logo

Odatv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Odatv etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

15 Ağustos 2015 Cumartesi

OdaTV maalesef haksız çıktı

HTKP Kongresi'nden tasfiye çıkarmak isteyen OdaTV, kendi röportajında yalanlandı. Kongre sonrası Parti'den istifa eden Kurtuluş Kılçer, "Bugün likidasyon, tasfiye gibi kavramlarla konuşmak çok doğru değil" dedi.

OdaTV ve Şenol Çarık, 5 Haziran 2015 tarihli "HDP tartışması o sol partiyi karıştırdı" başlıklı metinden beri HTKP'den bir tasfiye çıkması arayışı içerisindeydi. Bu konuda gemi azıya alan site, 4 Ağustos 2015 tarihinde Parti Kongresi kararlarını beğenmeyip Parti içerisinde imza toplayarak istifa eden arkadaşlarımızı "OdaTV malesef haklı çıktı" başlığıyla duyurdular. Partimiz'in yetkili kurul ve kişilerinin resmi açıklamalarını dikkate almayan site, habercilik ve iyi niyet sınırlarının dışına çıkmıştır.

Konuyla ilgili düzeltme ise istifa eden arkadaşlarımızın ne yapacaklarıyla ilgili, istifa eden arkadaşlarımızdan Kurtuluş Kılçer'den geldi. Kılçer, 14 Ağustos 2015'te yayınlanan röportajda konuyla ilgili soruya, "Bugün likidasyon, tasfiye gibi kavramlarla konuşmak çok doğru değil. Politik-ideolojik zeminde tartışmanın sürmesi önemli. Bundan bir yıl önce, iki ay ya da üç ay önce beraber yürüdüğümüz yoldaşlarımızın devrimciliklerini, komünistliklerini sorgulayamayız. Bizim böyle bir niyetimiz yok. Türkiye devriminin yolu, partinin yolu açısından politik-ideolojik bir tartışma yürütüyoruz. Bütun arkadaşlarımızın da bu konuda dikkatli olması, başta sosyal medya alanında olmak üzere, herkesin, kimsenin devrimciliğini, komünistliğini sorgulayan bir tarz değil politik-ideolojik tartışmayı düzeyli bir şekilde yürütmesi gerekir. Geliştirici olan da budur" yanıtını verdi.

Kılçer'in verdiği cevap, siyaset literatürünü bilen ve siyaset yapma niyetinde olan bir komünistin vereceği cevaptır. Umarım Şenol Çarık ve OdaTV yetkilileri, HTKP Kongresi'nden tasfiye çıkmadığını artık öğrenmişlerdir...

Soner Bahadır

7 Mayıs 2015 Perşembe

Sen olayı çözmüşsün Yeni Şafak: İkinci Gezi 9 Mayıs'ta başkaldırıyor!

Kayıtsız, şartsız AKP destekçisi olan Yeni Şafak, FKF'nin Cumartesi gerçekleştireceği Büyük Gençlik Buluşması için, "İkinci Gezi 9 Mayıs'ta başkaldırıyor" başlığı attı. Eski bir FKF üyesi olarak diyorum ki: sen olayı çözmüşsün Yeni Şafak!

AKP, besleme medyası nezdinde tehlikenin farkında. Haziran Direnişi'nde somutlanan AKP nezdinde piyasacı sömürgeciliğe ve yobaz diktasına karşı oluşan militan öfke, iktidar çevresinin uykusunu kaçırıyor. Şaşırmıyoruz. Bu duruma ilişkin gerekli tespiti yıllar önce Üstad Nazım Hikmet yapmıştı: Hiçbir korkuya benzemez memleketini satanın korkusu!

Haziran Direnişi'nin dinamo gücü olan gençliğin örgütsüz ve dağınık yapısının doğurduğu bir ihtiyaçtı Fikir Kulüpleri Federasyonu(FKF). 6 Mayıs 2013'te kurulan FKF, o günden beri gençliğin kendi örgütlülüğünü yaratması ve kendi sözünü söylemesi için elindeni ardına koymadan çalıştı. İşte o FKF, 9 Mayıs 2015 Cumartesi saat 16.00'da Harbiye Açık Hava Tiyatrosu'nda çeşitli müzik gruplarının grupların sahne alacağı "Başkaldırıyoruz" isimli Büyük Gençlik Buluşması ile yeniden kuruluşunun 2. yılını kutlayacak. Buluşmanın ardından da 21.00'de Maçka Demokrasi Parkı Nişantaşı Girişi'nde toplanılarak, Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının Amerikan 6. Filosu'nu denize döktüğü Dolmabahçe'ye yürünecek.

