yandaşlara İthafen


      Evet bu yazım sizlere gelsin. Evet ben iktisatçı değilim. Repo, kur, endeks vesaire vesaire pek anlamam. Peki siz çok mu iyi anlıyorsunuz? Çok iyi anlayıp da mı “Dünya'nın en büyük 17.Ekonomisiyiz!” diye övünüyorsunuz? Hepiniz Adam Smith kesiliyorsunuz değil mi? Sayın Tayyip Erdoğan'ı överken kendinizden geçiyorsunuz.
      Evet yandaş değilim. Ve evet sizin göremediklerinizi ben görüyorum. X Partisi'nin yandaşı da değilim he bunu da biliniz! Malum AKP karşıtı olan herkesi CHP sanan bir zihniyet var. Yok ama mesele o da değil. Sizi ekonomi bilginleri sizi!
      Sempatizanlarınızla ettiğim sohbetlerde en çok duyduğum söylemlerden biri de şu siz bilginlerden!: “Türkiye aç değil, Türkiye'de açlıktan ölen var mı?” Şimdi bu söyleminize geliyorum değerli bilginler...
      Bir süre yazı yazacak vakit bulamam zannediyordum. Ama bugün yaşadığım bir olay yüzünden adeta şuan vakit yarattım. Ne vicdanım rahat etti ne beyinim. Olayı çok detaylı anlatmayacağım çünkü bazı bilginler duygu sömürüsü diyebilir. Ben önlemimi alayım da detaya girmeyeyim. Malum sizlerle o kadar çok sohbet ettim ki artık neyi yaftalayıp neye sövdüğünüzü iyi biliyorum. Beni de bilgin ettiniz.
      Türkiye'de açlık tabi olmaz. İnsanlar ucu ucuna doyuyor çünkü. Günde bir-iki öğün yiyorlar. Bugün kendi gözlerimle gördüm. 50-55 yaşlarında yük taşıyan bir amca, “Omuzlarım ağrıdı ya...” diyordu. O ses tonunu duymak istemezdiniz eminim. Bütün dünyam başıma yıkıldı. Onun canı yanarken aklıma lüks yatında viski bardağına buz rica edenler geldi aklıma. Bir yanda keyfine düşkün insanlar, bir yanda yükler altında yaşayan amcalar. E tabi Türkiye'de açlık olmaz. Bu cümleyi söyleyip de vicdanınız rahat ediyorsa ne mutlu size! Ki bu olay İstanbul'da yaşanıyor düşünün. Bu memlekette İstanbul'dan daha az gelişmiş 80 il daha var. (İstanbul'u metropol baz alıyorum Ankara ve İzmir daha gelişmiş diyenler için 78-79 il daha var diyorum, farketmez.) O illerin durumunu da düşünün. İstanbul böyleyse onlar nasıl sizce? Ama yok yok. Türkiye'de açlık yok, açlıktan ölen yok tabi.
      Memurlara 3+3'lük bir zam yapıldı en son. Yapılan zam 1 aylık simit artı çay parası etmiyor. Bu memlekette yaşıyorsunuz. İşçilerimize hiç değinmiyorum memurdan beter durumdalar... Bunlar zaten başlı başına bir yazı konusu. Başlı başına hayattan nefret etme sebepleri.
      Bazı şeylerin farkında olma zamanı geldi de geçiyor yurttaşlar. Geldi de geçti! “Dünyanın en büyük 17. Ekonomisi'yiz!” diye övünenlere karşı, “Türkiye'de aç yok, açlıktan ölen duydun mu?” diye bazı yaptırımları fanatikçe savunanlara karşı artık bilinçlenme zamanı! O muhterem bilginlere karşı bilinçlenelim! Gözlem yapmanız yeterli. Gözlem bile insana çoğu şey katar.
      Dini eleştirdim, almadığım olumsuz eleştiri kalmadı. Ama bir düşünün be kardeşler, o adam belki de “Olsun, omuzlarım kopsun ama bu çileye karşı cennette girerim belki” diye kendini avuturken öbür tarafta insanlar ağzındaki havyar lekesini parayla siliyor. Din için bu yüzden toplumu frenliyor diyorum. Frenlemesin! Frenlememeli! Kim kimden üstün?
      İnsanların eşit olduğunu bilip eşitlik için mücadele edelim! Ölüp gittikten sonra hakkımızı alacağımız avuntusuyla ezilişlerimizi içimize atmayalım. İnan mücadele etmek, en azından düşünüp anlatmak, içimize atmaktan daha faydalı olacaktır. İnanın toplu bir mücadele, toplu bir eşitlik istemi, nice amcalara rahat nefes aldıracaktır.
      Mantıklı olalım: Milyon dolarlar nerelere gidiyor, ne saçma ödeneklerle heba oluyor. Ülkenin kendi halka mı gidemez yani? Kendimizi küçük görmeyelim. Biz insanlar, her şeyden önemliyiz. Her şeyden!

