Yazımın başında belirtmekte fayda olduğunu düşünerek: Annesi ve Babası vesilesiyle Türk ulusunun bir parçası olarak ülkenin batısı olan ve Kürt coğrafyasından çok uzakta, İstanbul'da yaşayarak, çevremden dolayı Türk ulusunun kutsadığı Mustafa Kemal ile beslenmiş biri olarak yazıyorum.
Yazımın büyük bir kısmının tersinden sorulmuş soru öbekleri olacağını ve yüksek ölçekli bir savaş halinin hakim olduğu topraklar olan Kürt coğrafyasını; çoğu yerlerde sorgulama, itiraf ve yüzleşmeler barındırdığını önden ek bilgi olarak sunmak yazının akışı için faydalı.
Okurken farklı duygu değişimleri yaşayacak olsak da sakin, bilinç ve düşünme mekanizmamızı yitirmeden, doğruluk merkezi olduğumuzu düşünmeden, sinirlerimizin düşünme mekanizmamızın önüne geçmesine ve en önemlisi, ülkenin kanıksattığı Kürt fobisinin baş göstermesine müsaade etmeden düşünelim. Daha da uzatmadan asıl kısma geçiyorum.
Öncelikle şunu başa yazalım: İnsanlara fiziksel ve psikolojik alanda zulüm ederek 'bölünmeyi' durdurmaz, hızlandırırsınız. Bu ince ayrım başa yazılmalıdır.
İnsanlar, tarihin ve güncel siyasetin gerçekliğini gözardı ederek, anayasanın bir gereği olmasını sorgulamadan referans alıp, hoyratça, ya devletten yanasın ya 'terörist'sin diyebiliyor.
Kelime anlamı hala ayaklar altında çiğnenen 'barış' savunuculuğu yapanlar vatan haini terörist olup, kelimenin anlamını yücelterek hak ettiği yeri bulması için dilden dile yayılmasını engellemek ise 'vatanperverlik'...
Dönüp bir hatırlanması gerekir ki, Meclis'teki araştırma komisyonunda 'terör araştırılması' üzerine yapılan oylamada terörist olmakla suçlananlar evet, karşılarındakileri terörist olarak suçlayanlar ise hayır yönünde oy kullanarak sergilemiş oldukları tutum ile bu memleketin asıl 'bölücüleri'nin kim olduğunu ortaya koymuşlardır !
Neyden kaçtı kendileri, hangi gerçeklerinden kaçtılar ? Bu kadar böbürlenip hangi yaptırımlarının üstünü örtme ihtiyacını neden duyduklarını sormadan bir de biz mi geçiştireceğiz?
"Bu memleketi 'bölücü'lerin bölmesine izin vermeyeceğiz" dedikleri günden beri tarih böylesine yarılmaya şahit olmamıştır.
Kürdistan coğrafyasındaki insanlar; aşını, işini, aile yaşantısını, sevgilisini, yerleşik düzenini arkasında bırakarak dağ yaşamının o zor yaşam koşullarını göze alarak kurtuluşu gerilla mücadelesinde aramayı neden tercih eder, neden böyle bir ihtiyaç durumu baş gösterir ?
Peki ya Kemalist kardeşim, Haziran direnişinde seni "Atatürk'ün piçleri" diye kovalayan polislerin Güneydoğu'da vatan savunduğuna mı inanıyorsun?
Gezi protestolarında BDP bayrağı elinde önden giden eylemcinin arkada, aslında Kürt Siyaseti'nin çok da barışık olmadığı Mustafa Kemal'in kalpaklı fotoğrafının olduğu Türk bayrağını taşıyan eylemcinin elinden tutarak kurtarmaya çalıştığını hatırlamaz mısın?
Savaş ve ölüm talep edenler, barış ve yaşam talep edenleri yaşanan ölümlerden sorumlu tutar hale geldi.
Süha Küçük
Süha Küçük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Süha Küçük etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
11 Şubat 2016 Perşembe
22 Aralık 2015 Salı
Gerçekliğimizi bilelim
Devrimcilerin çeşitli çıkış yolları gözeterek arayış içerisinde bulunup kendilerini var ettikleri toplumsallıktaki reel karşılıkları, toplum yapısını oluşturan bireylerin bir araya gelerek ömrünün büyük bir zaman diliminde, sokak heyecanına camlarından alkış bile tutmamış her yaş kuşağından insanların eylem kültürü nedir sorusuna verilecek yanıt; o anın ihtiyacını karşılayacak şekilde siyasi zeminin elverişlilik derecesi ile eylemliliğe dahil olan insan topluluğunun politik olgunluğu arasında kurulan terazinin dengesindedir.