FKF Genel Başkanı Erçin Fırat, OdaTV'ye verdiği röportajda etkinliğinin amacı için, "Etkinliğimiz Gezi Direnişi'nde yan yana şarkılar söyleyen, omuz omuza direnen, çevresindekilere kitap okuyan gençleri tekrar buluşturmayı hedefliyor" dedi. Haziran Direnişi'ni oluşturan Türkiye'nin aydınlık yüzünü heyecanlandıran bu ifadelerin, sömürücülüğün ve gericiliğin sözcüsü Yeni Şafak'ı rahatsız etmesinden açıkçası memnun oldum.

Bu rahatsızlığını açıkça dile getiren Yeni Şafak ve içinde gizli tutan herkese açıkça söylüyoruz ki; Siz olayı çözmüşsünüz: İkinci Gezi 9 Mayıs'ta kaldırıyor!

Soner Bahadır

21 Ekim 2013 Pazartesi

"Maden işçilerinin canının bekçileridir maden mühendisleri"

7 Ekim 1989 Tunceli doğumlu olan Meryem Yıldırım Marmara Üniversitesi Gazetecilik Bölümü mezunu. İFSAK ‘Toplumsal Olaylar Fotoğrafçılık‘ bölümü başarı sertifikası sahibi olan Yıldırım, sırasıyla YOL TV Haber Servisi, TRT Haber ve Dicle Haber Ajansı (DİHA)‘da çalışmıştır. Yıldırım, hala soL Haber Portalı‘nda muhabirlik yapmaktadır. Kentsel dönüşüm, madenler, emek, F tipleri üzerine araştırma ve haberler yapan Yıldırım‘ın, soL Haber Portalı, BirGün, ODA TV, Evrensel, Özgür Gündem, guvenlicalisma.org, sendika.org, gazete soL ve IMC TV gibi gazete ve televizyonlarda haberleri yayımlanmıştır. Yıldırım, sömürünün en "çıplak ve ense kökünde" olarak nitelediği, "göz yanar" dediği Zonguldak madenlerinde; "omuz yanar" dediği Çukurova tarım Bölgesi‘nde ve "el yanar" dediği Gebze Sanayi havzasında araştırma ve incelemeler yapmaktadır. Yıldırım, Temmuz 2012‘de kömür madenleri temalı ‘Güneş Topla Benim İçin‘ adlı ilk kişisel sergisini açmıştır. Yıldırım çalışmalarına kaçak madenler üzerine yaptığı incelemelerle devam etmektedir.

Meryem Yıldırım ile Maden Mühendisleri Odası İstanbul Şubesi Yönetim Kurulu Üyesi Hürriyet Demirhan söyleşi yaptı.

- Madencilik ile tanışmanızı bize anlatır mısınız?

İlkokul dördüncü sınıftayken elimde ekmekle oyun oynamak üzere dışarı çıkıyordum.



Evden çıkarken gözüm son anda televizyona takıldı. Ekranı siyahtı. Bozuldu sandım, kapatmak için yanaşırken birden ekrandaki karanlık aydınlanmaya, bir tünelden çıkarken gözünüze dolan ışığın yükselişi gibi.Daha sonra simsiyah gözler, kömürleşmiş yüzler ve kömürle dolu vagonlar gördüm. Tv‘de bir maden belgeseli oynuyordu. Pür dikkat kesilip izlemeye başladım. Gördüğüm o şeyler beni derinden etkilemişti. İlk tanışmam böyleydi. O an içime çöreklenen şey yüzünden dışarı çıkıp oynayamamıştım. Orayı görmek isteği geçti aklımdan. Böyle bir merakla başladı.


- Yeraltına ilk indiğinizde neler hissettiniz?


