logo

Adil Can Kavcar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Adil Can Kavcar etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

16 Aralık 2012 Pazar

GEÇMİŞTEN GELECEĞE İNCE BİR ANEKDOT


 Bir coğrafya düşünün, bedeni her ne kadar parmaklıkların ardında olsa da ruhu tıpkı özgür bir kuş gibi denizlerin üzerinde dolaşan insan gibi… Gözlerinde umut denen ve kimilerine göre adam kayırmadan, riyakârlıktan, yalakalıktan ibaret olan fakat ona göre tertemiz Anadolu anasının pak alnı kadar temiz yetiyi hiç kaybetmemiş… Elleri yalnızlığın kölesi olsa bile dili hala bıkmadan memleket türküleri tutturabilen… İhaneti de, acıyı da sevdaları da en dibine kadar yaşamış…

Evet düşünün çünkü bu topraklar üzerindeki insanların belli dönemlerde ya kulakları sağırlaşır yada gözleri görmez nedense, üstüne bastıkları kara toprağın feryadını…

Düşünmeye en çok ihtiyaç duyulan bilmem kaçıncı zamanlardan birinde buluverdik kendimizi yine.
Ülkemiz üzerinde oynanan oyunlara alet olup dengesizce hareket edenlere karşın, susmayı tercih edip konuşacak yarınları umutla bekleyenler de vardı bu dönemde…

Zamanla topraklarımızda yaşamız ve acımasızca yargılananlardan ders çıkardı susanlar, konuştukları her an toplumun büyü altına girmiş büyük bir kısmının şimşeklerini üzerlerine çekeceklerinin farkındalığıyla…

Yargılanan dediysem o kelimedeki hukuk sihrine kapılmasın kimse… Belki de yargısız infazdı Mustafa Kemaller, Nazım Hikmetler ve daha nicelerinin başına gelen…

Sanki hain ilan edilmemişmiydi sürgünde, Şam’da vatanını kurtarmak için kirli dükkân köşelerinde canla başla çalışan Doktor Mustafa Elvan Cantekin, Lütfi Müfit…

Sanki sonra kendimiz alkışlamadık mı otuz yıl önce ülkemizde idam edilen üç fidanı?

Fakat bu sefer mekanizma iyi işliyor olacak ki gerçek vatanseverleri de suç işleyenlerle aynı kalıba koyup yargılamakta… Belki de otuz yıl sonra alkış almamaları için, isimlerine türküler yazılmasın diye…

Toplum olarak geçmişte gördüklerimizin çivi gibi tepemize ne zaman çakılacağını merak ettiysek de bu merak içindeyken kafamızdaki çivileri görememiş olduk… Bizi biz yapan değerlerden saptırılıp birbirimize dşürülmek istendik. Oyunlara geldik aldatıldık.

Tüm bunlardan ilerdeki aydınlık geleceklerin hep birere ders çıkarabileceğini düşündük, olmadı. Şimdi tekrar coğrafyamızda açılan satranç tahtasında bize tek seçenek sunuldu, oda piyon olmak…

Yine bu zamanlarda her ne kadar piyon oldurulmaya çalışılsak bile kilidin anahtarının bizde olduğunu bilerek ülkemizin çıkarlarını yerler altına aldırmamalıyız.

Ya herşeyi unutup tekrar tahtaya çıkacağız, ya da geçmişimize bakıp, bize karşı oynanan tüm oyunlardan sıyrılıp tahtayı bize bunu yapanların kafasına geçiren tarafta olacağız…

Adil Can KAVCAR

17 Eylül 2012 Pazartesi

HÂKİM DEVLETLER EGEMENLİĞİ BAŞ PAROLASI: SIRT ÇEVİRME POLİTİKASI


Dünya üzerinde etken ülkeler, kişilerin ve ailelerin izlediği yolu izlemeyen onlardan daha üstün ve daha kudretli bir yapıda olmayı bilenlerdir. Devlet insan gibi duyguya ve bireysel düşünceye sahip değildir, olamaz.

