logo

Selahattin Demirtaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Selahattin Demirtaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

20 Haziran 2014 Cuma

Bu seçim bizim seçimimiz değil!

Ağustos’ta yapılacak Cumhurbaşkanlığı görünümlü seçim, BOP Eş Başkanlığı, “Bin yıllık İslam kardeşliği” ve İslam İşbirliği Teşkilatı arasında bir seçimdir.

Türkiye Cumhuriyeti(TC)’nin 12. Cumhurbaşkanı’nı seçecek olan seçimler için TC’nin Kurucu Partisi Cumhuriyet Halk Partisi(CHP) ve kendisini devletin hâmisi gören Milliyetçi Hareket Partisi(MHP), “Çatı” aday olarak Eski İslam İşbirliği Teşkilatı Genel Sekreteri Ekmeleddin İhsanoğlu’nu gösterdi.

Adalet ve Kalkınma Partisi(AKP)’nin, Amerika Birleşik Devletleri’nin Ortadoğu’yu yeniden şekillendirmek için hazırladığı Büyük Ortadoğu Projesi(BOP)’nin Eş Başkanı Recep Tayyip Erdoğan’ı aday göstermesi kaçınılmaz gözüküyor.

Kürt sorununu “Bin yıllık İslam kardeşliği” ile çözme arayışındaki Barış ve Demokrasi Partisi(BDP) ve Halkların Demokratik Partisi(HDP) çevrelerinin ise BDP Eş Başkanı Selahattin Demirtaş’ı aday göstereceği öne çıkan bilgi.

Bu seçimde Türkiye halkı yoktur ve Türkiye halkı bu seçimde taraf değildir! Bu tespit; devrimci bakış için de geçerlidir, parlamenter serbest seçimli(liberal) demokrasi bakışı için de geçerlidir. Çünkü bu seçimlerde Türkiye halkının cumhuriyetçi, laik, aydınlanmacı, ilerici ve eşitlikçi yüzü yer almamaktadır!  

Haziran Direnişi’ne verilen tepkiler ve yapılan uygulamaların ardından Cumhurbaşkanlığı seçimleri için bugüne kadar gösterilen adaylar da göstermiştir ki, parlamento içerisinde bulunan partilerden Türkiye halkına hayır yoktur! Bu seçimin ardından hangi adayın kazanacağının da bir önemi yoktur. Bu adaylarla girilecek seçimin kesin sonucu Türkiye halkının kaybetmesidir.

Penguen, bu haftaki sayısında CHP ve
MHP'nin Çatı Adayı Ekmeleddin
İhsanoğlu'nun toplumda tanınan biri
olmamasını ele alan bir kapakla çıktı
Türkiye'nin aydınlık geleceği göreve çağırıyor!

Türkiye’nin cumhuriyetçi, lâik, aydınlanmacı, ilerici ve eşitlikçi yüzleri, geçmişi geçmişte bırakarak bir araya gelmek zorunda! “Ehven-i şer”ciler ise artık peşinden gittikleri siyasal önderliklerin “ehven”inin kalmadığını, hepsinin birer şer odağı olduğunu görmek zorunda! Çünkü bugün CHP ve MHP'nin gösterdiği aday, Enkaz Adaydır! Bugün bu adayın peşinden gitmek yarın; cumhuriyetin, laikliğin, aydınlanmacılığın, ilericiliğin ve eşitlikçiliğin çöküşüne hizmet etmek ve bu değerlerin enkazının altında kalmaktan başka anlama gelmeyecek!

Bu çağrının Cumhurbaşkanlığı Seçimi için çok geç bir çağrı olduğunun farkındayım. Fakat TC 12. Cumhurbaşkanı Seçimi, tarihin sonu değil!

Bu ülkenin aydınlık geleceği, kendisini kuracak aydınlık yüzleri göreve çağırıyor!