Uğur Mutlu

7 Mayıs 2012 Pazartesi

SERTAP’DAN BONOMO’YA İKTİDARIN EUROVISION HAZIMSIZLIĞI


Türkiye’nin çağdaşlaşmayı çarpık pencereden Avrupalılaşma ya da batılılaşma olarak değerlendirmeye başladığı günden beri erovizyon şarkı yarışmaları aynı güzellik yarışmaları gibi aşağılık duygusunun tüm çıplaklığıyla kör gözlere sokarcasına yansıdığı alanlardan biri oldu ve olmaya da devam ediyor

Bunu da 12 Eylül sonrasının küreselleşmiş dünyaya eklemlenmeye çalışan her iktidarı döneminde görürüz. Liberalizmi yan cebe gireceklerin ekonomi anlayışı olarak gören ancak toplumsal, hukuksal konularda tutuculuğun, otokratlığın alasını sergilemekten çekinmeyen kendilerinin “çağdaş”lığını göstergesi olarak güzellik yarışmalarını ve erovizyon şarkı yarışmasını gördüler. Önce AET sonrasında AB ile yaşanamayan balayı bu şarkı yarışmasında yaşanmaya çalışıldı. Velhasıl tüm bu uğraşların hepsi sonuçsuz kalırken pek de katılmasına gönülden razı olunmayan Sertap Erener’in birileri için beklenmedik bir şekilde 2003 yılındaki yarışmada gelen birinciliği kendilerini her alanda başarılı görenlerce bir türlü sindirilemedi. Bu hazımsızlıklarını da o tarihten sonraki erovizyon şarkı yarışmalarına katılacak adayların belirlenmesi sürecinde istikrarlı bir şekilde gösterdiler. Bu 2012 de temsil edilecek adayın seçiminde de istisnasız olarak devam etti. Söz ettiğim sindirim sorunu sadece sürecin işleyişine ve adayların seçimine değil keza adayların seslendirdiği şarkılara da sonuna kadar sirayet etti ve tabii olay kendi yolundan çıktı.

Bu akşam başta TRT olmak üzere bir çok kanalda verilen erovizyon şarkısı da yukarıdaki sözü edilenleri sonuna kadar yansıtan bir özelliğe sahip. İngilizce ismi, egzantirik melodisi, her telden ayrı çalmasıyla potporilere rahmet okutacak müziğiyle oryantalizmi damarlarıma kadar hissettirdi. Bu oryantalizm şimdiye kadar gördüğümüz oryantalizmden daha farklı boyutta bir oryantalizm. Estetik yoksunu, sanata düşman, müziği günah olarak görenlerin oryantalizmi.

Muhtemelen her durumda, vakada, ortamda gösterilen riyakarlık bunda da gösterilecek. Kişiliklerini ilkesizliklerle kazanmışlar aa ne güzel derken, kuvvetle ihtimal olası başarısızlık sonrası her zaman ki omurgasızlıklarını sergileyecekler.

Tabii en büyük hayal kırıklığına uğrayacaksa iyiniyetinden şüphe edilmeyecek olan şarkının sahibi. Şarkının adı love me back değil de play me back olsaydı daha anlamlı olabilir ve atmosfere uyardı.

    İÜ İletişim Fakültesi Öğretim elamanı  Adem AYTEN

1 Eylül 2011 Perşembe

1 Eylül (Dünya) Barış Günü


Barış, kısaca kinin, nefretin ve düşmanlığın ortadan kalkması veya  olmaması anlamında kabul görülür. Başka bir anlatımla kötülükten, kavgalardan, savaşlardan kurtuluş, uyum, birlik, bütünlük, sukunet, sessizlik, huzur içinde yaşamak olarak da tanımlanabilir.  Dünya Barışı da yukarıda saydığım tüm bu niteliklerinin "Küresel Köy" diye adlandırdığımız yer kürenin tamamında hüküm sürmesi durumudur. Buna istinaden Dünyada barış fikri ilk olarak ünlü ingiliz yönetmen  Jeremy Gilley ortaya atmış, evrende 24 saatte olsa barışın, kardeşliğin ve hoş görünün eğemen olmasını temeni etmişdir. İngiliz film yapımcısı Gilley’in 1999 tarihinde başlattığı ve “hiç olmazsa tüm dünyada bir günlük barış olsun” fikriyle ortaya koyduğu ‘Peace One Day’ isimli kampanyası etkili olmuş. Gilley 1999’da başlattığı kampanyasında dünyada tüm çatışmaların bir gün süreyle durmasını ve çocukların o gün savaşlarda ölmemesini, sakat kalmamasını hedeflemiş ve bunu başarmışdır.