Şu an ki düzende 3. Dünya ülkeleri diye tabir edilen devletler, içinde barındırdıkları insanların ruh hallerini aynen yönetim biçimine yansıtan ve gerekli olan otoriter düşünceden çok insansı yapısı ile sorunları çözme yöntemine başvuranlardır.

Yukarıda bahsi geçen ülkeler, dış politikalarında sırtlarını yakındaki duvara verme gerekliliğini unutarak emperyalizmi besleme yolunu seçmiş ve platonik bir tutkuyla okyanusun ardına bağlanmışlardır.

Bu sevda, onları komşuları ile zıtlaşmaya itmiş ve içinde bulundukları bölgelerin kontrolünü tamamen umut bağladıkları emperyalistlerin ellerine basit bir oyuncak olarak bıraktırmıştır.

Herhangi bir devleti diğerlerinden ayıran en büyük özelliklerden birisi de karar verebilmedir. Gerçek anlamda otoriter ve güçlü bir yapı her zaman kendi kararlarını kendi içinde alabilendedir. Aksi ise devlet yapısını temelden sarsmaya yönelik büyük bir yanlışlıktır.
  
Kendi kendisine karar verememe durumu değişik hataları da yanında getirir ve sonuç olarak mekanizmaya sürekli bir üst mercihe danışma isteğini aşılar ki bu arzu engellenemez ve önü alınamaz bir alışkanlık haline dönüşür.  

Hâkim devletler, kendilerine akıl danışmaya gelenlerin altın tepside sundukları belli başlı sorunları dolaylı olarak çözmemekten yana tavır takınma yoluna gidenlerdir.

Günümüzde de bu politika ile diğer devletlere ağırlığını hissettiren batı dünyası, önceleri Kafkasya ve Orta Afrika’da yürüttüğü anlayışı şimdilerde ise Kuzey Afrika, Arap Dünyası, Ortadoğu ve Anadolu’da devam ettirmektedir.

Devletler arası münasebete doğrudan veya dolaylı yollarda müdahalede bulunan bazı batı devletleri, Dönem dönem çıkışa geçmeye yeltenen ve bölge de yaptıkları ile hâkim güç olmaya yönelik adımlar atan (onlara göre) devletçiklerin kafalarına bir tokmak indirmeyi kendilerine görev addetmiştir.

Günümüzde ise bunun en yakın örneğine maalesef canlı olarak şahit olmaktayız. Ülkemizin izlediği dış politikanın sonucunu her gün bayrağa sarılan tabutlar acı bir şekilde ortaya sermekte sanırım.

İlk başta bahsettiğim insani duygular ile hareket etme hastalığına yakalanan devletimiz, önce Libya gibi 1974’den bu yana iyi ilişkiler içinde bulunduğu bir devlette çıkan isyanda isyancıların yanında yer almış, sonrasında ise kendi sınır komşularından Suriye’ye de sıçrayan olaylarda yine okyanuslardan gelen dayatma yüzünden isyancıların istekleri doğrultusunda hareket etmeye başlamıştır.

Bu durum ile birlikte Türkiye’nin sınır komşuları ile arası iyice açılmaya başlamıştır; İzlediği Nükleer Program ile tüm batı dünyasının tepkisini toplayan İran, Türkiye’den gördüğü kısa süreli destek ile başka bir hamle yapacakken bir anda Suriye konusunda ülkemizden ağır bir dirsek yemiştir. Ülkemizin Suriye için izlediği politikayı beğenmeyen ve konu ile ilgili görüşlerini yazılı basına bildiren İranlı yetkililere olumsuz yanıtlar veren Türk yetkililer herkesi şaşırtmıştır.  

Türkiye’de Kürecik’e yerleştirilecek olan Füze kalkanları sürtüşmesinin üzerine yaşanan bu yeni gelişmeler, bölgedeki tüm devletleri bir anda iğne fıçısının içine koymaya yetmiştir.  

Türkiye’nin sınır güvenliği ve Doğalgaz alımı açısından olmazsa olmazlardan biri olan İran’a bu denli ani sırt çevirmesi ülkemiz zararına olmuştur.