Türkiye özelindeki sosyalist hareketin mücadele sürecinde, değişim arayışında başvurdukları arayış algısı, eylem alanlarında salt slogan atıp, çok gecikmeden polis saldırısı olacağına kesin gözüyle bakılarak, anormal olan bu durumun gittikçe sıradanlaştırılmasına mantık ilkelerini bir kenara koyarak ''müsaade'' edip, 100 - 150 mt geriye çekilerek -kitlenin örgütlülere güven duygusu pek de düşünülmeden- kızıl bayrakları sallamaktan mı ibaret olarak sürdürülecek ? Ellerde yükseltilen sosyalizmin bayrağı, karşılaşılan zor durumlar karşısında aklın yaratıcı ve 'cephe' gerisindeki kitleye kıvraklık hünerini sergilemekten yoksun mu bırakılacak?
Şu durum farkı anlaşılmalı: Türkiyeli sosyalistlerin sınıfsal mücadeleye olan inancının ölçüsü, hapiste yatıp yatmamak ve/veya hapiste yatılan günlerin sayısal azlığı veya çokluğu ile ölçülmemelidir. Devrimciler herşeyden önce yaşamak, yaşatmak ve kendilerini var etmekle görevli ve yükümlüdür. Sosyalist solun yoğun olduğu bölgelere sistem güçlerinin baskısı sonucu kadrolarda ortaya çıkan ''sivrilme/bilenme'' hali, toplumda siyasete kapı aralayan insanlar nezdinde dahi endişelendirici bir görüntü oluşturmasının yanı sıra, Türkiye'de sosyalist olmak, beraberinde darp, şiddet, gözaltı ve işkencenin kaçınılmaz ve hatta ''alışılagelmiş'' bir durum olarak bilinçaltına yerleştiriliyor. Gerçekler bu şekliyle kenarda dururken devrimciler, toplum önünde işlettiği bilinçleri ve sergilediği davranışlarıyla içerisinde bulundukları insanlığa rolmodel olduklarının farkında olmalıdırlar.
Evet, 1980 faşist darbesinin toplum içerisinde en büyük başarısının, ''örgütlenmek'' kelimesine karşı insanlarda; öncesinde yaşanılıp hatırlanılması bile istenilmeyen hatıralar oluşan, insanların içlerinde yaşadıkları ve korku yüklü, endişe verici duygunun birikimi olduğu gerçeğiyle herkes ister istemez yüzleşiyor.
Devrimcilerin içinde bulunarak kendilerini var ettikleri toplumsallıkta reel karşılıkları, hitap ettikleri/edecekleri alandaki yaşam tarzının kavranması ve o yerelliğin kendine özgü tarzına uygun söylemlerin geliştirilmesi ile mümkündür. Devrimciler, yani değişim isteyenler, temas etme eğilimini buldukları ve gösterebildikleri yerelliğin yaşam koşullarını öncül kabul edip, on yıllardır süren devrimci giyim, hitap, kurulan iletişimde seçilen kelimeler, dinleme ve konuşma tarzı, yaklaşım kültürünü, değişen Türkiye ve Dünya yapısına uyumlu bir form geliştirip güncelleyerek, nüfus ettikleri bölgenin insanlarını kendileri ile birlikte devrimcileştirebiliyor olacak yeteneği göstermelidir. Arzu edilen hedefte nihayete ulaşmayı mümkün kılacak incelik de burada yatmaktadır.
Güncel ihtiyaçta şu gerçekle yüzleşmek kaçınılmaz olacak ki, emekteki form değişmiştir. Kasıt, teknik olmasından daha çok biçimseldir. Maksim Gorki romanlarında geçen eli nasırlı ve heybetli, üstünde kendinden geçmiş tulum ile torna tezgahı veya makine başına geçen form yapısının yerine daha çok, Taksim barikatına koşarken manikür yapılı elleriyle topuklu ayakkabısını bir çırpıda çantasına yerleştirerek gözlerinden akan makyajını temizlemeye lüzum duymadan, polisin attığı gaz fişeğini elinde Talcidli su ile karşılayan bir form ile karşı karşıyayız. Peki ya bu tarza sahip çalışana ''banel'' gelmeyecek söylem geliştirildi mi ?
Süha Küçük
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)