Soner Bahadır 

25 Kasım 2012 Pazar

Tak-Şak grevciliği ve devrimcilik

Cezaevlerinde başlatılan ve Öcalan’ın “tak” diye talimat vermesiyle “şak” diye sona eren açlık grevi, devrimci siyaset yöntemi açısından çok tartışmalı bir durumdur. Çünkü devrimci siyaset, kazanımını kendi gücüyle kazanmayı hedefler, başkasının kendisine bahşetmesini değil.

12 Eylül 2012 tarihinde, kendilerini devrimci olarak nitelendiren PKK ve KCK mensubu tutuklu ve hükümlü 64 kişinin PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesi ve anadille savunma ve eğitim yasağının kaldırılması istekleriyle başlattığı açlık grevi, Öcalan’ın 17 Kasım’da yaptığı çağrının ardından 18 Kasım’da sona erdirildi.

Süreç, eski Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral Doğan Güreş’in kendi görev süresinde Başbakanlık görevini yürüten 28 Şubat sürecinin “anne”si Tansu Çiller ile olan ilişkisini anlattığı sözleri hatırlattı. Güreş, “Başbakan tak diye emreder, Ben de şak diye yaparım” demişti.

Açlık grevi, BDP ve bir takım sosyalist çevreler tarafından ciddi destek alırken önemli bir ajitasyon ve temel siyaset malzemesi haline getirilmişti. Öyle ki, BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel’in “Bizim açımızdan süreç tıkandı. Şu an 360 kadar kişi kritik aşamayı yaşıyor, kritik süreyi aştılar. Milletvekillerimizle, belediye başkanlarımızla, cezaevlerindekiler dahil bütün arkadaşlarımız süresiz-dönüşümsüz açlık grevindeyiz” sözleri 18 Kasım tarihli soL Gazetesi’nin özel söyleşisinde yer alıyordu.

Öcalan’ın, bu söyleşinin yayınlanmasından önceki gün yaptığı çağrı üzerine grevin sona ermesiyse, 19 Aralık sayılı soL Gazetesi’nin manşetini oluşturuyordu. Öcalan’ın ç ağrısını duyana kadar açlık grevinin “dışarı”daki bayraktarlığını yürüten BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ise, çağrının geldiği akşam Twitter hesabından çağrıya destek verdikleri açıklamasında bulundu.

“Ölürüm bak!” tehdidi

Tuncel, aynı söyleşide destek verdiği açlık grevlerini “Bu ciddi bir mesele. Süresiz-dönüşümsüz açlık grevine gidiyorsunuz. Bunun sonunda ölüm de olabilir” diye tanımlarken aynı cümlenin hemen arkasından “Biz şöyle bir şey yapmıyoruz: İntihar ya da mücadeleden vazgeçmek, herşey bitti değil. Bunu mücadelenin bir parçası olarak değerlendiriyoruz” diyordu.

Tuncel nezlinde, açlık grevine katılan ve destek veren herkese soruyorum: Kullanmayı çok sevdiğiniz ifadeyle, toplu bir biçimde “bedenlerinizi ölüme yatırma”nın neresi mücadelecilik, neresi devrimciliktir? Açlık grevi yaparak herhangi bir talepte bulunmak, “İstediğimi verin yoksa ölürüm bak!” diye tehdit etmekten başka bir şey değildir. Tuncel’in reddettiğinin aksine, kazanım için mücadele etmekten vazgeçip, kazanımı tehditle karşısındakinin bahşetmesini beklemektir.

30 yıldır çeşitli talepler doğrultusunda silahlı mücadele veren ve sürekli ölümler yaşayan bir siyasi hareketin ise, nasıl böyle bir strateji ve beklenti içerisine girdiğini anlayamıyorum.

Devrimci mücadelenin sürmesi, mücadelecilerin güçlü olmasını gerektirmektedir. Aç kalan, hatta ölüm döşeğine gelen bir kitle devrimci bir mücadele gösteremez. Açlığı yöntem olarak gören bir devrimci mücadele olamaz.

Soner Bahadır