logo

Soğuk Savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Soğuk Savaş etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

10 Şubat 2013 Pazar

Büyük resim: Küçük Amerika yaratılıyor


"Türkiye'yi küçük Amerika yapacağız"
diyen Nihat Erim
Çok partili rejime geçildiği günden beri, “muhasır medeniyet seviyesi” kriteri “Küçük Amerika olmak” olan bir devlet vizyonuyla yönetiliyoruz. AKP iktidarı ise bu vizyonu, “ileri demokrasi” ile taçlandırarak(!) “sonuçlandırma” hedefinde.

“Türkiye’yi küçük bir Amerika yapacağız” sözü, 1949 yılında, dönemin Bayındırlık Bakanı Nihat Erim(1) tarafından söylenmiştir. Bir CHP’linin söylediği bu söz, kendisinden sonra gelen farklı görüşlü hükümetler tarafından da benimsetilmiş ve günümüze kadar sürdürülmüştür.

Peki “Küçük Amerika” ne demektir ve böyle bir gereksinim nereden gelmektedir? Bu sorulara yanıt verebilmek için öncelikle sözün söylendiği koşulları incelemek gerekmektedir.

Bahsi geçen dönem; 2.Dünya Savaşı’nın ardından, “uluslarası güç dengesi”nin yeniden kurulduğu bir dönemdir. 4 Nisan 1949 tarihinde, ABD ile Batı,Orta ve Güney Avrupa ülkeleri, kendilerine göre SSCB’nin başını çektiği “Komünizm canavarı tehlikesi”ne karşı “NATO şemsiyesi altında” birleşerek emperyalizm(küresel sömürgecilik)in bekçiliğini yapmaya başladı. Buna karşı ise SSCB ve Doğu Avrupa da “reel sosyalizmi”i ayakta tutmak için 14 Mayıs 1955 tarihinde Varşova Paktı’nı kuruyorlar.

O tarihten itibaren Türkiye Cumhuriyeti, burjuva demokratik devrimi kurucu kadrolarının “Mazlum milletlerin bağımsızlık mücadelelerinin başlangıçı olma” vizyonu yerine, yine aynı kadroların “Modern batı ailesinin ‘eşit’ bir bireyi olma” vizyonunu, eşitlik ilkesini görmezden gelerek benimsedi ve ABD’nin kuyruğuna takıldı.

Fakat, ABD’nin kuyruğuna takılmak öyle kolay bir şey değil. Çünkü ABD, ya denkleriyle ya da benzeşleriyle ilişki kurar. ABD ile denk bir kuvvet olma vizyonundan uzak olan Türkiye, ABD’nin benzeşi olma yolunu tuttu. Fakat bu ilişkinin temel belirleyeni ABD olduğu için bu benzeşiklik, gerçekte değil görüntüde oldu. ABD’nin süt tozu, çikolatası, arabası, kıyafeti, müziği filan hayatımızı doldurdu.

Geriye bir tek eksik kaldı: Amerikan tipi siyasetin hayatımızı doldurması. Şu anda AKP iktidarının temel vizyonu bu eksiği doldurarak, “Küçük Amerika”yı tamamlamaktır.

Amerikan tipi siyasetin nasıl bir şey olduğuyla haftaya bu satırlarda buluşmak üzere...

(1)Erim, 1945-1950 ve 1961-1971 yılları arasında CHP milletvekilliği yaptı. 12 Mart 1971 Muhtırası sonrası kurulan “Reform Hükümeti”nin başına “CHP’den istifa etmesi şartı” ile getirildi. 26 Mart 1971’de Başbakanlık görevini devralan Erim, 22 Mayıs 1972’ye kadar bu görevi sürdürdü. Deniz Gezmiş ve arkadaşlarının idam edilmesiyle sonuçlanan Balyoz Harekatını başlatması sebebiyle “Balyoz” lakabını kazanan Erim’e, “Gerekirse demokrasilerin üzerine şal örtülmelidir” sözleri sebebiyle Aziz Nesin tarafından da “Şalcı Nihat” lakabı takılmıştır. 1959-1961 yılları arasında da BM Uluslarası Hukuk Komisyonu Üyesi görevi yapmıştır.(Kaynak:http://tr.wikipedia.org/wiki/Nihat_Erim)

Soner Bahadır

7 Aralık 2012 Cuma

Gönüllü fişlenme


Dünya sosyalist ve entelektüel kesiminin sıkça şikayet ederek dile getirdikleri bir konudur herkesin devlet tarafından takip edilip denetlemesi, ve fişlenmesi. Özellikle internet teknolojisinin, girdiği hayatların vazgeçilmezi olduğu “Küresel Köy”de ise bu durum artık kişilerin gönüllü olarak kendilerini fişlemesine dönüştü.

Modern anlamda, Benito Mussolini liderliğindeki Faşist İtalya’da 1926-1937 yılları arasında hapis yatan Antonio Gramsci’nin, bu yıllarda yazdığı “Hapishane Defterleri” isimli üç ciltlik kitapta temellerini attığı hegomonya(hakimiyet) kavramının, George Orwell’ın 1949 yılında yazdığı “1984” isimli kurgusal öngörü romanında geliştirilmesiyle ortaya çıkan ve bu kavramı tamamlayan bir olgudur “toplumsal denetim.”

Bu iki Marksist düşünürün düşüncesini birleştirdiğimizde karşımıza çıkan düşünce şu: Mevcut toplumlar temelde, sermaye sınıfı ve emek sınıfı olarak ikiye ayrılır. Toplumun yönetim aygıtı olan devlet, sermaye sınıfının elindedir ve çeşitli araçlarla sermaye sınıfının istekleri doğrultusunda toplumu yönlendirir. Devlet, aynı zamanda bu yönlendirmenin ne kadar başarılı olduğunu da denetler ve yönlendirmeye uymayanları kontrol altında tutmaya çalışır.

20. yüzyılın ilk yarısında şekillenen ve 20. Yüzyılın ikinci yarısını kapsayan iki sosyoekonomik(kapitalist ve reel sosyalist) kutuplu dünya düzenindeki sınıflı(kapitalist) toplum düzenini açıklayan bu düşünce yapısı, görüldüğü üzere tepeden inmeci ve baskıcı bir yöntemini ortaya koymaktaydı.

Reel Sosyalist Kutup’a karşı temel mücadele silahı “özgürlük” olan ve Reel Sosyalist Kutup’u “Dünya’ya özgürlük vaat ederek” yıkan Kapitalist Blok’un böylesi baskıcı bir yöntemi sürdürmesi mümkün değildi. Bu yüzden, dünya politikasını temel görüş olarak değiştirmeyen Kapitalist Blok’un bu denetimi daha “özgürlükçü” hatta “gönüllü” hale getirmesi gerekmekteydi.

Kapitalist devletin en kuvvetli toplumsal denetim araçlarından popüler kültür ve teknolojinin kazandığı yeni toplumsal konum ile birlikte bu denetim, hedeflenen gönüllülüğe erişti. Popüler kültürün “marka” ve “statü göstergesi” olarak tanıttığı semtlerde ve mekanlarda(ikon) bulunma çabasının yanına bir de internet üzerinden çeşitli mecralar aracılığıyla bu marka ve statü ikonlarının tüketildiğinin belirtilir hale getirilmesi ve bu belirtmenin çeşitli promosyonlarla desteklenmesi, gönüllü toplumsal denetimi, yani gönüllü fişlenmeyi getirdi…   

Soner Bahadır