logo

Sigmund Freud etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Sigmund Freud etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

11 Kasım 2012 Pazar

Ego

Freud'un "Id, Ego, Süper Ego"
üçlemesininin şeması

Günümüzde “günah keçisi” ilan edilmiş kavramlardan biridir ego. Keşke fırsatımız olsa da sorabilsek: “Günah keçisi ilan ettiğiniz ego ne demektir?” Gelin bu soruyu sorup cevap verelim…

Ego o kadar olumsuzlanmıştır ki, egoyu gündeme getiren Beyin Bilimci(1) Sigmund Freud’un çağdaş davranış bilimi(2)ne temel oluşturan ve çürütülemeyen çalışmaları, sadece ego kavramı üzerinden dayanaksız eleştirilere maruz kalıyor.

Sigmund Freud
“Ego” ve “Egoizm”

Freud kişiliğinde, ego kavramı ve bu kavramdan türetilen egoizm, yanlış temellere dayandırılarak olumsuzlanmaktadır. Öncelikle ego, Latincede “ben” demektir. Davranış Bilimi literatüründe ise “benlik” anlamında kullanılmaktadır. Egoizm ise sanılanın aksına “bencillik” değil, “bencilik” demektir.

“Bencilik” ve “Bencillik”

Bu iki kavram arasındaki fark tek bir “l” harfinden çok daha fazladır.

Haklı olarak olumsuzlanan “bencillik” kavramı, Anadolu deyimlerimizde yerini “Rabbena hep bana” sözleriyle alan durumla özetlenebilir. Yani bencillik, kişinin her olayın merkezinde kendisinin olmasını ve olayların kendi istediği şekilde ve yalnızca kendi faydasına gerçekleşmesini istemesidir.

Prof. Dr. Abraham Maslow
“Bencilik” ise Davranış Bilimci Prof. Dr. Abraham Maslow’un İhtiyaçlar Hiyerarşisi’nde(3) “Kendini gerçekleştirme” olarak kendini bulan durumdur. Bencilik, kişinin içinde bulunduğu durum ve konularda etkin olma, görevini etkin şekilde yerine getirme isteğidir.

Bu noktadan bakıldığında, “bencilik” anlamına gelen egoizmin olumsuzlanacak bir yanı bulunmamaktadır.

Ego’nun iki yüzü

Davranış biliminin bugün üzerinde anlaştığı üzere ego, insan davranışlarını belirleyen ana unsurdur. Yani kişilerin davranışları egoları doğrultusunda gerçekleşir. Peki, ego nasıl bir şeydir?

Birçok şey gibi ego da tek parça değildir. Dünya’daki bütün varlıklar gibi, ego da zıtların birlikteliği(4)ni yansıtan bir yapıdadır. Egodaki zıtlık durumu, egonun çift yönlü kimliğinden kaynaklanıyor.

Ego, bilindiği üzere yalnızca kişinin kendisi üzerine değildir. Kişinin yalnızca kendisi üzerine duyduğu bir ego da vardır ki bu “bencil ego”dur. Fakat bunun yanı sıra, kişinin bir başka kişiye, gruba, topluluğa ya da topluma yönelik egosu da vardır ki bu da “senci ego” ya da “toplumsal ego”dur.

Senci ve sosyal ego

Kamuoyunda bencillik ve bencil ego gayet iyi bilindiği için bu kavramların davranışlara yansımasına girmiyorum.

Senci ego ise, daha önce bir yazımda yazdığım “bazen insanlar benliklerini sevdikleri insanlarla özdeşleştirirler. Hatta böyle durumlarda, ‘senin mutluluğun benim mutluluğumdur’ ya da ‘sana yapılan bana yapılmıştır’ gibi cümleler sarf ederler”(5) cümlelerinde bahsettiğim durumdur. Bu durumdaki insanlara yöneltilen “benliğinden ödün verme/vazgeçme” eleştirisi ise son derece yanlıştır. Çünkü bu tür durumlarda, davranışlara yön veren benlik(ego) olgusu yine tam kuvvet görev başındadır. Yalnızca egonun yönü kişinin kendisi yerine karşındakine yönelmiştir.

Toplumsal ego ise, kendisini bırakıp ailesi, iş arkadaşları ve arkadaş çevresindeki insanlar gibi yakın çevresindeki insanlar için kendisini paralayan ya da ülke ve dünya siyasetiyle ilgilenip ülkenin ya da dünyanın “toplu kurtuluşu”na kaya yoran ve bunun için çaba sarf eden insanlarda karşımıza çıkar.