İlk önce size bilgi veriyorlar. Kaç kat aşağı ineceksiniz, neler giyeceksiniz, bir sorun anında neler yapacaksınız. Kıyafetler, korunma aletleri konusunda bilgilendiriyorlar. Daha sonra bana eşlik eden maden mühendisleri meydana gelecek bir göçükte neler yapmam gerektiğini ayrıntısıyla anlattı. Sonra asansöre yürüdük. Normalde asansörlerin üstünün açık olmaması lazım ama ilk bindiğim açıktı. Asansör ilk hareket ettiğinde dizlerimin bağı çözüldü. İçim boşaldı, korktum.Yukarı bakıyordum ve ışık gittikçe uzakta, yukarıda kalıyordu. Bunlar ilk etapta biraz korkuttu beni ama mühendis "geldik" dediği an o korkuyu savuşturdum. Gayet tabi şekilde korkuyorsunuz.Bu insani bir reaksiyon. Ucunda korkunç bir şekilde can vermek var ama korkmak bu sorunların yanında ikincil önemdedir.. Korkudan daha önemli olan madencilerin iki katlı hayatlarını nasıl sürdürdüklerine tanık olmak ve bu tanıklığı insanlara anlatmak. Bu anlatımla ve tabi doğru aktarımla bir şeylerin değişmesine aracı olmak. Kendimi bunu yapmakla mükellef sayıyorum ve o andan itibaren bir daha korkuyu hatırlamamaya çalıştım.
- Yeraltında fotoğraf çekmek nasıl bir ustalık gerektiriyor?
Fotoğraf çekmek göz ve görmek arasındaki ince çizgide birbirlerine elektriklenen bir süreçtir.Eğer asgari bir teknik bilgiye sahip değilseniz o güzel anı yakalayamazsınız yakalasanız da eğer teknik alt yapınız yeterli değilse ortaya elle tutulur bir şey çıkmayacaktır.


Maden de çekim yapıyorsanız şayet yeterli seviyede bir ışık bilgisine hakim olmanız lazım. Teknik donanımınızın tam olması lazım. Neyi hangi ışıkla nasıl çekeceğinizi iyi bilmeniz lazım. Aksi takdirde madende harcayacağınız mesai size iyi bir şey sunmayacaktır. Işığın peşinden koşuyorsunuz madende. Bunun olmaması için yeterli teknik bilgiye sahip olmalısınız.

‘Belgesel fotoğrafçı kafasını bir şeye takmalıdır‘
- Belgesel fotoğrafçılığın özellikleri nelerdir?
Belgesel fotoğrafçılık bir tavırdır. İdeolojik bir konuşma biçimidir. Fotoğrafçılar gözleriyle konuşmayı seven insanlardır. Belgesel fotoğraf bir olayın görüntülü kanıt belgesidir. Gerçektir. Yok sayılamaz, kurguyla şerbetlenemez. Tamamıyla doğal ve sade olmalıdır. Karşıdakine derdinizi en kısa yoldan anlatmalısınız. Fotoğrafa baktığı an sadece gerçeği görmelidir ve bu gerçek onu rahatsız etmeli, dürtmelidir. Belgesel fotoğrafçılık, sırtını gerçeklere, toplumsal olaylara yaslar. Fotoğraflar bir insanın bir halkın, bir ülkenin yoksulluğunu ekonomik raporlardan daha iyi yansıtır. Acısını, derdini daha iyi dillendirir. Raporlarla oynayabilirsiniz, yoksul bir ekonomiyi rakamlarla oynayarak ‘refahlık karnesi ‘ gibi gösterebilirsiniz, tıpkı ülkemiz gibi. Ancak fotoğrafta bunu yapamazsınız. İstediğiniz kadar karşıdakine gülmesini, iyi durmasını söyleyin fotoğraf makinası ve onun kalbi olan fotoğrafçı kadraja giren yüzlerdeki, gözlerdeki elemi, kederi acıyı görecek ve kaydecektir. Bunu kadrajdan kaçırmanız neredeyse imkansızdır. Fotoğrafın karakterini fotoğrafçı verir. Fotoğrafçının huyu suyu ney ise çektiği fotoğrafta öyledir. Kendisine benzer. Tıpkı bir karakterin gelişmesi, olgunlaşması gibi fotoğrafta olgunlaşmalıdır. Bir gayesi olmalıdır ve gerekirse bütün ömrünü bu gayeye harcamalıdır. Hele belgesel fotoğrafçılık yapıyorsanız omzunuzdaki yükler diğer fotoğrafçılardan daha fazla artmış, başka bir konuma geçmiş demektir. Bir soruna ‘kafayı takmalısınız‘. Peşini bırakmamalısınız. Ta ki o sorunu ‘sorun‘ olmaktan çıkarana kadar. ABD‘de bir fotoğrafçı madenlerde çocuk işçiliğine ‘kafayı takmış‘ ve bu alanda tüm engellere rağmen ısrarla yaptığı çalışmalar ve fotoğraflarıyla ülkede ‘yasa çıkarmıştır‘. O fotoğrafların çıkarttığı yasalar sayesinde ABD‘de madenlerde çocuk işçiliği kati ve sert cezalarla yasaklanmıştır. Bundan bahsediyorum. Benim böyle ‘kafamı bozduğum‘ alanlar var. Birincisi maden işçileri, diğerleri Çukurova bölgesi-pamuk toplam işçileri-mevsimlik göç meselesi- ve Tuzla- Gebze Sanayi Havzası işçileri. Buralar üzerine okumalar yapıyor, incelemelerde bulunuyorum. Sömürünün en dişli olduğu, ekmeği ölümün ağzından alarak yaşamanın adresleridir buralar. Dilovası Organize Sanayi Bölgesi 2200 hektarlık sanayi alanında 193 sanayi kuruluşu ile 20 bin işçinin ter döktüğü bir yer. Koca bir canavar gibi bu sanayi havzası. Kayıtsız olanları da ekleyin, gerisini siz düşünün.