Sınır güvenliği denince bölgede akla gelen ilk saldırganlar topluluğu terör örgütü Pkk bir süre giremediği İran topraklarına nedense bu gelişmelerden sonra sızarak adeta dışarıdan Hakkari’yi abluka altına almıştır.

Özellikle içinde bulunduğumuz aylarda bu kadar çok evladımızın toprağa verilmesi ile, Pkklıların İran içinde rahatça hareket etmesi olayları birbirine bağlantılıdır.

Hakkari’de yapılan saldırılara bakıldığında, örgütün geliş güzergahının Irak değil İran toprakları olduğu bariz bir şekilde görülmektedir.

Konunun gerçekliği ise bizzat Başbakan tarafından doğrulanmış ve içinde bulunduğumuz bu zor günlerde İrandan gelen terör saldırıları ile ilgili olarak ülke ile direk temasta olduğumuzu belirtmiştir.

Kısacası Batı dünyası yaklaşık 85 yıldır hâkimiyetini okyanus aşırı bölgelerde geliştirmek amacıyla,  özellikle bölgeler içinde güçlü ve komşu olan devletlerin birbirlerine sırt çevirmesi gerektiğini bilerek o plana sadık kalacak stratejiler geliştirmeye devam etmektedir.

Adil Can Kavcar
      



22 Temmuz 2012 Pazar

KALEM TUTAN KANLI ELLER…



1950’lerden kalma suikastlar, canlı bombalar, hediye edilen yer tespit edici saatler, türlü linç girişimleri veya daha da eskilerden kalma değişik noktalardan can damarına basılan halkların kışkırtılması ayrıca bunların sonucunda istenen daimi bir isyan hali… Senaryolardaki roller her ne kadar değişim gösterse de yöntemleri asla değişmeyecek gibi…

Dün; Afrika, Doğu Asya, Rusya ve Çin arasında kalmış Halkların yaşadığı ve Ortadoğu’da yaşananlar bugünlerde de aynen devam etmekte, bu bölgedeki insanların refaha kavuşması istenmemektedir.

Tüm bunları gerçekleştirmek 1600'lerde taktiksel ve stratejik yönden zayıf olan batı güçlerince becerilememiş, fakat sonraları özellikle Amerika’nın etken güç haline gelmesi ile silkinen batı dünyası hegemonyasını diğer toplumlara iyiden iyiye dayatmıştır.

Buraya kadar “dünyanın değişik adaletinden dolayı, 'etken gücün baskın olması' tanımının gerektirdiklerini yapıyorlar.” diyenler olacaktır. Nitekim bunları diyenler bile kabul etmelidir ki, üzerine sarılı emperyalizm bandını bir türlü yırtamayanların bu kadar dayatma sonucunda bunalıp ters tepki göstermesi,  bu işe “yeter!” demesi gerekirken; her geçen gün daha da artan baskıları ve atalarından miras kalan toprakların zenginliklerinin kaybolmasını memnuniyetle izleme yolunu seçmesidir.

Meşru olmayan ve hiçbir kurala, antlaşmaya, ateşkese sığmayan gayrimeşru girişimler, direk olarak müdahale edilecek toplum üzerinde kurulan aldatma politikası sayesinde gerçekleştirilir. İşte bu sebep ile insanlar kendi cellatlarını ufak bir göz yanılması ile kurtarıcı olarak görür…

Bu olumlu karşılamanın özünde yalnızca iki sebebi var…

Birincisi, mazeret kabul etmeksizin ezilen halkların inatla ezilmeyi isteme uğruna vazgeçtikleri kişisel ve toplumsal eğitimdir. Var olmanın ve istenen huzur ortamını yaratmanın can suyu eğitimden geçer.

Gelişimini tamamlamamış ve stratejik olarak iştahları kabartan devletlerde, dönem dönem bu açlığın hissedildiği ve eğitim seferberliğine girişildiği gözükse de, çeşitli nedenler öne sürülerek baltalanmış veya harekete geçen kuruluş emperyalizm bünyesine çekilmiştir.