Kısaca toparlarsak, egonun var olmadığı bir davranış yoktur ve ego öyle olumsuzlanıp korkulacak bir şey değildir…

(1)Nörolog
(2)Modern psikoloji
(3)İhtiyaçlar Hiyerarşisi Teorisi, http://tr.wikipedia.org/wiki/Maslow_teorisi
(4)Diyalektik
(5)Soner Bahadır, “Çok okursan ‘sıyırır’ mısın? – Sevgi, fedakârlık ve yardımseverlik”, 25 Temmuz 2012, http://serbestats.blogspot.com/2012/07/cok-okursan-syrr-msn.html

Soner Bahadır

27 Ekim 2012 Cumartesi

VAROLUŞUN DAYANILMAZ ÇELİŞKİSİ


Varolmanın Dayanılmaz Hafifliği, edebiyat dünyasında hayli ses getiren ve yayınlanmasının üzerinden 28 yıl geçmesine karşın hala yankısını yitirmeyen, okunması gereken kitaplar listesinin olmazsa olmazlarından bir başyapıttır. Varoluşçuların sonuncusu olarak nitelendiren Çek asıllı Fransız yazar Milan Kundera, pek çok okuyucunun hayatına bu eşsiz romanıyla girmiştir.

İletişim Yayınları’ndan çıkan eserin orijinal adı “The Unbearable Lightness of Being” olarak gösterilse de kitap yazar tarafından Çekçe kaleme alınmıştır ve asıl adı “Nesnesitelná lehkost bytí”dir. Kitabın ismiyle ilgili şaibe bununla sınırlı değildir. Öncelikle “var olmak” fiili birleşik değil ayrı yazılmaktadır. İkincisi ise dayanılmaz sıfatı Türkçe’de iki anlama gelmektedir: Karşı konulamaz olan ya da çekilmez, katlanılmaz olan. Kitabın ismindeki “dayanılmaz” ise ikinci anlamında kullanılmıştır. Nitekim yazar, bunu o şekilde çevirmediği için sonraları pişman olmuştur.

Kitap, ağırlık-hafiflik sarmalını temel almakla birlikte okuyucuya zengin bir içerik sunmaktadır. Zihinsel olarak tam bir motivasyon ve dikkatli bir okuma gerektirir. Romanın içine derin bir felsefeyi yediren yazar, akıcı üslubuyla okurun işini kolaylaştırır.

AĞIRLIK/HAFİFLİK SORUNSALI

Kundera, kitap boyunca ikili karşıtlıklar kurar. Ağırlık/hafiflik, ruh/beden, bağlılık/ihanet, aşk/cinsellik... Ama kurduğu taraflardan herhangi birini olumlamaz yazar. Bu görevi okuyucuya bırakır. Yazar, her karakteri bu saflardan birine yerleştirir ve romanın sonlarına gelindiğinde ise denklemi ters çevirir.

Yazar, Nietzsche'nin ebedi dönüş mitiyle açar kitabı. Böylelikle okuru felsefi bir içeriğe hazırlamaktadır. Nietzsche "İnsanın tüm yaşamı durmadan döndürülen bir kum saatidir." der ve yinelenmeyecek olan yaşamı bir gölgeye benzetir. Attığımız her adıma sonsuza kadar yinelenmenin verdiği sorumluluğun ağırlığı gelir. Her şey hafifleştiğinde varlığı tutan bir çekim kalmaz, dayanılmaz olur artık. Kundera, hemen bunun karşısına Parmenides'in tek seferden ibaret olan yaşamlarımızın hafifliğini olumlayan görüşünü yerleştirir. Devinimleri önemsizleştikçe, birey özgürleşir. "Sadece bir kere olan şey, hiç olmamış demektir."

Yazar yaşamı bir taslak olarak görür. “Önceden uyarılmaksızın, rolünü ezberlemeden sahneye çıkan bir tiyatro oyuncusu gibiyiz.” der. Ama bu taslağın tamamlanması da mümkün olmayacaktır. “yaşam öncesi ilk prova yaşamın ta kendisiyse, ne değeri olabilir yaşamanın?”

Roman, ikili karşıtlıkların daima farklı taraflarında duran dört ana karakter etrafında şekil alır: Tomas, Tereza, Sabina ve Franz. Tomas ile Sabina'yı karşıtlığın hafiflik tarafına, Tereza ile Franz'ı ise ağırlık tarafına yerleştirebiliriz pekala. Kitabın sonunda, kum saati ters döner. Hafiflikten yana hayatlar ağırlığa, ağırlıktan yana hayatlar hafifliğe evrilir. Kadın erkek ilişkilerinde iki cinsiyetin olaylara bakışındaki farklılık, romanın temel izleklerinden birisidir.