‘Madencilerin hayatı iki katlı; iki kat acı, iki kat sefalet‘
- Kömür emekçilerinin yeraltında fotoğraflarını çekmek bir fotoğraf sanatçısı için neden önemlidir?
Fotoğrafın sanat kısmıyla ilgilenenlerden olmadığım için daha doğrusu fotoğrafla sanat yapmadığım için bu soruyu herhangi biri için neden önemlidir şeklinde okuyacağım. Madenleri fotoğraflamak önemlidir. Çünkü madenler korkunç bir işçi cehennemi, vahim durumda ve maden işçileri bu ülkenin en insanlık dışı koşullarda çalışan işçilerinden. Zonguldak‘ta ben bu çaresizliği görüyorum örneğin. Bütün bir şehir tek bir ekmek kapısından ekmek yiyor. Zonguldak iki katlı bir şehir ve insanlarının da hayatı iki katlı olmuş. İki kat acı, iki kat çaresizlik. Madenlerde yanıyorlar, ölüyorlar, sakat kalıyorlar ve bunu sineye çekiyorlar. Mükellefiyet döneminde üzerlerinden silindirle geçilmiş bölge halkının. Küçük bir Türkiye gibi Zonguldak. Çektiği çileninin haddi hesabı yok. Halkı sineye çekmeye zorluyorlar. Çünkü çok fazla korkutulmuşlar. Neyle biliyor musunuz? :Açlıkla! Evlatlarını doyuramamakla. İktidarlar ve onların yerel yönetimlerinin en iyi hissedildiği yerlerden Zonguldak. Bu sineye çektirilmeye karşı çıkmalı ve yerin altından yükselen sessiz çığlığı fotoğraflarla yer yüzüne çıkarmalıyız. Bundan bağımsız olarak da ben gazeteciyim. Ben yapmayacağım da kim yapacak. Yerin altında sızlayan bir şeyler var ve görülmek istenmeyenleri, yok sayılanları eğer gazeteci olarak gerçeği doğru şekilde gösterme gibi bir mesuliyetim var ise bunu yapmaya sorumlu görüyorum kendimi. Madenciler çok konuşturulmazlar. Ben de onları kendi işimle konuşmalarına ulaklık yapıyorum. Güçlü bir silahla; fotoğrafla...


- "Güneş Topla Benim için" ilk serginiz bildiğim kadarı ile, ilk sergi için neden maden emekçileri, neden güneş topla benim için?

Evet ilk sergim. Maden işçileriyle küçük yaşlarda tanışmış olmak beni derinden etkiledi.Ve okuduğum en iyi kitap Emile Zola‘nın Germinali‘ydi. Müthiş bir emek baş yapıtı. Bu kitap da madenler bakışımda önemli bir faktör. Maden işçisi beni belgesel fotoğrafçılığa yönelten sebeplerden. Kurgu yok, sahne yok, sahte ışık yok, pastel renkler yok. Tek renk var: Siyah! Zifiri bir siyah ve beyaz bakışlı gözler. Karanlıktan başka bir şey göremedim madende. Madende gezinirken ölümün soğukluğunu, karanlığını iliklerinizde hissedersiniz. Bir ışık arar sürekli gözleriniz. Madencilerin gözlerinde ben bu özlemi gördüm: Güneşe özlem, ışığa hasret. Gözleri insana bu çığlıkla sesleniyor. Bu yüzden adı ‘Güneş topla benim için‘...