İşte bundan dolayı Doğu devletlerinden aşina olduğumuz isim veya soy isimler, nedense ufak değişimler ile (Bayramovic “Bayramoğlu”, Koetlu “Kutlu” gibi) veya değiştirilmeden Batı güçlerinin tıpçılarında, mühendis ve mimarlarında karşımıza çıkıveriyor.

Eğitimde gelişim tamamlanmadığı halde çeşitli sanayii hamlelerine girişmeye yeltenme durumları olduğunda ise sinsi politikaları biraz daha meşrulaşıyor. Kendi hammaddelerinin kullanımını ve işlenen hammaddenin ortak pazara sürülmesini hedefleyen devletler de “Sizin tesisleşmeniz ve işleme kaliteniz elinizdekini işlemeye yetersiz kalır, siz hiç uğraşmayın biz sizden daha ucuza bu ham maddeyi satın alıp, elde ettiğimiz ürünü de size daha ucuza veririz.” bahanesi, sanayileşme yoluna girmeyi hedeflemiş fakat tamamen günü kurtarma mantığıyla hareket edenlerin aklını çelmeye yeterli bir olgudur.
 
 Gelişim sürecinde her ne kadar zorluk çekilse de sonrasında belki de ülkelerinin kalkınmasına neden olacak bu atakları, ucuz vaatlere kanarak yitirenler ülkesine yapılabilecek en büyük kötülüğü yapanlardır.

Tüm bu saydıklarıma ek olarak daha birçok alanlarda örnekler verilebilir.

Afrika’da kalifiye doktor yetiştirmek yerine beli dönemlerde göz boyamak amacıyla kurulan ve eninde sonunda kaldırılan sahra hastaneleri; Elmas, Antimon, Uranyum gibi değerli madenlerin ticaretini tekele sokmak için çeşitli silahlı güçleri bölgeye konuşlandırmak ve bu güçler üzerinden isyancıları kışkırtmak (Orta Afrika, Güney Amerika, Güney Asya, Ortadoğu menşei, ayrıca Özellikle Libya, Zimbabwe, Mısır, Suriye, Lübnan, Irak, Afganistan, Kuzey Osetya ve çok kısa bir dönem İran’da olduğu gibi)  gibi…

Olumlu karşılamaların ikinci bir sebebi ise; insanın kendi doğasından gelen garip bir durumdan ibarettir. Rahatlık kavramına kavuşmak için canı pahasına mücadele eden insanlar, bu kavram ile yüz yüze karşı karşıya kaldıklarında sudan çıkmış balığa dönerler. Rahatlığın tadına varacağına ve bunun üzerine bir şeyler katacağına inanılanlar maalesef insan psikolojisinin derinlerinden gelen bir nedenden ötürü bunu yapmazlar. 2009-2010 yılları Libyasına bakıldığında yukarıda aktardıklarım daha iyi anlaşılacaktır.

Bu yıllarda bir Libya vatandaşının sahip olduğu haklar, belki e dünyanın birçok devletinde vatandaşlara tanınan haklardan kat kat üstteydi. Her ne kadar kendi kuruluşları çalışmasa bile Libya Hükümeti kendi imkanlarını kendi halkına kullanma parolası ile Çölü bile tarım arazisi haline getirmiş, Türkiye’den birçok inşaat firması ile çeşitli anlaşmalar yapmış bu anlaşmalar neticesinde Libya hızla yükselen bir değer haline gelmişti. Kendi halkının çalışma azminin(!) farkında olan Libya yetkilileri Türkiye’ye kapılarını açmış ve binlerce işçiyi bünyesine çekmişti.

Ülkede vergi neredeyse sıfırdı, elektrik ve suya çeşitli bölgeler çok cüzi hatta bazı bölgeler ise hiç ücret ödememekteydi.