Tomas doktor olmakla birlikle pek çok kadınla kurduğu ilişkilerle çıkar karşımıza. “Erotik dostluk” koyar bu ilişki türünün adını. Tensel aşkın hafifliği karşı konulamaz bir cazibedir onun için. Ve aşk ile cinselliği kesinkes ayırır birbirinden. “Aşk, çiftleşme arzusunda (sonsuz sayıda kadına kadar uzanabilecek bir tutku) duyurmaz kendini, uykuyu paylaşma arzusunda duyurur (tek bir kadınla sınırlı olan arzu).”

Tomas cinsel hazzın peşinde değildir. Her insanda bulunduğuna inandığı milyonda bir benzeşmezliğin uluorta görülemeyen cinsellikte daha ender ve daha değerli olduğunu düşünür ve onu ele geçirmek ister. Tomas’ın hayatındaki ikilem, küçük bir kasabada tanıştığı Tereza’nın Prag’a onu ziyarete gelmesi ve ardından tamamen hayatına yerleşmesi ile başlar. Yaşamı tamamen hafiflik üzerine kurulu Tomas, yaşadığı ilişkiye aşk tanısı koymak konusunda çelişkiye düşer. Ama Tereza’yla uyuması onun için aşkı kanıtlayan sağlam bir delildir. Ama Tereza’nın varlığı, Tomas’ı diğer kadınlarla ilişkilerini devam ettirmekten alıkoymaz.

Tereza’yı üstü katranlanıp sazdan sepete konulmuş nehir aşağı yollanan bir çocuk olarak görür Tomas. Ki bu görüşü Tereza’nın yoksun olduğu baba sevgisine karşılık gelmektedir. Tereza’nın Prag’a gelmesi, sadece Tomas’a kaçış değil kendi hayatından da kaçıştır bir anlamda. Tereza bir kaza sonucu doğmuş, annesi onun yüzünden mutsuz bir evlilik yapmıştır. Tereza’yı günah keçisi ilan eden annesi, onun bedenini daima aşağılayarak, değersizleştirerek intikamını almaya çalışır. Annesinin dünyasında bütün bedenler aynıdır. Bedeninin annesi tarafından böylesine tektipleştirilmesi, sıradanlaştırılması Tereza’da ömrü boyunca kurtulamayacağı bir ruh/beden çatışması doğurur. Aynaya bakarken kendine yabancılaşmaktadır, öteki bedenlerden farklı bir bedeni olduğunu kendine kanıtlamaya çalışır. Ne var ki Tomas’ın onu başka kadınlarla aldatması, annesinin onun bedenini diğer bedenlerle aynılaştıran baskılarının devamı niteliğindedir. Tereza, ruhu ile bedeni arasındaki boşluğa düşmüştür. Tomas’ın yaşamındaki tek beden olma gücünden yoksun olduğu için bedenini suçlar. Bedeninin kaybettiği savaşın acısını ruhu çekmektedir.

Kundera, Freudyan bir okumayla Tereza’nın rüyalarının yorumunu, bilinçaltına işleyen yaşantılarında aratır bize. Tüm bu bastırılmışlıkları, Tereza’nın rüyalarını ele geçirir. Tereza rüyalarında birbirinin aynısı bedenlerle dolu bir havuzda görür kendini, aldatıldığını görür, en sonunda diri diri toprağa gömüldüğünü.
Tomas, Tereza’nın hayatına girişini 6 rastlantıya bağlar. Böylesine rastlantısal bir aşkın onun yazgısını böylesine yönlendirmesi üzerine düşündükçe huzursuz olur Tomas. “Gereklilikten doğan, olmasını beklediğimiz, günbegün yinelenen her şey dilsizdir. Sadece rastlantı bir şeyler söyler bize.” Kitapta başı çeken rastlantılardan “roman” sorumlu tutulmamalıdır, der yazar: “asıl gündelik yaşamındaki bu tür kesişmeleri göremediği için insanoğlunu kınamalı.”

Sabina ise romanda Tomas’a en yakın karakter olma özelliğini taşımaktadır. Tomas’ın hayatına onca kadın girmesine karşın onu en iyi anlayan Sabina olmuştur. Sabina ile Tereza, Tomas’ın hayatının iki uç noktasıdır. Sabina da Tomas gibi hayatını hafiflik anlayışı üzerine kurmuştur. Terk etmeyi kendine şiar edinmiş bir kadındır. Tomas’tan sonra hayatına giren Franz onunla tam bir zıtlık oluşturmaktadır. Sabina’nın ruhu ne kadar göçebeyse, Franz da bir o kadar yerleşik yapıdadır. Sabina ne kadar anlık yaşıyorsa, Franz da bir o kadar derli toplu bir hayat sürmektedir.

