Dünya üzerinde etken ülkeler, kişilerin ve ailelerin izlediği yolu
izlemeyen onlardan daha üstün ve daha kudretli bir yapıda olmayı bilenlerdir. Devlet insan gibi
duyguya ve bireysel düşünceye sahip değildir, olamaz.
Şu an ki düzende 3. Dünya ülkeleri diye tabir edilen devletler, içinde
barındırdıkları insanların ruh hallerini aynen yönetim biçimine yansıtan ve
gerekli olan otoriter düşünceden çok insansı yapısı ile sorunları çözme
yöntemine başvuranlardır.
Yukarıda bahsi geçen ülkeler, dış politikalarında sırtlarını yakındaki
duvara verme gerekliliğini unutarak emperyalizmi besleme yolunu seçmiş ve
platonik bir tutkuyla okyanusun ardına bağlanmışlardır.
Bu sevda, onları komşuları ile zıtlaşmaya itmiş ve içinde bulundukları
bölgelerin kontrolünü tamamen umut bağladıkları emperyalistlerin ellerine basit
bir oyuncak olarak bıraktırmıştır.
Herhangi bir devleti diğerlerinden ayıran en büyük özelliklerden birisi
de karar verebilmedir. Gerçek anlamda otoriter ve güçlü bir yapı her zaman
kendi kararlarını kendi içinde alabilendedir. Aksi ise devlet yapısını temelden
sarsmaya yönelik büyük bir yanlışlıktır.
Kendi kendisine karar verememe durumu değişik hataları da yanında
getirir ve sonuç olarak mekanizmaya sürekli bir üst mercihe danışma isteğini
aşılar ki bu arzu engellenemez ve önü alınamaz bir alışkanlık haline dönüşür.
Hâkim devletler, kendilerine akıl danışmaya gelenlerin altın tepside
sundukları belli başlı sorunları dolaylı olarak çözmemekten yana tavır takınma
yoluna gidenlerdir.
Günümüzde de bu politika ile diğer devletlere ağırlığını hissettiren
batı dünyası, önceleri Kafkasya ve Orta Afrika’da yürüttüğü anlayışı şimdilerde
ise Kuzey Afrika, Arap Dünyası, Ortadoğu ve Anadolu’da devam ettirmektedir.
Devletler arası münasebete doğrudan veya dolaylı yollarda müdahalede
bulunan bazı batı devletleri, Dönem dönem çıkışa geçmeye yeltenen ve bölge de
yaptıkları ile hâkim güç olmaya yönelik adımlar atan (onlara göre)
devletçiklerin kafalarına bir tokmak indirmeyi kendilerine görev addetmiştir.
Günümüzde ise bunun en yakın örneğine maalesef canlı olarak şahit
olmaktayız. Ülkemizin izlediği dış politikanın sonucunu her gün bayrağa sarılan
tabutlar acı bir şekilde ortaya sermekte sanırım.
İlk başta bahsettiğim insani duygular ile hareket etme hastalığına
yakalanan devletimiz, önce Libya gibi 1974’den bu yana iyi ilişkiler içinde
bulunduğu bir devlette çıkan isyanda isyancıların yanında yer almış, sonrasında
ise kendi sınır komşularından Suriye’ye de sıçrayan olaylarda yine
okyanuslardan gelen dayatma yüzünden isyancıların istekleri doğrultusunda
hareket etmeye başlamıştır.
Bu durum ile birlikte Türkiye’nin sınır komşuları ile arası iyice
açılmaya başlamıştır; İzlediği Nükleer Program ile tüm batı dünyasının
tepkisini toplayan İran, Türkiye’den gördüğü kısa süreli destek ile başka bir
hamle yapacakken bir anda Suriye konusunda ülkemizden ağır bir dirsek yemiştir.
Ülkemizin Suriye için izlediği politikayı beğenmeyen ve konu ile ilgili
görüşlerini yazılı basına bildiren İranlı yetkililere olumsuz yanıtlar veren
Türk yetkililer herkesi şaşırtmıştır.
Türkiye’de Kürecik’e yerleştirilecek olan Füze kalkanları sürtüşmesinin
üzerine yaşanan bu yeni gelişmeler, bölgedeki tüm devletleri bir anda iğne
fıçısının içine koymaya yetmiştir.
Türkiye’nin sınır güvenliği ve Doğalgaz alımı açısından olmazsa olmazlardan
biri olan İran’a bu denli ani sırt çevirmesi ülkemiz zararına olmuştur.
Sınır güvenliği denince bölgede akla gelen ilk saldırganlar topluluğu
terör örgütü Pkk bir süre giremediği İran topraklarına nedense bu gelişmelerden
sonra sızarak adeta dışarıdan Hakkari’yi abluka altına almıştır.
Özellikle içinde bulunduğumuz aylarda bu kadar çok evladımızın toprağa
verilmesi ile, Pkklıların İran içinde rahatça hareket etmesi olayları birbirine
bağlantılıdır.
Hakkari’de yapılan saldırılara bakıldığında, örgütün geliş güzergahının
Irak değil İran toprakları olduğu bariz bir şekilde görülmektedir.
Konunun gerçekliği ise bizzat Başbakan tarafından doğrulanmış ve içinde
bulunduğumuz bu zor günlerde İrandan gelen terör saldırıları ile ilgili olarak
ülke ile direk temasta olduğumuzu belirtmiştir.
Kısacası Batı dünyası yaklaşık 85 yıldır hâkimiyetini okyanus aşırı bölgelerde
geliştirmek amacıyla, özellikle bölgeler
içinde güçlü ve komşu olan devletlerin birbirlerine sırt çevirmesi gerektiğini
bilerek o plana sadık kalacak stratejiler geliştirmeye devam etmektedir.
Adil Can Kavcar
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder