logo

soL Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
soL Gazetesi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

7 Nisan 2014 Pazartesi

soL'da yönetim devir teslimi


soL Gazetesi'nde genel yayın yönetmenliğinden istifa eden Kemal Okuyan'ın yerine Aydemir Güler geldi.

Görev değişikliğini, Gazete'deki köşesine taşıyan Kemal Okuyan duyurdu. "Teşekkür yazısı" başlıklı yazısında Okuyan, "Bu köşenin son yazısı bu, Genel Yayın yönetmenliğimin de bitiş günü... Mücadele ise devam ediyor" dedi. soL Gazetesi'nin bugünkü nüshasının künyesinde Genel Yayın Yönetmeni olarak Aydemir Güler'in ismi yer aldı.

Kemal Okuyan, Sol Cephe Yönetim Kurulu üyeliği ve Türkiye Komünist Partisi Merkez Komite üyeliği görevlerini yürütüyor.

Aydemir Güler de Kemal Okuyanla aynı siyasi görevleri sürdürüyor.

İşte Kemal Okuyan'ın görevi devrettiği yazı:

“Halka yalan söylemek suçtur” diyerek yola koyulmuştu soL. Bir süre sonra halk “bana yalan söylemek suçtur” diye sokağa döküldü. “Bana yalan söylemek suçtur…”, “bana dayatmada bulunmak suçtur…”, “bana saldırmak suçtur…”

Olağanüstü özel bir dönemde günlük gazete çıkarmanın zorluklarını ve güzelliklerini bir arada yaşadık. “Siz bizim umudumuz oldunuz” diyenlerle “böyle gazete mi olur” diyenlerin aynı akıl ve vicdan adına konuştuğunu hiç aklımızdan çıkarmadık. İçimize sinen bir soL’a çeşitli nedenlerle ulaşamadık. Eksiklik ve hataların önemli bir bölümünü üstlenmek adettendir, bunu yineleyeceğim. Adet olduğundan değil, gerçeği yansıttığından…

Tamam, soL bir siyasi hareketin kararı ile çıktı, o hareketin gücünü arkasında hissetti, benim gazetenin ilk altı ayından sonra fiilen genel yayın yönetmenliğini bırakmama neden olan kişisel yoğunluğum da, o hareketin kararının ürünüydü. Ancak bu tablo benim sorumluluğumu hiçbir biçimde azaltmıyor.

Bütün bu süre boyunca başta Alper Birdal olmak üzere, soL ekibinin tamamı inanılmaz bir çaba harcadı. “Siz bizim umudumuz oldunuz” kısmı onlara aittir. “Böyle gazete mi olur” ise bana…

1 Ekim 2012’den itibaren her gün yazma sözümü büyük ölçüde tuttum. Düzenli okuyan, teşvik eden, eleştiren tüm okurlara teşekkür ediyorum. Bu köşenin son yazısı bu, Genel Yayın Yönetmenliğimin de bitiş günü… Mücadele ise devam ediyor…

Sevgili Aydemir Güler’e soL’da sonsuz başarılar. Çok zor koşullarda gazeteyi bugüne taşıyan soL emekçilerine de…

soL’dan bakmaya devam.

13 Ağustos 2013 Salı

TKP’nin "ulusalcılaşması"

Son dönemlerde TKP’nin “ulusalcılaştığı” yönünde ilginç bir “tespit”le karşı karşıya kalıyorum. Bu “tespit”, TKP’yi tanımayan ve temel metinlerini okumayan bir bakışın üretebileceği bir söylemdir.

Öncelikle belirtmek isterim ki zannedildiği gibi Türkiye Komünist Partisi(TKP) üyesi ya da taraftarı değilim. Dolayısıyla bu yazının TKP adına resmi bir hüviyeti olmadığı gibi “Bir TKP’linin gözünden analiz” ya da “Bir TKP’linin yanıtı” gibi bir niteliği de yoktur. Bu yazıyı yazmamın sebebi bir gazeteci olarak tespit ettiğim yanlışı mesleğimin görevi olarak kamuoyuna anlatmak ve doğruyu dilim döndüğünce aktarmaktır.