Sözün özü Libya dünyada yükselen bir değer haline gelmiş ve iç huzurunu sağlamış bir devlet olarak dışa açılma yoluna gitmiş, bu ilerleyiş kimi Akdeniz aşırı ülkelerin canını sıkmıştı. Büyük abilerine danışan bu ülkeler neticesinde içerdeki ayrılıkçı grupları kışkırtmış ve bu gruplar birleşerek halkın aklını çelmeye başlamıştı. Tüm propagandaları gerçekleştiren ve görevini eksiksiz yapan ayrılıkçılara yapılan para ve silah takviyesi ile ülke içinde ikinci bir ordu oluşturuldu. Oluşturulan bu orduya birde Uluslararası askeri ortaklık yapmış devletlerin bağlı olduğu bazı kuruluşlar da yaptıkları hava saldırıları ile destek vermiş ve neticesinde ülke büyük bir kaosa sürüklenmişti.

Buraya kadar kendi içlerinde eşitsizliğin olduğunu ve bunun giderileceğini düşünen ülke insanına rahatlık fazla gelmişti. Yıllardır kahraman olarak gördükleri liderlerini bir gecede linç ettiler.

Sonuç onlar için acı oldu… Çok değil altı ay önce bulsalar bir kaşık suda boğacakları Kaddafi’yi simdi mumla arar oldular. Libya da gerçekleştirilen bu operasyonun bir benzeri Mısır’da gerçekleşmiş, sonuç onlar içinde aynı olmuştu. Tahrir meydanına Mübarek’i devirmeden önce toplananların ta kendileri aynı meydanlarda neden yine bas bas bağırır oldular acaba?

Tarih boyunca kendi kaderini bile kendisi yazamadığını düşünerek ve bu ezilmişlik içerisinde yakınan insanlar bilmelidir ki, kaderini yazması için kalemi elleri ile başkalarına sunanlar onlardır…

Adil Can KAVCAR
  

23 Haziran 2012 Cumartesi

DÜŞEN UÇAĞIMIZ VE SURİYE SORUNU



Dün gece ki olaylar aslında bir buçuk yıldır yaşananların devamı ve tamamlayıcı olması niteliği taşımaya adaydır. İzlenen dış politikanın doğruluğu veya yanlışlığı tartışılması bir yana dursun, Suriye cephesinden gelen üzücü ve vahim haber dengelerin değişmesine neden olabilecek niteliktedir.

Geç vakitlerde gelen haberlerin doğruluğu önce tartışılmış, fakat sonradan kesin bilgiler hem Türkiye hem de Suriye yetkililerince açıklanmıştır. Ülkemiz Hava Kuvvetlerine ait F-4 tipi savaş uçağı 2 pilotumuz ile birlikte Lazkiye’nin 10 km açıklarında denizde kaybolduğu düşünülmekte iken, “düşürüldü” haberinin gelmesi dünya gündemine bomba gibi düştü.

Bu haberden sonra oluşan derin sessizlikte insanların akıllarına çeşitli sorular takıldı. Bu soruların en önemlileri şunlardı;

-          Hava Kuvvetlerimize ait uçak ne amaçla bölgede uçuş gerçekleştirdi?
-          Suriye’ye yönelik sınır ihlali oldu mu?
-          Sınır ihlali olduysa bunun ihlal derecesi neydi?
-          Suriye’den gelen açıklamalar doğrultusunda alçak uçuş ihtimali doğru ise uçağımızın kimliği nasıl tanımlanamadı?
-          Suriye yetkilileri uluslararası sınır ihlallerinde yerine getirilmesi gereken prosedürleri uyguladı mı?

Öncelikle hükümet yetkililerimizin yaptığı açıklama neticesinde uçağın keşif amaçlı bölgede uçuş gerçekleştirdiği ve hiçbir şekilde üzerinde silah bulundurmadığı netlik kazandı. Bu doğrultuda ne amaçla orada olduğu kesinleşti.