İlk sergimi maden işçilerine adamamın sebebi ise Bursa‘da 10 Aralık 2009‘da 19 maden işçisine mezar olan Bükköy cinayetinde hemen bölgeye gitmiştim. 3 gün boyunca madenin önünde beklemiştim. Ta ki işçilerin cenazeleri çıkana kadar. Sonra adli tıpa götürüldüler, tabi ben de peşlerinden. Oraya ilk gelen gazeteci bendim. Henüz kimse yoktu. Kapıyı açtım içeri girdim adli tıptan. Cenazeleri hemen kapının önüne koyacaklarını nerden bilebilirim. İçeri girer girmez müthiş bir koku burnumu sızlattı. Sonra ayağımı bir şeye çarptım ve eğildiğimde maden işçisinin üstü açık bir tabutta yanmış cesedini battaniye sarılı gördüm. Üstü açıktı biraz eli dışarıdaydı. Kömürleşmişti. Daha sonra hepsinde gezdi gözlerim. O an hissettiğim nefreti hiçbir şeyle ölçemem. Feci şekilde ölen bu insanların intikamının mesleğimle alacaktım o an buna yemin ettim. Fotoğraf makinasını çıkarıp çekemedim bile. O an bunun doğru olup olmayacağını tartışıyorsunuz kendinizle ama keşke çekseydim ve o fotoğrafı tüm dünyaya gösterseydim belki şuan bir şeyler değişmiş olurdu. En azından maden sahibi hala dışarıda olmazdı belki! Daha sonra işçi ailelerinin yanına gittim ziyarete. Röportaj için, meslek gereği bazen yanlış zamanlarda işinizi yapmak zorunda kalıyorsunuz maalesef bu çok kötü bir duygu. İnsanlar acayip öfkeliydi. Tepki gösteriyorlardı ve her şeyi anlatıyorlardı. Sonra biri bana ölen işçilerden birinin 9 yaşındaki kızını gösterdi röportaj yapmam için. Çocuğa yanaştım. Elim ayağım birbirine dolandı. Babasının öldüğünü biliyordu. Ona gazeteci olduğumu ve röportaj yapmak istediğimi söylediğimde kabul etti ve söylediği ilk cümle şuydu: "Ben babasız ne yapacağım" oldu. Sonra hıçkıra hıçkıra ağlamaya başladı. Ben kamerayı kapattım ve çocuğa sarıldım. O gün benim hayatımın dönüm noktasıydı. O gün elimdeki meslekle bir şeyleri değiştirmeye en azından bir şeyleri insanlara göstermeye söz verdim kendime. Ve o an çocukların bir daha böyle bir cümle kurmaması için elimden geleni ardıma koymayacağıma yemin ettim. Benim maden işçilerinin hayatının ne kadar zor olduğunu sadece TV‘den izleyerek kavramaya çalıştığım yaşta o çocuk babasız kalarak bunu en ağır şekilde anladı. Bu maden işçilerine yönelmemdeki etkenlerden biri. Ve madencilik ata mesleğidir. Babadan oğla geçer ve her ailede bir nişane gibi maden şehidi vardır. Resmi devlet çalışanları dışında meslek kulvarında şehit kavramının öldüğünde işçiye lütfedildiği meslek madencilik. Ben madene baktığımda, yerin altında kazma kürek ölümüne, insanlık dışı şekillerde köle gibi çalışan, üst katta bacasını tüttüren bir ülke görüyorum. Bu kimsenin alın yazısı değil, olmayacaktır.


‘Madenciler ölümle beşik kertmeği değil‘

- Yeraltında aynı "kaderi" farklı konumda yaşayan maden mühendislerine iletmek istediğiniz düşüncelerinizi öğrenebilir miyiz?

Türkiye‘nin maden kazalarında Avrupa‘da birinci, dünyada üçüncü sırada olduğunu, önlem alınırsa kaza riskinin yüzde 99 oranında azalacağını söylüyor iş güvenliği uzmanları. Bu yıl Ocak Ekim ayları arasında meydana gelen maden iş kazalarından en az 64 işçi hayatını kaybetti. Madencilik sektörü bu şekilde sürdükçe; sizin de dediğiniz gibi tırnak içinde söylüyorum aynı ‘makus talihle‘ maden mühendisleri de karşı karşıyalar. Tıpkı işçiler gibi onlar da daima ölümle burun buruna çalışıyorlar. Etiket farkları var. Madende, kazaları önleyecek düzeni kurmak, denetlemek ve işletmek için yapılması gerekenleri gündeme getirmek, uygulanmasını sağlamak gerekiyor. Maden işçilerinin canının bekçileridir maden mühendisleri. Onları işin başına dikerler, söyledikleri şeyleri dinlemezler. Bir kaza olduğunda da mühendisini günah keçisi ilan edip linç etmeye çalışırlar. Afşin-Elbistan‘da 10 Şubat 2011‘de yaşanan göçükte yaşamını yitirenlerden biri mühendisti. Üniversitelerin maden mühendisliği bölümü her yıl onlarca mezun veriyor. Ülkemizde yeterince maden mühendisi var. Maden mühendislerinin sesine kulak verilmeli madenlerde, dinlenmelidir. Bildikleri şeyler hayat kurtaran unsurlardır. Bunları uygulamalarına izin verilmeli, gerekli olanaklar sağlanmalıdır. Taşeron sistemden vazgeçilmeli, sağlıklı ve güvenli iş koşulları oluşturulmalıdır. Bu unsur iki ‘maden işçisi ‘(mühendis ve işçi) için de hayati önem arz etmektedir. Ben T.T.K madenlerine girdim. Orası bile çok kötü durumdaydı özel ve kaçak işletmeleri tahmin bile etmek istemez kimse.