ANLAMIN İKİ UÇ NOKTASI

“Yanlış Anlaşılan Sözcükler” bölümü kitabın en dikkat çekici bölümüdür. Yazar, Franz ve Sabina üzerinden “dil ve anlam arasındaki boşluğu öznenin nasıl doldurduğunu” gösterir bize, Cemil Üzen’in deyimiyle. Karakterlerin sözcüklere yüklediği anlamlar birbirine taban tabana zıttır. Yazar, kelimelerin anlamlarının geçmişte bilinçaltımıza yerleşmiş yaşantılarımızın etkisiyle farkında olmadan nasıl şekillendiğini gözler önüne serer.

Akademisyen olan Franz’ın hayatı, gerçek yaşamak olarak görmediği kitaplar arasında geçmiştir. Devrimlere olan düşkünlüğü Franz’ı Sabina’nın ülkesine -Çekoslavakya- hayran bıraktırmaktadır. Franz, hiç sahip olmadığı bir yaşamı özler. Sabina içinse “hapishane, yasak kitaplar, işgal” sözcükleri en ufak bir ülküselleştirmeye yer bırakmamacasına çirkindir. Franz şöyle der:
“Bir toplum zenginse, bireylerin elleriyle çalışmalarına gerek yoktur;kendilerini zihin ve ruh etkinliklerine adayabilirler. Gitgide daha çok üniversite, daha çok öğrenci olacak bizim toplumumuzda. Sözcüklerle dolu bir sürü sayfa, mezarlıklardan daha yaslı yerler olan arşivlerde üst üste birikiyor. Yaslı, çünkü oraları kimse ziyaret etmiyor. Kültür aşırı üretimden, sözcük çığından, nicelik çılgınlığından yok olup gitmekte.”

Bu nedenle Franz, Sabina’nın ülkesindeki yasaklanmış tek bir kitabı kendi toplumunda çiğnenen milyonlarca sözcükten daha değerli bulur.

Aralarındaki görüş farklılıkları bununla sınırlı kalmaz. Sabina’ya göre, gizlilik her şey demektir. Franz içinse özel ile kamusal arasındaki engeller kalktığında ancak gerçek yaşanabilir.

Franz ve Sabina, ağırlık/hafiflik bağlamında olduğu gibi, bağlılık/ihanet ikilisinin de farklı taraflarında durmaktadırlar. Franz, Sabina’yı bağlılığı ile ele geçirmeye çalışır. Oysa Sabina’da bağlılık adına tek bir şey vardır, o da ihanete olan bağlılığı. Franz’daki bağlılık yeteneği annesine olan bağlılığıyla, Sabina’nın ihanete olan meyli ise babasına (ve aynı zamanda babasının dayattığı komünizme) ettiği ihanetle baş göstermiştir. “İlk ihanet onarılmazdır. Başka ihanetlerden oluşan zinciri harekete geçirir” der yazar ve nitekim Sabina için de böyle olur. Franz’ın Sabina’ya bağlılığı, Sabina için bir ihanettir. Ve bir gitmeye daha hazırlanır. Sabina Franz’ın hayatın çıktıktan sonra da Sabina’nın varlığı, Franz’ın hayatındaki yerini sürdürür. Franz, onu ülküsel olarak yaşatmaya devam eder.

KOMÜNİST DÜZENE TANIKLIK

Kundera, Sabina ve Tomas’ın hayatları üzerinden komünizmin eleştirisini yapar. Yazarın kendisi, üyesi olduğu Komünist Parti’den iki kez ihraç edilmiş, 1968’deki Rus istilasından sonra politik baskılara dayanamayarak Fransa’ya göç etmiştir.

Kitapta Tomas, Oedipus hikayesinden yola çıkarak komünizm yanlılarını eleştiren bir yazı kaleme alır. Bu yazının gazetede yayınlanmasından sonra hiçbir şey eskisi gibi olmaz Tomas için. Doktorlukla başladığı mesleki kariyeri, bu yazının yayınlanmasıyla ilintili olarak cam siliğinde son bulur. Yazar, bu anlatıyla komünist yönetimin muhalifler üzerindeki baskısını ve sindirme politikasını gözler önüne serer. İktidarın, otoritesini zedelememesi adına, bireyi nasıl hiçleştirdiğini ve düşüncelerini ve eylemlerini nasıl kontrol altına aldığını görürüz. Kendisine karşı gelenleri yoksunlaştırma ve yoksullaştırma stratejilerine tanık oluruz.