Suriye yetkililerin açıklamalarına göre 1 km kadar bir sınır ihlali olduğu da netlik kazanmıştır. Fakat dikkat edilmesi gereken husus kullanılan aracın bir otomobil veya gemi değil jet uçağı olduğudur. Hali hazırda konu eğer bir jet ise 1 km kadar sınır ihlali yapıldığını söylemek komedidir. Konuya hâkim insanlar bilmektedir ki jet uçakları kilometreler ile tabir edilen mesafeleri saniyeler içinde kat etmektedirler. Yani bu tip ufak ihlaller dünyanın her yerinde hoşgörü ile karşılanmaktadır.

Bunun yanı sıra alçak uçuş gerçekleştiren her uçakta bulunan simgelerden bazı zamanlar çıplak göz ile hangi ülkeye ait olduğu tespit edilebilir. Bu nedenle tanımlanamayan denilmesi de abesle iştigaldir. Kaldı ki uçağımızın da alçak uçuş yaptığı tam olarak netlik kazanmamıştır.

Uluslararası sınır ihlalleri prosedüründe yapılması gerekenler gayet açıktır. Ne kadar da bir Suriye yüzbaşısının uçağı ile beraber Ürdün’e kaçtığı öğrenildikten sonra uçaklara kalkış yasağı koyulsa bile olası bir ihlal de Suriye hükümeti uçağımızı düşürmek yerine jetlerini havalandırmalıdır. Bundan sonra yapılacak olanlar çok nettir.

Prosedür gereğince uçağımıza rotasını değiştirmesi veya acil bir durum da iniş yapabilmesi için 3 uyarı yapılmalıdır. Bu tip bir durumda;

·         İlk olarak Suriye Jetleri jetimiz ile temasa geçerek istenilen koordinatlara girmesini talep etmelidir.

·         Bu uyarıyı dikkate almadan yoluna devam eden uçağa ikinci olarak uygulanması gereken şey ise jet türbilansına sokmak ve bu sayede istenen noktaya veya koordinata yöneltmektir.

·         Bu durumdan sonra da uyarılara uymuyorsa şayet üçüncü uyarı devreye girer. Uçağa net bir zarar vermeyecek şekilde izli mermiler ile korkutulmalıdır.

Uyarılara da yanıt verilmez ise, o zaman jetimiz için düşürme kararı alınmalı ve hatta bu karar  o ülkenin Genelkurmay Başkanı ve Devlet Başkanından gelmelidir.

Bütün bu işlemler yapılmadan direkt olarak uçağı düşürme yoluna gitmek açık açık suçtur ve bu konu dahilinde uçağı düşürülen devlete karşı düşüren devlet bazı yükümlülüklerin altına girmesi gerekir.

Tüm bunlar normal şartlar dâhilinde gerçekleşecek prosedürler ve yapılması gerekenlerin net bir karşılığıdır. Fakat bölgede bir süredir devam eden dengesizlik ve dış güçlerin kışkırtması sürekli olarak Türkiye ve Suriye’nin birbirine cephe almasını sağlayan en büyük unsur olmuştur. Bu olay da iki ülkenin birbirine karşı takındığı tavrın en büyük göstergesi olmuştur.

Saygılarımla
Adil Can Kavcar

     

7 Haziran 2012 Perşembe

SATRANÇ TAHTASINDA PİYON ÜLKE “SURİYE”




“Arap Baharı” esintilerinin devam ettiği bir ülke olarak görülen Suriye aslında bu basit yakıştırmadan daha fazlasını bünyesinde barındırdığını o tarihten bu yana süregelen olaylar zinciri ile göstermiştir.

Durum sanılanın çok ama çok üzerinde toplumsal bir kargaşa haline gelerek, geniş kitlelere adeta bir yaptırım şeklinde lanse edilmiştir. Fakat esas merak edilmesi gereken olayların iç yüzü ve genel kapsamlı bir çözüm yolunun ne zaman yürürlüğe konulması gerektiği iken halen daha inatla çeşitli komplo teorileri ürettirilmekte ve başarı ile medyaya sunulmaktadır.

