Ülkelerin dünya üzerinde bulundukları coğrafi konumun siyasi etkileriyle
birlikte değerlendirilmesine jeopolitik konum adı verilir.
İlkokuldan beri hepimize şunlar öğretilmektedir: “Türkiye; Asya, Avrupa ve Afrika kıt’alarının birbirine en fazla
yaklaştığı noktadır. Bu üç kıt’a arasında köprü görevi gören ülkemizin coğrafi
konumu jeopolitik açıdan büyük önem taşımaktadır.”
İkinci Sömürgeci Paylaşım Savaşı’nın ardından 1945 – 1991 yılları arasında
dünyanın ABD ve SSCB etrafında iki kutba bölündüğü ve bu 45-46 yıllık sürece “Soğuk Savaş” adı verildiği artık
herkesin malumu. Bu dönemde bu iki süper güç, çeşitli stratejiler geliştirerek
dünya üzerinde hakimiyet mücadelesine girişmişlerdir. Türkiye, bu güç
mücadelesinde ABD’nin yanında yer almış ve ABD’nin stratejilerinde temel yapı
taşlarından biri olmuştur.
Türkiye, 1947 yılında dönemin ABD Başkanı Harry Truman’ın ortaya koyduğu ve
“komünizm tehdidi altındaki ülkelere
askeri ve mali yardım yapma”yı öngören “Truman
Doktrini” doğrultusunda 1948 ve 1951 yılları arasında yapılan Marshall
yardımlarıyla başlayarak doğrudan ABD hakimiyeti(hegomonyası) altına girmiştir.
ABD’nin o dönemdeki temel politikası, Sovyet Bloku’nu coğrafi olarak
çevreleyerek SSCB’nin yayılmasını engellemek ve başta Ortadoğu ve Uzakdoğu
olmak üzere dünyanın geriye kalanını hakimiyeti altına almaktı. Bu politikada
Türkiye’nin yeri SSCB’ye güney yönünden çekilen set ve Ortadoğu’ya giden kapı
olmaktı.
Soğuk Savaş döneminde SSCB’ye güney yönünden çekilen set olma görevi 1962
yılında, “Küba Füze Krizi” olarak
tarihe geçen krizde Türkiye’yi bombalanmanın eşiğine getirmiştir. Bu dönemde
ABD, Türkiye’ye füze sistemi kurmuştu. SSCB de bu hamleye karşılık göstermelik
olarak Küba’ya bir füze sistemi kurdu. Daha sonra dönemin ABD ve SSCB liderleri
arasında gerçekleşen mektuplaşma sonucu ulaşılan mutabakat sonucu dünya bir
nükleer savaşın eşiğinden dönmüştü.
Bugün de devam eden bu görevler Türkiye’yi bu sefer iki yönlü olarak büyük
bir güvenlik tehlikesine maruz bırakıyor. Malatya’nın Kürecik ilçesine
kurulması gündemde olan ve çeşitli demokratik kitle örgütleri tarafından
düzenlenen ve halk tarafından da desteklenen eylemlerle protesto edilen NATO
Füze Kalkanı – Erken Uyarı Sistemi ve Amerikan kalkanlığı doğrultusunda
yürütülen politikalar önce Rusya(1), sonra İran(2), son olarak da Suriye(3)
tarafından Türkiye’ye saldırı tehdidinde bulunulmasına sebep oldu.
Dünya, Ortadoğu merkezli büyük bir savaşa doğru ilerliyor. Dünyanın etkili
siyasi ülkelerinin liderlerine hırçın bir savaş dili hakim. Görülen o ki bu
savaşın gerçekleşmesi durumunda Türkiye bu savaşın coğrafi olarak tam ortasında
olacak ve iki cephe tarafından da ablukaya alınmış olacak. Gerçekleşmesini
istemediğimiz bu savaşın sonrasında ise, gelişen teknolojinin de etkisiyle Türkiye’nin
İkinci Sömürgeci Paylaşım Savaşı sonrası perişan duruma gelen Almanya’dan daha
beter duruma geleceği aşikardır.
Dileğim odur ki, umarım siyasiler Küba Füze Krizi dönemindeki gibi bir
uzlaşıya varır ya da dünya halkları bu hakim savaş diline karşı güçlü bir ses
çıkararak siyasileri, halkları sürükledikleri savaş yolundan geri döndürmeye
ikna ederler. Bu konuda Büyük Ortadoğu Projesi Eşbaşkanı Recep Tayyip Erdoğan’a
önemli bir rol düşüyor. Erdoğan, okyanus ötesine kalkan olup ülkemizi sınır
komşularıyla, bölgenin ve dünyanın kaderini ve tarihin akışını etkileyecek bu
savaşa sürükleyici anlaşmalar değil; dilinden düşürmeyerek iddia ettiği gibi “komşularla sıfır sorun” yaratacak
politikalar izlemelidir...
(1)”Füze kalkanı gerilimi”, http://www.evrensel.net/news.php?id=18162
(2)”İran’dan Şok Tehdit”, http://www.dha.com.tr/irandan-sok-tehdit-ilk-hedef-turkiyedeki-nato-fuze-kalkani-sosyalmedya-son-dakika-haberi_237783.html
(3)”Suriye,
füzelerini Türkiye’ye çevirdi”, http://www.haber7.com/haber/20111126/Suriye-fuzelerini-Turkiyeye-cevirdi.php
Soner Bahadır

Hiç yorum yok:
Yorum Gönder