O günlerde Jeremy Gİlley, aralarında savaşan ülkelerin liderlerinin de olduğu tüm dünya liderlerine mektuplar yazan ve bazılarıyla da yüz yüze görüşmüş ve kampanyası süreç içinde ses getirmeye başlamış ve tüm dünyada destek görmüştür. Gilley  sonra bu fikrini  2005 yılında dönemin Birlemiş Milletler (BM) Genel Sekreteri Kofi Annan’a da izah ederk onu da en nihayetinde bu fikre inandırmayı  başarmıştır. Netice itibari ile BM aldığı  kararla tüm dünyada 21 Eylül’ün “Dünya Barış Günü” olarak kutlanmasını kabul etmiş. Kofi Annan’ın 2005 yılındaki “Dünya Barış Günü” ile ilgili açıklaması aynen şöyle; “Dünya Barış Günü, tüm dünyada, tüm ülkelerin ve tüm insanların düşmanlıkları ve savaşı 24 saat süreyle durdurdukları, küresel ateşkesin ilan edildiği bir gün anlamına geliyor. Ve bu gün tüm dünyada yerel saatle 12’de bir dakikalık saygı duruşu yaptıkları gündür…” 


Birleşmiş Milletler Genel Kurulu, 1981 yılındaki 57. birleşiminde, “Genel Kurul’un açılış  günü olan her Eylül’ün üçüncü salı gününü”nı “Uluslararası Barış Günü” ilan edilmiştir. Yıllar sonra Genel Kurul'un 7 Eylül 2001 tarih ve A/RES/55/282 sayılı kararı ile 21 Eylül'ün Barış Günü olarak kabul etmiştir.


Peki ama dünyada 21 Eylül olarak bilinen Dünya Barış Günü, Ülkemizde neden 1 Eylül'de kutlanıyor ? Bir günün iki kere kutlanması sizcede abesle iştigal etmez mi ?  Esasın işin aslı  şu.  Eskiden Sovyet Sosyalist Cumhuriyetler Birliği  (SSCB) ve Varşova Paktı üyesi ülkeler  barış içinde bir dünya mücadelesi görevini hatırlatmak amacıyla Hitler faşizminin 1939 yılında Polonya’yı işgal ederek ikinci dünya savaşını başlattığı tarih olan 1 Eylül’ü “Dünya Barış Günü” olarak ilan edilmiştir. SSCB’nin ve Varşova Paktı’nın dağılmasından sonra hiçbir ülke 1 Eylül’ü Dünya Barış Günü olarak kutlamadı. Tabi söz meclisten dışarı Türkiye ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhurriyeti bu kapsma girmiyor.. Her yılın 1 Eylül'ünde bakanların, Meclis Başkanları’nın hatta bazen başbakanların bile yazılı ve görsel basına demeç verdiği , insan hakları kurumlarının, sivil toplum örgütlerinin gösteriler, paneller, toplantılar düzenledikleri 1 Eylül “Dünya Barış Günü”nü artık dünya da bizden başka kimse kutlamıyormuş... 


Şüphesiz gönül ister ki böylesine anlmalı bir günün senede yalnız 24 saatte kutlanması ile yetinmeyip, yılın her anında bu zihniyetin hüküm sürmesidir. Günümüzü dünyasında politikacılar başta olmak üzere burjuva demokrasilerinin yaşandığı emparyalist toplumlar   ve Uluslar arası kapitilalist şirketler, kendi çıkarları doğrultusunda ne yazık ki dünya barışına amaan vermiyorlar. Üstüne üstlük her geçen gün iyice düzeni  çığrından çıkarıp talan ediyorlar. Bu yazdıklarıma istinaden irlandalı oyun yazarı olarak dünya çapında ün yapan G. Bernard Shaw 'ın bir sözü aklıma geldi yazmadan geçemeyeceğim..." Dünyada barışı sağlamak isterseniz, politikacıları öldürün yeter,  halklar anlaşır." 