Türk bayrağının devrimcilerin eline geçmesi

Her şey, 27 Haziran Perşembe akşamı TKP’nin İzmir Tepekule Kongre Merkezi’nde Haziran Direnişi’ni değerlendirmek amaçlı yaptığı toplantı ile başladı. Bu toplantıya konuşmacı olarak katılan TKP Merkez Komite Üyesi ve soL Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Kemal Okuyan, o güne kadar Türkiye’deki komünistlerden beklenmeyen bir şekilde sahneye elinde Türk Bayrağı ile çıktı ve şunları söyledi: “Türkiye solunun ay-yıldızlı bayrakla derdi haklı sebeplere dayanıyordu. 12 Eylül faşizmi işkence için kullandı, Kürt sorununda bu bayrak ırkçı bir sopa haline getirilmek istendi. Ancak bu bayrak faşizmin elinden alınacak demiştik. Bu bayrak artık Türkiye devrimcilerinin, Türkiye halkının bayrağıdır.”(1)

Kemal Okuyan’ın bu konuşması, TKP’nin ulusalcılaştığını söyleyen çevrelerce “TKP’nin Türk Bayrağı ile barış ilan ettiği” şeklinde yorumlandı.

Gazdan Adam ve Ergenekon

Aynı TKP, 7 Temmuz’da Kadıköy Rıhtım’da, kendi çıkardığı soL Gazetesi’nin de düzenleyicisi  olduğu ve yüz binlerin katıldığı Gazdan Adam Festivali’ne katıldı. Yine soL Gazetesi, 3 Ağustos’ta İşçi Partisi(İP), Türkiye Gençlik Birliği(TGB), Aydınlık Gazetesi ve Ulusal Kanal yöneticilerine düzenlenen şafak operasyonlarını 4 Ağustos tarihli sayısının manşetine taşıdı. soL Gazetesi’nin klasik manşet uygulaması üzerine operasyon gazetenin aynı sayısının 2. sayfasında tam sayfa işlendi.

Silivri Ceza İnfaz Kurumu’nda 5 Ağustos tarihinde Ergenekon Davası hakkında verilen karar ise tüm basında olduğu gibi soL Gazetesi’nin 6 Ağustos tarihli sayısının manşetinde yer almıştı. Gazete haberi, TKP’nin 5 Ağustos’ta kararla ilgili yaptığı “Hükümsüzdür” başlıklı açıklama doğrultusunda kurgulamış ve manşete “Ergenekon davasında beklenen karar” üst başlığını attıktan sonra “Hükümsüzdür!” ana başlığını atmıştı.

TKP’den yapılan açıklamada ise özetle şu ifadeler kullanılmıştı: “Ergenekon Davası'nda bugün açıklanan kararların hukukla ve vicdanla ilgisinin olmadığı açıktır. Kimlerin neyle suçlandığından tamamen bağımsız olarak, Ergenekon bir mahkeme değildir. Ergenekon AKP diktatörlüğünün inşa sürecidir. 5 Ağustos cezaları diktatörlüğün Türkiye'ye meydan okuyuşudur. Türkiye Komünist Partisi bu kararların hükümsüz olduğunu ilan etmektedir.Hükümsüzdür ve pratikte uygulanamayacaktır.”(3)

TKP’nin Ergenekon’a ve Türk Bayrağı’na bakışı

Peki bütün bu yayınlar ve söylemler TKP’yi “Ergenekoncu” ya da “Ulusalcı” yapar mı? 2011 yılı Şubat ayında çıkardıkları “100 soruda Türkiye Komünist Partisi” isimli kitap, cevabını aradığımız sorulara net bir biçimde yanıt veriyor. Kitapta ilgili sorulan cevapları özetle şöyle(4):

Soru: Ergenekon davasını nasıl anlamak lazım?

Cevap: TKP, bu sürece tepki göstermiştir, çünkü yargılanan kişiler devletin emek düşmanı politikalarından, NATO üyeliğinden, emperyalist ülkelerle kurulan açık ve örtülü ilişkilerden, özelleştirmeden,  sermaye sınıfından yana uygulamalardan, ilerici insanların kovuşturmalar, tutuklamalar, işkenceler, idamlar ve darbeler eliyle sindirilmek istenmesiden yargılanmamaktadır. Ergenekon operasyonu, Türkiye Cumhuriyeti’nin emperyalizmin yeni ihtiyaçları doğrultusunda yeniden şekillendirilmesine engel oluşturduğu düşünülen düzen içi aktörleri ayıklamayı hedeflemektedir. Bir başka ifadeyle, ABD’den onay alanların elini rahatlatmayı, toplumun da bu doğrultuda baskı altına alınmasını hedeflemektedir.

Soru: TKP neden Türk Bayrağı taşımıyor?

Cevap: Komünistlerin içinde yaşadıkları ülkelerin bayrağı ile sorunları yoktur ve olmamalıdır. Dolayısıyla Türkiyeli komünistlerin ve TKP’nin Türk bayrağı ile alıp veremediği bir şey bulunmamaktadır.

Söz konusu olan, emperyalizme ve işgalci güçlere karşı yürütülmüş bir kurtuluş savaşı sırasında şekillenen bir bayraktır. Bu açıdan bakıldığında doğal olan şey TKP’nin eylem ve etkinliklerinde Türk bayrağı da taşımasıdır. Antiemperyalist mücadeleyi simgeleyen bu bayrağın yurtseverlerin, devrimcilerin ve komünistlerin elinde eğriti durmayacağı açıktır.

Ancak türkiye’de doğal olmayan şeyler yaşanmıştır ve yaşanmaktadır. Türkiye, kendisinin parçası ve asli unsuru olan Kürt halkının inkâr edildiği ve yok sayıldığı bir ülke haline gelmiştir. Bu inkâr politikalarının en önemli araçlarından birisi, ne yazık ki “bayrak” olmuştur. ABD beslemesi ırkçıların Türk-Kürt düşmanlığı yaratırken bayrağa sımsıkı sarılmaları, onların zavallılığıysa bizim utancımızdır. 

soL’un Ergenekon’a bakışı

soL Gazetesi’nin Ergenekon sürecine bakışı ise yine Kemal Okuyan’ın 4 Ağustos’ta gözaltı operasyonlarıyla ilgili yazısıyla anlaşılıyordu. “Protesto ve dayanışma” başlıklı metinde Kemal Okuyan, olaylara bakış şeklini “Ben hukukçu değilim, siyaset cephesinden bakmaya çalışırım” şeklinde açıkladıktan sonra Ergenekon Davası’na bakışını da şöyle anlatıyordu:

“Bu mahkemenin Türkiye’de darbecileri, kontrgerillacıları etkisizleştirme, tasfiye etme amacıyla hareket ettiğine hâlâ inanan var mı? Saflıkla açıklamak bir yere kadar.
   
İsim vermeyeceğim, Ergenekon’da yargılananlar arasında yurtseverlikle alakasız epey insan var, nezaket gösteriyorum, ömürleri boyunca bu halkı baskılamayı, NATO’ya hizmeti meslek edinenler var. İçeride olmaları onları yurtsever yapmıyor.

Öte yandan, Silivri’de herkesin halk düşmanı olduğunu, aralarında yurtseverler olmadığını söylemek de hem saçma hem insafsız bir davranış. Başından beri ‘tasnif yapmıyoruz, Ergenekon tezgahının tamamına karşı çıkıyoruz’ dedik, isim vermedik. Bu herkesi aynı çuvala koymak anlamına gelmiyordu, etik davranmak anlamına geliyordu.

Yol arkadaşlığı ise… Hayat dayattığı kadar. Haziran Direnişi’nde geçici ya da kalıcı yan yana gelişler, işbirlikleri oldu.”

Kemal Okuyan’ın şu ifadeleri ise TKP’nin ulusalcılaşamayacağı gösteriyor ve Ergenekon hükümlüleriyle yollarını kesin bir çizgiyle ayırıyor:

“Silivri’de ise…

Milli Birlik projesi var, Milli Merkez var, NATO’cu generaller var, MHP’ye yapılan çağrılar var.
Kalsın.

Dün İşçi Partisi’ne, Aydınlık’a, TGB’ye, Ulusal Kanal’a dönük polis baskınını şiddetle protesto ediyor, gözaltına alınanların derhal serbest bırakılmasını talep ediyor, bütün parti yöneticilerine, basın emekçilerine geçmiş olsun diyor ama Silivri’ye gitmiyorum. Gitmiyoruz.”

Okuyan, yazısının sonunda ise gerek Amerikancı gerekse Ulusalcı oldukları yönündeki eleştirilere yanıt veriyor:

“Silivri’de yokuz ama Silivri’den gelen ‘Amerikancı, CIA’cı, şucu bucu…’ suçlamalarını daha şimdiden duyabiliyoruz.Bir önemi var mı? Türkiye’de böyle suçlamadıkları kimse kaldı mı?

‘Vay sen Aydınlıkçılarla dayanışmak mı istedin’ diye yaygara koparacaklara gelince… Sizin dayanıştıklarınızı, taraf olduklarınızı illa bir bir saymamız mı gerekiyor? Bırakın bu saçmalıkları, tutarlı olun, sarılın AKP’ye yiğitçe, mertçe, dürüstçe…”(2)

TKP’nin bu sürece ilişkin tavır ve söylemlerini ise TKP’li oluşunu gizlemeyen soL Gazetesi Muhabiri Selin Asker’in 6 Ağustos’ta attığı şu twitle özetleyebiliriz: “Gazete bombalayan salınırken gazeteci merdan yanardağ'a tutuklama tuncay özkan'a müebbete karşı çıkmakla ulusalcı olunmaz, insan olur”

Uzun lafın kısası; TKP’de değişen bir şey yok. Zamanında şartların oluşmasını bekleyerek açık bıraktıkları kapıdan şartlar oluşunca içeri girdiler ve marksistliğin gereği olarak haksızlığa uğrayanların niteliğine bakmadan yalnızca haksızlığa karşı çıktılar...



(1) soL Haber Portalı, “Boyun eğmeyenler İzmir'de de buluşuyor”, 27 Haziran 2013, http://haber.sol.org.tr/soldakiler/boyun-egmeyenler-izmirde-de-bulusuyor-haberi-75440

(2) Kemal Okuyan, “Protesto ve dayanışma”, soL Gazetesi, 4 Ağustos 2013, http://haber.sol.org.tr/yazarlar/kemal-okuyan/protesto-ve-dayanisma-77488 


(4)TKP, 100 Soruda Türkiye Komünist Partisi, Şubat 2011, sayfa 28 ve 56  


Soner Bahadır 

25 Kasım 2012 Pazar

Tak-Şak grevciliği ve devrimcilik

Cezaevlerinde başlatılan ve Öcalan’ın “tak” diye talimat vermesiyle “şak” diye sona eren açlık grevi, devrimci siyaset yöntemi açısından çok tartışmalı bir durumdur. Çünkü devrimci siyaset, kazanımını kendi gücüyle kazanmayı hedefler, başkasının kendisine bahşetmesini değil.

12 Eylül 2012 tarihinde, kendilerini devrimci olarak nitelendiren PKK ve KCK mensubu tutuklu ve hükümlü 64 kişinin PKK Lideri Abdullah Öcalan’ın avukatlarıyla görüşmesi ve anadille savunma ve eğitim yasağının kaldırılması istekleriyle başlattığı açlık grevi, Öcalan’ın 17 Kasım’da yaptığı çağrının ardından 18 Kasım’da sona erdirildi.

Süreç, eski Genelkurmay Başkanı Emekli Orgeneral Doğan Güreş’in kendi görev süresinde Başbakanlık görevini yürüten 28 Şubat sürecinin “anne”si Tansu Çiller ile olan ilişkisini anlattığı sözleri hatırlattı. Güreş, “Başbakan tak diye emreder, Ben de şak diye yaparım” demişti.

Açlık grevi, BDP ve bir takım sosyalist çevreler tarafından ciddi destek alırken önemli bir ajitasyon ve temel siyaset malzemesi haline getirilmişti. Öyle ki, BDP İstanbul Milletvekili Sebahat Tuncel’in “Bizim açımızdan süreç tıkandı. Şu an 360 kadar kişi kritik aşamayı yaşıyor, kritik süreyi aştılar. Milletvekillerimizle, belediye başkanlarımızla, cezaevlerindekiler dahil bütün arkadaşlarımız süresiz-dönüşümsüz açlık grevindeyiz” sözleri 18 Kasım tarihli soL Gazetesi’nin özel söyleşisinde yer alıyordu.

Öcalan’ın, bu söyleşinin yayınlanmasından önceki gün yaptığı çağrı üzerine grevin sona ermesiyse, 19 Aralık sayılı soL Gazetesi’nin manşetini oluşturuyordu. Öcalan’ın ç ağrısını duyana kadar açlık grevinin “dışarı”daki bayraktarlığını yürüten BDP Eş Genel Başkanı Selahattin Demirtaş ise, çağrının geldiği akşam Twitter hesabından çağrıya destek verdikleri açıklamasında bulundu.

“Ölürüm bak!” tehdidi

Tuncel, aynı söyleşide destek verdiği açlık grevlerini “Bu ciddi bir mesele. Süresiz-dönüşümsüz açlık grevine gidiyorsunuz. Bunun sonunda ölüm de olabilir” diye tanımlarken aynı cümlenin hemen arkasından “Biz şöyle bir şey yapmıyoruz: İntihar ya da mücadeleden vazgeçmek, herşey bitti değil. Bunu mücadelenin bir parçası olarak değerlendiriyoruz” diyordu.

Tuncel nezlinde, açlık grevine katılan ve destek veren herkese soruyorum: Kullanmayı çok sevdiğiniz ifadeyle, toplu bir biçimde “bedenlerinizi ölüme yatırma”nın neresi mücadelecilik, neresi devrimciliktir? Açlık grevi yaparak herhangi bir talepte bulunmak, “İstediğimi verin yoksa ölürüm bak!” diye tehdit etmekten başka bir şey değildir. Tuncel’in reddettiğinin aksine, kazanım için mücadele etmekten vazgeçip, kazanımı tehditle karşısındakinin bahşetmesini beklemektir.

30 yıldır çeşitli talepler doğrultusunda silahlı mücadele veren ve sürekli ölümler yaşayan bir siyasi hareketin ise, nasıl böyle bir strateji ve beklenti içerisine girdiğini anlayamıyorum.

Devrimci mücadelenin sürmesi, mücadelecilerin güçlü olmasını gerektirmektedir. Aç kalan, hatta ölüm döşeğine gelen bir kitle devrimci bir mücadele gösteremez. Açlığı yöntem olarak gören bir devrimci mücadele olamaz.

Soner Bahadır

30 Eylül 2012 Pazar

Okuyan: “Türkiye’de bir arayış var”


Kemal Okuyan, soL Gazetesi’nin yayına başlaması hakkında, “Türkiye’de bir arayış var. Tam zamanı bir gazete çıkarmanın” dedi.

soL Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni ve Türkiye Komünist Partisi Merkez Komite Üyesi Kemal Okuyan, CNN Türk ekranlarında Gazeteci Enver Aysever’in hazırladığı “Aykırı Sorular” programında, yarın yayın hayatına başlayacak olan soL Gazetesi hakkında açıklamalar yaptı.

“Yapılmamış olanı yapacağız”

soL Gazetesi’nin Türkiye’de yapılmamış bir gazeteciliği yapmayı deneyeceğini belirteren sözlerine başlayan Okuyan, “Türkiye’de yapılmamış olanı yapmaya çalışacağız. Buraya gelmeden önce internette gördüm, Al Arabiya, nihayet açıkladı o şok belgeleri! Ve bizim medya, inanılmaz bir biçimde, gerçekmiş gibi Al Arabiya’nın iddialarını yayınlamaya başladı. Suriye’de düşen uçağın pilotları sağ ele geçirildi. Rusya’dan birileri geldi, emretti, öldürüp denizin dibine koydular. Biz bunu yapmayacağız. Gazetecinin işi gerçekleri bulmaktır” ifadelerini kullandı.

“Arayış var, tam zamanı”

İnternet haberciliğine ilgi artarken ve soL Haber Portalı varken neden bir gazete çıkardıkları sorusuna ise Okuyan, “soL Haber Portalı kendi kulvarında saygın bir yer elde etti. Okur açısından da bir sorun yoktu. Ama biz dedik ki tam zamanı bir gazete çıkarmanın. Neden tam zamanı? Çünkü, Türkiye’deki basılı gazete toplamına baktığımız zaman çok hareketli bir döneme girdik. Bir arayış var. Yani, Türkiye’deki geleneksel gazetelerde bir durgunluk var. Yeni gazeteler çıkıyor. Çok büyük başarısızlıklara uğramıyorlar. Bir bölümü yerleşik bir tiraja oturuyor. Okur açısından bakıldığında gazetelerden yeni bir beklenti var. Bu, toplumdaki arayıştan kaynaklanıyor” yanıtını verdi.

“Bu halk aptal değil”

Gazetenin isminin “soL” olmasının gazetenin yalnızca sosyalist kesime hitap eden bir gazete olacağı düşüncesini yaratması konusunda Okuyan, “Sadece sosyalistlere hitap etmek için günlük gazete çıkarmaya gerek yok. Adı soL. Sol, niye kimliğini gizlesin? Sol, şimdiye kadar kimliğini gizlemek zorunda bırakıldı. Solcu olmak biraz da medeni cesaret işi. Farklı bir görüntüye bürünerek bu kamuoyunu ikna edemezsiniz. Bu halk aptal değil. Bence bu toplum, bütün sindirme çabalarına rağmen, açık sözlü olanı, gerçekleri ifade edeni daha fazla kayda değer bulur. Biz, bu gazeteyi aynı zamanda solu merak edenler okusun istiyoruz” şeklinde konuştu.

“Siyasi aidiyetleri sansürleyemeyiz”

Okuyan, gazetelerinde Eski Erzincan Cumhuriyet Başsavcısı ve CHP Denizli Milletvekili İlhan Cihaner gibi farklı partilerden milletvekili yazarların da bulunduğunu ve siyasi aidiyetleri sansürleyerek bir gazetecilik yapılamayacağını belirterek, “Geleneksel gazete mantığından biraz sıyrılmaya çalışacağız. Çok sayıda uzman, akademisyen, siyasetçi tanıdık ilişki ağımız var. Bu insanlardan çok çeşitli biçimde faydalanmaya çalışacağız. İlhan Cihaner ve Onur Oyan iki CHP milletvekili. Bir parti gazetesi olacak mı kuşkusu vardı. Baktığınız zaman genel yayın yönetmeni başka bir partinin yöneticisi. Burada önemli olan şu: Biz insanların siyasi kimliklerini, siyasi tercihlerini ya da içerisinde bulundukları siyasi aidiyetleri sansürleyerek bir yayıncılık yapamayız. Burada önemli olan gazetenin nasıl çıktığı. Bu gazete bir CHP gazetesi asla olamaz, genel yayın yönetmeni başka bir partide yönetici. Ama bu asla CHP’li okurlara saygısızlık yapacağımız anlamına gelmez” açıklamasında bulundu.

Soner Bahadır