KİTSCH* ÜZERİNE

Yazar, pek çok olguyu kitsch objektifinden süzerek değerlendirir. Sabina’nın yaşamı üzerinden Sovyet kitsch’ini eleştirir. Kitsch, klişelerden türer. “Kitsch, kişilerin belleklerine kazımış oldukları temel imgelerden türemek zorundadır.” Ve komünist kitsch’inin en bariz örneği olarak 1 Mayıs törenlerini gösterir yazar. Sabina ömrü boyunca kitsch’e karşı mücadele etmiştir. Politik bir örgüt tarafından düzenlenen sergide, biyografisine uydurma bilgiler eklenerek yaşamının kitsch kılığına sokulmaya çalışıldığını görmüş ve bunu şiddetle reddetmiştir.

Yazar, Büyük Yürüyüş bölümünde Amerikan kitsch’ini de eleştirmekten geri durmaz. Yardım için Kamboçya’ya düzenlenen yürüyüşün nasıl bir Amerikan propagandasına dönüştürüldüğüne tanık eder okuyucuyu.

Yazar, Stalin’in oğlu Yakov’un ölümünden yola çıkarak bok üzerinden insan varoluşunu sorgular. Yazara göre, bok lafının basında b.. olarak geçmesi, her gün yaptığımız dışkılama işinin reddi, bu da yaradılışın kabul edilmezliğinin günbegün kanıtlanmasıdır. Kundera, lağım borularının, kanalizasyon sistemlerinin gözlerimizden gizlenmesini, insanoğlunun varoluşuyla kesin olarak uzlaşamaması şeklinde değerlendirir.“Kitsch, bokun reddedildiği, herkesin bok yokmuş gibi davrandığı bir dünyadır. Kitsch, insan varoluşunda temelden kabul edilemez olan her şeyi kapsamı dışına atar.”

Kundera, kitsch’i en iyi bilenin ve kullananın da politikacılar olduğunu savunur. Politikacıların fotoğraf makinesi gördüklerinde hemen bir çocuğu kucaklarına alıp öpmesini buna örnek olarak gösterir. Ona göre, politik hareketler akli tutumlardan çok, kitsch’in üzerine inşa edilir.

İNSANIN HAYVANA OLAN SEVGİSİ, İNSANIN İNSANA OLAN SEVGİSİNDEN ÜSTÜNDÜR

Yazar son bölümde, Tereza’nın Karenin’e olan sevgisi üzerinden yapar bu karşılaştırmayı. Bunun nedenlerini de açıklar. İnsanın hayvana olan sevgisine karşılık beklememesinde ve karşısındakini olduğu gibi kabul etmesinde bulur bu üstünlüğü.

Tanrı’nın insanlara hayvanlar üzerinde egemenlik hakkı vermediğini, hayvanları insanlara emanet ettiğini söyler. Ve insanın insana iyi davranmasında erdemli bir yan bulmaz.

“Gerçek insan iyiliği, ancak karşısındaki güçsüz bir yaratıksa bütün saflığı ile ortaya çıkar. İnsan soyunun gerçek ahlaki sınavı, onun merhametine bırakılmışlara davranışında gizlidir: hayvanlara.”

KİTABIN İÇİNDEKİ MİLAN KUNDERA

Metinde sadece karakterler konuşur, düşünür, hisseder, hareket ederken birden yazarın söylemi girer araya. Yazar, hiç beklemediğimiz bir anda “ben” kimliğiyle çıkar karşımıza. Karakterlerini eleştirir. Kendi yaratımı değilmiş gibi, onların yaptıklarına kendince açıklamalar bulmaya çalışır. Karakterler kendi kontrolünden çıkmışçasına onların bazı eylemlerine anlam veremediğini itiraf eder. Yazın serüveniyle ilgili yorumlar yapar. Bizi beklenmedik bir şekilde romanın yapaylığıyla yüzleştirir. Kendi yarattığı illüzyonu kırar ve bize yazının içyüzünü gösterir. “Romanlarımdaki kişiler kendime ilişkin gerçekleşmemiş olabilirliklerdir. Her biri benim ancak kenarında dolaştığım bir sınırı aşmıştır. Bana en çekici gelen şey bu aşılmış sınırdır (ötesinde “ben”imin sona erdiği sınır). Çünkü romanın sorguladığı sır o sınırın ötesinde başlar.”

*kitsch: İlkel yollardan duyguları harekete geçirmek isteyen sözde sanat eseri; sanat değeri olmayan değersiz eser, bayağı şey, zevksizlik. (TDK)

Yazı: Songül Bakar
Görsel seçimi: Soner Bahadır

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Çok okursan “sıyırır” mısın?


Toplumumuzda yaygın bir düşüncedir, “Çok okuma ya da çok düşünme, sıyırırsın.” Peki bu yaygın düşüncenin doğruluk payı var mıdır?

Bu soruya cevap verebilmek için öncelikle “sıyırmak” diye tabir edilen ruhsal/akli hastalık durumunu açıklamak gerekmektedir. Psikiyatri literatüründe ruhsal/akli hastalıklar, “bozukluk” olarak adlandırılır. Örneğin, 11 Haziran 2012 tarihinde, Erenköy Ruh ve Sinir Hastalıkları Eğitim ve Araştırma Hastanesi’nde şahsıma konulan “Majör Depresyon” hastalığının psikiyatri literatüründeki tam adı “Majör Depresif Bozukluk”tur.

Genel manada bozukluk, “bir sistemin çalışma düzenini sağlayan bütünlüğün ortadan kalkması” olarak tanımlanabilir. Psikiyatrik bozukluk ise, “insanın psikiyatrik sisteminin çalışma düzenini sağlayan bütünlüğün ortadan kalkmasıdır” denebilir. Psikiyatrik bozukluğu teorik olarak daha iyi anlayabilmek için genel manada insanın yapısına bakmak gereklidir.

İnsan, psikiyatrik(düşünsel/zihinsel) ve maddi/olgusal bir bütündür. Bu bütünlük, “diyalektik” denilen ve bu bütünü oluşturan parçaların karşılıklı birbirini etkilediği bir yapıya sahiptir. Yani, insanın maddi dünyası psikiyatrik dünyasını, psikiyatrik dünyası da maddi dünyasını etkiler. Bunların arasındaki etkileşim bütünlüklü bir düzen oluşturursa insan, psikiyatrik anlamda sağlıklı bir hayat sürer. Bunların arasındaki etkileşimde bütünlüklü bir düzenin ortadan kalkması durumunda ise psikiyatrik hastalık ortaya çıkar.

18’inde Das Kapital’e yeltenmek

Örnek vermek gerekirse; Benim gibi, 22 yaşına kadar gerçek, “oturaklı” bir “benlik/kimlik” sahibi olmadan, sürekli bir arayış içerisinde, “sokak kötüdür, dışardaki insanlar hep birbirinin gözünü oyar” bilinciyle hayattan yalıtılmış bir hayat yaşarsanız ve 22 yaşında gazetecilik gibi tamamen “sokakta” ve “dışardaki insanlar”ın içinde yapılabilen bir meslek yapmaya başlarsanız, psikiyatrik ve maddi dünyanız arasındaki bütünlük ortadan kalkar. Bir de buna 17-18 yaşından itibaren ağır tarih, felsefe, sosyoloji, psikoloji ve siyaset gibi sosyal alanlardaki bilim insanların sizin yaşınızın en az 2-3 katı yaşlarda yazabildikleri metinleri okuyup hazmetmeye, hele de kimlik/benlik haline getirip uygulamaya kalkarsanız, bu bütünlükten eser kalmaz. Yani, “bugünün kapitalist dünyasında” 17 yaşındayken Platon’un Devlet, Nietzsche’nin Zerdüşt ve Marks’ın Komünist Manifesto kitablarını okuyup, 18’inizde Marks ve Engels’in 3 cilt yaklaşık 2 Bin sayfalık ekonomipolitik(1) ansiklopedisi Das Kapital’i okumaya yeltenirseniz, argo tabirle “balatalar sıyırır.”

İhtiyaçlar Hiyerarşisi/Piramidi

Neden mi? Buna cevap vermek için, ünlü Psikolog Prof. Dr. Abraham Maslow’un “İhtiyaçlar Hiyerarşisi/Piramidi"ne bakmamız gerekmektedir. Maslow’a göre, insanlar ihtiyaçları doğrultusunda düşünürler ve davranışlar sergilerler. Maslow’un genel psikiyatrik görüşünü yansıtan hiyerarşisi/piramidi 3 katlıdır. Bu düşünceye hiyerarşi/piramid adını vermesinin sebebi ise ortaya koyduğu bu 3 katlı düşünceye göre, bu ihtiyaçlar değişmez sıraya sahiptirler. Yani, birinci katta yer alan ihtiyaçlarını gidermeyen bir insan, ikinci ya da üçüncü kattaki ihtiyaçları gidermeye çalışmaz, hatta onları bir ihtiyaç olarak görmez.

Bu katlar ise şöyle sıralanmıştır:
1.Kat: Biyolojik/ Fiziksel ihtiyaçlar: Yemek, içmek, barınma,cinsellik vb.
2.Kat: Sosyal ihtiyaçlar(Aidiyet): Din, millet, aile, parti, dernek, sendika, arkadaş çevresi gibi herhangi bir toplumsal gruba mensup olma.
3.Kat: Kişilik/Benlik(Kendini gerçekleştirme) ihtiyacı: Kişinin, kendini tanımlayabildiği, “ben buyum” diyebileceği bu duruma “kendi çabasıyla” gelmesi.

Yani, karnını doyurup, güvenli bir biçimde barınan bir insan ancak bundan sonra kendini bir din, millet, aile gibi bir bütünlüğe ait hissetmek ister. Kendini böyle bir bütünlüğe ait hisseden birisi artık ait olduğu bu bütünlük içerisinde anlamlı, etkin ve özgün bir parça olarak görmek ister. Eğer kişi bunu gerçekleştirirse psikiyatrik açıdan sorunsuz bir hayat geçirir. Ama bunu gerçekleştiremezse  ya da gerçekleştirmesi engellenirse, herhangi bir toplumsal grubun içindeyse bile, kendini gerçekleştiremediği için içinde bulunduğu o toplumsal grubu reddeder ve kendini gerçekleştirebileceği bir toplumsal grup arayışı içine girer. Tabii bu reddediş ve arayışa giriş süreci sorunsuz ve pür mesut olmaz. Reddedip yeni bir arayışa giren kişide istisnasız büyük ruhsal ve fiziksel bir yıkım yaratan bu süreç, eğer reddedilen toplumsal grup aile gibi yakın çevreyse bu çevreye dahil olan kişilerde de benzer bir yıkım sürecine sebebiyet verebilir. Bu arayış süreci, kişi kendini gerçekleştirene kadar devam eder. Bu arayış sürecinde başarısız her bir girişim, kişideki ruhsal yıkımın katlanarak artmasına sebebiyet verir. Bu yıkım süreci, eğer psikolojide “öğrenilmiş çaresizlik”(3) olarak adlandırılan boyuta varırsa o zaman kişi arayıştan ve “kendisinden” vazgeçer. Bu durumda da yapacaklarının hesabı yoktur.

“En büyük cinayet, insanın yaşam sevincini öldürmektir”  

Yukarda bahsettiğim hiyerarşi/piramidin işleyişi, psikiyatrik açıdan sağlıklı kişiler için geçerlidir. Psikiyatrik sağlık yitirildiği zaman bu hiyerarşi/piramidin işleyişi de bozulur. Örneğin; kendini gerçekleştirme aşamasında eksiği olan birisi, bu hiyerarşi/piramidin ilk sırasında yer alan fizyonomik/fiziksel ihtiyaçlarına yönelik bir çaba içine girmeyebilir, bu ihtiyaçlarına yönelik başkalarının çabalarını reddedebilir hatta en temel güdü olan yaşama isteğini bile yitirebilir ki Yılmaz Güney’in de ifade ettiği gibi “En büyük cinayet, insanın yaşam sevincini öldürmektir.”

Freud, Bilinçaltı ve “Ben”

Bu noktada psikoloji dünyasından hatırlanması gereken bir diğer önemli isimse psikoloji dünyasının en ünlü ismi olmasına rağmen aslında Nörolog(2) olan ve bugün kullanılan psikolojik inceleme metodu olan “Psikanaliz”in fikir babası Sigmund Freud. Freud’un düşüncesine göre ise kişinin davranışlarında esas olan kriter “Ben” düşüncesidir. Fakat bu “Ben” düşüncesi her zaman isteyerek, bilinçli olarak takip edilen bir düşünce değildir. Bu noktada Freud’un psikoloji bilimine kazandırdığı  önemli kavramlardan biri devreye giriyor: Bilinçaltı

Freud’a göre insan zihni bilinç ve bilinçaltı olarak ikiye ayrılır. Bilinç, bizim bilerek ve farkında olarak düşündüğümüz ve yaptıklarımızdır. Bilinçaltı ise, bilmeden ve farkında olmadan düşündüklerimizdir. Davranışlarımızda hangisinin daha etkin olduğunu anlamamız içinse Freud’un Maslow’unkine benzer nitelikler taşıyan “id”, “ego” ve “süper ego” üçlemesini incelememiz gerekmektedir.(4)