Maden sektörü iktidarın da her cinayette söylediği gibi kader filan değildir. Madenciler, mühendisler ölümle beşik kertmeği değiller. Böyle lanse edilmeye çalışılıyor. Halbuki bu katiyen kabul edilemez. Madenciler ‘güzel ölmemeli‘ bilakis, hayatı çalıştıran araçların bir çoğunda alın terleri olduğu için herkesten daha güzel yaşamalılar.

Kaynak:
http://www.maden.org.tr/genel/bizden_detay.php?kod=7979

24 Temmuz 2012 Salı

24 Temmuz'da Tutsak kalemler ve adayları

Tutuklu gazeteciler sayısı ile dünya birincisi ülkemin bugün basın ve gazeteciler bayramı. Şuan hali hazırda 103 gazetecinin cezaevlerinde olduğu bir ileri demokrasi yaşıyoruz. Abdülhamit'in II. Meşrutiyet zamanında  (24 Temmuz 1908) sözüm ona kaldırdığı basın üzerine baskı bugün halen geçerliliğini katlayarak koruyor...

Ergenekon, Odatv, KCK gibi davalar kapsamında asılsız iddialar ile tutsak edilne gazeteciler, aydınlar "Terörist Gazeteci"  sıfatıyla yıllarca zindanlarda köreltilmeye çalışılıyor. Yetmedi bu sefer de gazeteci adaylarını bir bir baskı altın almaya çalıştılar. İşte bunlardan bir tanesi Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi Gazetecilik 3. sınıf öğrencisi Emine AKMAN.  Akman yaklaşık 10 ay öncesinde bir arkadaşına giderken ne olduğunu anlamadan polislerce alıkoyulumuş ve hapsettikleri Bakırköy Cezaevinde fiziksel ve psikolojik şiddete maruz bırakılmıştır. Tüm bunlar yetmezmiş gibi birde eğitim gördüğü Marmara Üniversitesi İletişim Fakültesi dekanlığınca çeşitli yasadışı çeşitli yaptırımlara maruz kalmıştır. 

Emine Akman 25 Temmuz Çarşamba günü görülecek olan dava öncesinde yazdığı dayanışma mektubunda şunları yazdı ;

"Adım Emine Akman, Marmara Üniversitesi Gazetecilik bölümü 3. Sınıf öğrencisiyim.

Yaklaşık 10 aydır Bakırköy Kadın Kapalı cezaevinde tutukluyum. 14 Ağustos 2011 günü Ataşehir'de bir arkadaşımın evine giderken hiç bilmediğim bir sebepten ötürü gözaltına alındım.

Gözaltına alındığım andan, tutuklandığım güne kadar fiziksel ve psikolojik işkenceye maruz kaldım. Açıkçası yaşadıklarımın ayrıntısına girmeyi istemiyorum. Çünkü anlatırsam tekrar o anlara geri döneceğim. Bu da beni oldukça zorluyor!

Fakat yaşadıklarımı İnsan Hakları Derneği'ne (İHD) yaptığım başvuruda ayrıntılı olarak anlattım. Gördüğüm işkenceden ötürü polisler hakkında savcılığa suç duyurusunda bulundum. İfade için çağırıldığım Savcılıkta doğru düzgün dinlenmeden suçlu muamelesi gördüm. Savcılık, adli tıp raporum olmasına rağmen "kovuşturmaya yer olmadığına dair" karar verdi. Duruma itiraz ettim fakat henüz cevap almış değilim.

Tutuklandığım günden beri birçok sıkıntı yaşadım. Hala da yaşıyorum. En başta eğitimim yarım kaldı. Tüm olumsuzluklara rağmen okuluma buradan devam etmeye çalışıyorum. Fakat yapamıyorum.

Okula yazdığım hiçbir dilekçeye cevap verilmiyor. Ders notlarım, sınav tarihlerim, sınav sonuçlarım bana gönderilmiyor. Kaç kere okulumda sınavlara girmek istediğimi, dilekçe yoluyla fakülte dekanlığına belirttim. Ne yazık ki hiçbir şekilde dikkate alınmadım.