Değişik tarzda gerçekleşen sunumlardan ilki Suriye’de yaşayan bir genç ile ortaya çıkan video görüntüleriydi. Kimliği tam olarak bilinmeyen ve kısa adlar ile tanınan bu genç, CNN gibi değişik büyük batı menşei uluslararası haber kanallarına canlı telefon bağlantısı veya canlı olarak bağlanarak, olayları aktarmak görevini kendine borç bilmişti belli ki.

An ve an olan tüm olayları hemen o dakika hatta olayların yaşandığı esnada canlı yayınla dünyaya aktaran bu kahraman(!) genç, sonraları yakalanan canlı yayın öncesi konuşmalarında çeşitli silah seslerini canlı yayına adeta bir senfoni orkestrasını konsere hazırlayan bir şef gibi hazırlamakla meşguldü. Bu video bile gencin yaşananları bir nebze abartarak dünya kamuoyuna sunduğu gerçeğini ortaya koymuştu.

Bunun yanında devamlı olarak Suriye’deki direnişçiler, Suriye hükümeti, Dış güçler ve Suriye içi terörist gruplar başka ağızdan konuşmaya devam etmektedirler.

Devamlı olarak Hama’da devam eden katliamların sorumluluğunu hükümet teröristlere yüklerken direnişçiler sürekli olarak Hükümet güçlerini suçlamaktadır.

Geçtiğimiz günlerde bir ayağı İstanbul’da da yapılan Suriye için barış görüşmelerinin ortaya çıkış sürecinde bu katliamların büyük rolü olmuş ve olmaya devam etmektedir.

Tüm bu olanlara karşın bölgede bir bütün haline gelmiş Rusya-İran-Suriye müttefikliğinin dağıtılmasını göze alamayan Rusya, her durumda aleni veya dolaylı yollar ile Suriye bütünlüğüne yapılacak bir müdahalede, müdahaleyi gerçekleştiren ve destek verenlere karşı negatif tavır takınacağını beyan etmişti.    

Belki de bu üç neden veya gerekçe Suriye üzerinde oynanan bölgesel oyunun birinci perdesini gözler önüne sermeye yetebilir. Dikkatlice bakıldığında ülkenin selameti açısından insanlar ile hükümet güçlerinin barış sağlamasını engelleyenlerin üstteki nedenlerde rol oynayanlar olduğunu göreceksiniz.

Barış sağlanması güç ama sağlandığında ise barışan tarafları güçlendiren bir olgudur. İnsanlar aralarındaki husumete son verdiklerinde önlerinde duran ve esas olarak onları tehdit eden esas nedenleri saptarlar. Buna bağlı olarak çeşitli çözüm yolları geliştirmeyi seçerler. Bu da o toplumdaki her ferdin aydınlanmasına yardımcı olur.

Tarihte birçok örneğini gördüğümüz bu tip toplumsal barış sonrası aydınlanmayı istemeyenler ise çıkarttıkları değişik haber veya karalama politikaları ile belli çözüme gidiş yolunu tıkayanların ta kendileridir.

Bu iş, bize izlettirildiği gibi devam ederse ortaya çıkacak durum ne Suriye halkı nede Suriye Hükümetinin lehine olacaktır. Tam tersi bu işten nemalanmaya çalışanlar istediklerini alıp geriye çekileceklerdir.

Sonunda kurban halk, hükümet veya herkimse o kendi çaresizliğine terk edilecek ve dıştan müdahale edenler kabuklarına çekilip yeni bir coğrafyada daha farklı bir kargaşa yaratarak o bölgeden nemalanmaya devam edeceklerdir.

Oyunda piyon olan ülkeler değişik dönemlerde bu tarzda kurban ediliyor. Oyun tahtası hiçbir zaman kapanmadığı için şah ile piyonda aynı torbaya bir türlü giremiyor.

Devletlerin ve içinde yaşayan toplumların tek çıkış noktası atalarının bilgi ve birikim için harcadıkları zamanı tekrar harcamaktır…

Söylediklerimin en büyük örneği Mısır ve Libya’da daha önce yaşananlar ve şuan ki durumdur.

Saygılarımla;
Adil Can KAVCAR