İd, Maslow’daki fiziksel ihtiyaçlara; ego, sosyal ihtiyaçlara ve Süper Ego da Kendini Gerçekleştirme’ye karşılık gelir diyebiliriz kabaca. Bu noktada Freud’da önemli olan nokta kişi davranışlarında “Ben”in esas olmasıdır. Yani, Maslow ve Freud arasındaki kıyasta şöyle denebilir: Maslow’a göre, hiyerarşik ihtiyaçlar kişiyi “Ben”e götürür; Freud’a göre ise esas olan “Ben”, kişiyi ihtiyaçlara götürür. Yani her iki bilim insanında da ihtiyaçlar ve ben arasında diyalektik bir ilişki vardır. Ama iki bilim insanı da bir gerçeği tartışılmaz bir biçimde ortaya koymuştur ki, “Ben”, olmazsa olmazdır. “Ben”i zarar görmüş ya da Ben’ini tehlikede gören insan, kelimenin tam anlamıyla “kendini kaybetmiş” durumdadır. Bu durum, son derece kontrolsüz, tehlikeli ve yıkıcı bir süreçtir. Bu ruh halindeki kişi, normal zamanlarda yapmayacağı hatta kişiliğine taban tabana zıt davranışlar sergileyebilir. Bu ruh halinin devamı durumunda ise kişi, kendini kaybetmenin verdiği acıyla sonunu düşünmeden davranabilir.

Sevgi, fedakarlık ve yardımseverlik

Buraya kadar yazdıklarımı fazla “Ben merkezli” bulup, sevgi, fedakarlık ve yardımseverlik duygularının bu söylediklerimi çürüteceğini ya da en azından istisna oluşturacağını iddia edenler olabilir. Öncelikle şunu belirtmeliyim ki, istisna olan yerde bilim olmaz. Bahsini geçirdiğim duyguların da temelinde “Ben” vardır. İnsan kimi sever? ”Kendini ait hissettiği” sosyal alan olan aile, millet ve din mensuplarını ve kendine benzeyen ve kendine yakın gördüğü insanları. Yani, esas kriter yine sevilenlerin, onları seven “Ben”e göre konumlanışıdır. O yüzdendir ki, bazen insanlar benliklerini sevdikleri insanlarla özdeşleştirirler. Hatta böyle durumlarda, “senin mutluluğun benim mutluluğumdur” ya da “sana yapılan bana yapılmıştır” gibi cümleler sarf ederler. Bu durum hakikaten böyledir. Bu cümleler, âmiyâne tabirle “işkembe-i kübradan sallama” cümleler değildirler. Bu tür durumlarda kişi, kendi benliğini özdeşleştirdiği kişiye “gözü gibi bakmak” deyiminin de ötesine geçerek, “kendi gibi bakma”ya başlar. O kişinin tehlikede olması, mutsuz olması, başarısız olması gibi durumları kendi başına gelmiş gibi hisseder. Ya da kişi, benliğini özdeşleştirdiği kişiyi kaybetme tehdidi ya da tehlikesiyle karşılaşırsa o zaman bunu kendi benliğini kaybetme riski olarak görür. Bu istenmeyen durumu ya da durumları kendi benliğini savunurcasına bir çabayla gidermeye çalışır. Tamamen bilinçaltına dayanan savunma psikolojisi içerisinde olan kişinin davranışlarında ise akılcı bir nitelik bulunamaz. Bu noktada, savunma psikolojisi içinde olan bireyin güvendiği, sözünü dinlediği üçüncü şahısların “somut”  maddi ya da düşünsel yardımları gereklidir.

Bu uzunca yazıyı toparlarsam; benlik ve düşünce ile gerçeklik arasındaki uyum insan yaşantısının ve ruh sağlığının en temel yapı taşlarıdır. Benlik zarar görmediği ve düşünce ile gerçeklik arasında uyum olduğu sürece insan yaşamında ruhsal bir sorun olmaz.

(1)Ekonomiyle politika arasındaki ilişkiyi inceleyen bilim dalı.
(2)Beynin fiziksel yapısıyla ilgilenen bilim insanı.
(3)Bir kişinin bir eylemde belli bir süre başarısız olması sonucunda kişinin bu eylemi asla başaramayacağı düşüncesine gelmesi.
(4)Burada söylemeye çalıştığım, Maslow ve Freud’un aynı şeyleri söylediği değildir. Şekilsel açıdan iki bilim insanının da söylediklerinin benzerlik taşıdığıdır.

Soner Bahadır