Son olarak yazıma Türkiye Cumhuriyeti'nin kurucusu Gazi Mustafa Kemal'in günün anlam ve önemini izah eden bir deyimi ile sonlandırcağım... "Yurtta Barış, Dünyada Barış"  Barış ve sevgi dolu yarınlara....
                                                                                                                         Saygılarımla

25 Temmuz 2011 Pazartesi

2010 BM İGE' ye göre bizim ülke olarak kırk fırın ekmek yememiz lazım...

İnsanı geliştirme raporu'nun 20. yıl dönümü baskısında, Birleşmiş Milletler Kalkınma Programı'nın (UNDP) yeni düzenlenmiş insanı geliştirme endeksine (İGE) göre Türkiye 0.679'luk bir değer ile 169 ülke arasında 83. sırada yer alarak "Yüksek İnsanı Gelişme" gösteren ülkeler arasında yer aldı. Metedolojideki düzenlemeler sebeb,yle 2010 sıralamaları önceki yılların listeleriyle karşılaştırılamıyor.

4 Kasım 2010- 2010 İnsanı gelişme endeksi'nde (İGE) Türkiye sıralamada AB üye ülkeleri ile AB'ye aday olan diğer ülkelerin ve OECD ortalamasının altında yer aldı. Ayrıca Türkiye gibi yüksek insanı gelişme kategorisinde yer alan ve (Satın alma gücü paritesine göre) kişi başına düşen gayri sfi milli gelir seviyesi Türkiye'nin latında olan Bulgaristan, Letonya, Ve Romanya gibi ülkeler, ortalama eğitim süresi ve beklenen yaşam seviyesi süresi ortalamaları sayesinde Türkiye'ye kıyasla daha üst sıralarda yer aldı. Benzer biçimde Türkiye, AB'ye aday 4 ülke ( Dİğerleri Hırvatistan, Eski Yugoslavya Cumhuriyeti Makedonya ve İzlanda) ile tüm OECD ülkeleri arasında en alt sırada yer aldı.

Son 30 yılda milli gelirde yaşanan % 112'lik artışla Türkiye ekonomik büyüme kapsamında büyük ilerlemeler kaydetti. Dolayısı ile bu durum gayri safi milli hasılayada yansıdı.  Ancak insanı gelişme endeksinin hesaplamasında milli gelirin yanı sıra ülkelerin sağlık, eğitim düzeylerine ilişkin temel verilerde kullanılıyor. Ülkemizin  İnsanı Gelişme Endeksinde ülkeyi OECD ve AB standartlarına yaklaştırabilecek daha üst sıralara ulaşabilmesi için çabalarını doğumda yaşam beklentisini (2010'da 72,2 yıl ) ve ortalama eğitim süresini (2010'da 6,5 yıl) artırmaya yönlendirmesi gerekiyor.

2010 raporunda uzun ve sağlıkllı bir yaşam bilgiye erişebilinir ve kabul edilebilinir bir yaşam standardı gibi üç temel boyutta ortalama insanı gelişme düzeyinin uzun vadeli takibi sonucunda elde edilen özet ölçüm olan İGE'yi hesaplama için kullanılan bazı yöntemlerle düzenlemeler yapıldı. Bilgiye erişim ve kabul edilebilir nir yaşam standardını ölçen göstergeler 2010 raporunda değitirildi. Ortalama yetişkin eğitim süresi ve çocuklar için beklenen okula devam süresi, önceki göstergelere kıyasla eğitim kavramını daha iyi kapsıyor ve ülkeler rasında daha iyi bir ayrıt edici güce sahip. Yaşam standardı gayri safi yurt içi hasıla(GSYİH) yerine artık satın alamgücü paritesine göre ABD doları cinsinden gayri safi kişi başına düşen milli gelir(GSMG) ile ölçülüyor. GSMG, pek çok açıdan GSYİH' yi düzenilyor. ve dolayısı ile bir ülkenin gelir düzeyinin ölçülmesi için daha uygun. Bu sebeble Temel oluşturan yönetem ve veriler değiştiğinden, daha önce yayımlanmış raporlar ile değeri ve sıralamaları karşılaştırma yanıltıcı olabilir. Türkiye'nin İGE 'deki mevcut yeri, yüksek insanı gelişim düzeyindeki ülkeler arasında sondan 3. sırada yer alan ortalama eğitim süresine bağlanabilir. Ortalama 6,5 yıl eğitim süresi olan Türkiye'nin ardından sırasıyla 6,2 ve 6,1 ile Venezuella ve Kuveyt geliyor. Türkiye'de ortalama eğirim süresi OECD ülkelerinin sürelerinin nerdeyse yarısına denk geliyor; 2010 rakamlarına göre bu süre 11,4 yıl...

DEVAMI GELECEK...