Geçen dönem (3. Sınıfın 1. Dönemi) cezaevinde girdiğim bir vize sınavını ve sekiz de final sınavını sistemde "girmedi" diye göstermişler. Girdiğim sınavlara "girmedin" diyorlar.

Bu yüzden sekiz dersten kalmışım. Not ortalamam düşmüş. Bunu ikinci dönemin sınavlarına girdiğim zaman öğrendim. Bu dönem üstten hiçbir ders alamadım. Bu yanlışın düzeltilmesi için fakülte dekanlığına dilekçe yazdım. Bana yine cevap verilmedi.

Bu şekilde eğitimime nasıl devam edeceğim bilemiyorum. Aslına bakarsanız okul, bizi çoktan gözden çıkarmış. "Suçlu" gözüyle bakıyorlar bize.

Öyle ki, sınav zamanı selam gönderdik diye, hocamız hakkında soruşturma başlatılmış. Bir selama bir soruşturma! "Biz" diyorum çünkü burada benim gibi tutuklu olan birçok öğrenci var.

Tutuklandıktan sekiz ay sonra (iddianamede tek olmama rağmen sekiz ay sonra) ilk mahkemeye çıktım. Yani 10 dakika içinde beni yargılayıp, suçlu bulan, yüzüme bile bakmadan beni tutuklayanlar, sekiz ay boyunca ne yaptığımı araştırdılar.

İstedikleri "delilleri" de bulamayınca artık davamı başlatmak zorunda kaldılar.

"Örgüt üyesi olmamakla birlikte eyleme katılmak" iddiasıyla 15. Ağır Ceza Mahkemesi'nde yargılanıyorum. Ayrıca dosyamda, 1 Eylül Dünya Barış Günü eylemine katılmam, benim gibi öğrenci olan ve Muğla'da öldürülen Şerzan Kurt'u anma yürüyüşüne katılmam da suç olarak görülüyor.

Somut bir delil yok. Ortada asılsız iddialar. Ve 10 aydır tutukluyum.

Özgürlüğüm elimden alınmış... Birileri her şeyin kötüye doğru gitmesini istiyor! Gün geçtikçe daha kötüye!

Bu yaşadıklarımın "Kürt" kimliğimden bağımsız olmadığını düşünüyorum. Böyle düşünmeme neden olan, birçok şeyi yaşadım. Bugün tutuklu olmam da hala aynı mağduriyeti yaşadığımın göstergesidir.

Şunu da çok iyi biliyorum ki, benim durumumda olan daha birçok kişi var. Gençlik gelecek olarak görülüyor; ama gelecek tutsak edilmiş...

Ben kısaca durumumu sizinle paylaşmak istedim. 25 Temmuz'da saat 10.00'da mahkemem var. Her ne kadar serbest kalmayı umut etsem de, ne olacağını bilemiyorum. İyi şeyler olsun diye umut ediyorum...

Aradan geçen süre içerisinde "girmedi" diye gösterilen sınavlarım düzeltildi. Fakat yine de bu, okulumun bir dönem daha uzadığı gerçeğini değiştirmiyor. Bir de sınavlar için okula götürülmemem konusunda bana sözlü bir açıklama yapıldı : "Okulun güvenliği için sakıncalıymışım!"

Bana yapılan işkenceden dolayı polisler hakkında suç duyurusunda bulunmuştum. "Kovuşturmaya yer olmadığına dair" karar verilmişti. Ben de bu karara itiraz ettim. 12 Haziran günü bana bir kâğıt geldi. Kâğıtta "itirazımın reddine" karar verildiği yazılıyor.

Asılsız suçlamalarla birlikte, işkence yaptıklarını da reddediyorlar. Böylelikle adli tıp raporunu, tutuklandığım gün muayene edildikten sonra bana verilen raporu ve cezaevindeki sağlık dosyamda yazanları görmezden geliyorlar. Ayrıca aradan 10 ay geçmesine rağmen vücudumdan hala geçmeyen morlukları ve izleri de görmezden geliyorlar."

*Emine Akman, Bakırköy Kadın Kapalı Cezaevi B-5, 27.05.2012
** Tutuluklu Öğrencilerle Dayanışma İnisiyatifi herkesi davayı izlemek için 25 Temmuz Çarşamba günü saat 10.00'da Çağlayan Adliyesi'ne bekliyor.

30 Nisan 2012 Pazartesi

"BERTARAF" OLAN YARGI MENSUPLARI

Ergenekon, Odatv ve Balyoz yargı süreçleri... Türkiye'nin yılan hikayesine dönüşen yargı çıkmazları. Amaç hepsinde belli aslında. Minareyi  çalan kılıfını uyudurur misali, ülkemin mualiflerini sindirmek, püskürtmek ve bir korku imparatorluğu yaratmak. Son 4 yıl içinde sadece Ergenekon davasında 61'i tutuklu toplamda 256 sanık yargılanmakta. İçlerinde kimler yok ki yargılanların. Akademisyenler, yazarlar, gazeteciler,askerler, genel kurmay başkanı, kuvvet komutanları, aydınlar ve niceleri. Bakıldığında hepsinin insan olmalarının  ve aynı ülke vatandaşlarının yanında kesişen bir ortak özelikleri daha var. Ne mi? Elbette ki mualif olmaları...

Bu süreci ve gelişmlerini daha önceki yazılarımda gerek ben  gerekse diğer yazar arkadaşlarım değinmiş idi. Ancak ufak bir kıssadan hisse ile tekrar özet geçecek olursak şayet şu şekilde özetlemek mümkün olacaktır. Öteden beri kulaktan kulağa söylene söylene bugün akıllarımızda yer eden bir kaç halk deyimi ile tasfir edeceğim.  "meyve veren ağaç taşlanır ", "Doğru söyleyen dokuz köyden kovulur" ve son yıllarda özelikle yukarıda sıraladığım popüler davalar seyirinde ortaya çıkan "dokunan yanar" deyimi aslında bu süreçlerin en basit dille anlatımıdır.

"BİTARAF OLMAYAN BERTARAF OLUR"

Bu süreçde ergenkonve odatv davaları ile mualif aydınları, gazetecileri, bilim insanlarını; Balyoz davası ile yine mualif Genel Kurmay Başkanı, Kuvvet Komutanları, muazaf askeleri; Mevcut iktidar parti başkanının dediği üzere "bitaraf olmayan bertaraf olur" deyimi ilede bu davalara bakan hakimleri ve yargı mensuplarını tasfiye edildi. İşde bu yazımda dilim döndüğünce yurdumdaki bertaraf olan yargı mensuplarına değineceğim.

Hâkim Oktay KURBAN
İstanbul 12.Ağır Ceza Mahkemesi üyesi olan Kurban, Balyoz davasında 21 subay hakkında "kuvvetli suç şüphesi" olmadığı" gerekçesi ile tahliye kararı verince, hemen Eskişehir Çocuk Mahkemesi'nde görevlendirildi.

Hâkim Yılmaz ALP
İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi'nin hakimi idi. Alp, Balyoz davasında 26 asker için tahliye kararı verince özel yetlkileri kaldırıldı ve Fatih adliyesine gönderildi.

Hâkim Tuncay ASLAN
İstanbul 9. Ağır Ceza Mahkemesi'nin hakimi idi. Aslan, Balyoz davasında 26 asker için tahliye kararı verince özel yetlkileri kaldırıldı ve Bakırköy Çocuk Mahkemesine gönderildi.

Hâkim Faik SABAN
İstanbul 13. Ağır Ceza Mahkemesi üye hakimi olan Saban, Albay Dursun ÇİCEK'in tahliyesine karar verince BAkırköy ağır Ceza Mahkemesine gönderildi.

Hâkim Erhan ÇANAK
İstanbul 14. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı olan çanak, gazeteci Hikmet ÇİCEK ve Avukat Nusret SENEM'in tahliyesini istemiş idi. Ayrıca CHP zonguldak millletvekili Mehmet Haberal ve Albay Dursun ÇiCEK in tahilyesi için oy kullanmış idi. Kendisi bu eylemlerinden sonra Sakarya iline düz hakim olarak gönderildi.

Hâkim Zafer BAŞKURD
İstanbul 10. Ağır Ceza Mahkemesi Başkanı başkurd balyoz davasının başlamasına son 48 saat kala görevinden alınarak Gebze'ye gönderildi. Hâkim Zafer Başkurd, uzun tutukluluk sürelerine karşı oluşuyla biliniyordu.

Hâkim Musa YEŞİL
Ankara 10. Ağır Ceza Mahkemesi üyesi yeşil, Başbakan Yard. Bülent Arıç'a suikast iddiasıyla başlatılan Kozmik Oda soruşturmasında üç askerin ifadesini alıp serbest bıraktıkdan sonra Musa Yeşil'in özel yetkileri alındı.

Savcı Mehmet KAFTAN
Ankara savcısı Kaftan, Zir Vadisinde yapılan araştırmalarda yapılan usülsüzlüzlükleri araştıracakken Samsuna tayyin edildi.

                                                                                                    Saygılarımla Gökhan ÇELİK

Not: Yazımda yer alan kaynaklar Soner Yalçın'ın "SAMİZDAT" isimli kitabından alıntıdır.