logo

30 Temmuz 2011 Cumartesi

Türkiye nereye gidiyor ve solun görevi

Referandum süreciyle tırmanan ve seçim süreciyle ayyuka çıkan AKP iktidarının tek başına herşeye muktedir olma tavrı, giderek ülke için daha tehlikeli sonuçlara neden olacak tarzda pekiştiriliyor. Başbakan ve şürekası hem dilde ve hem de davranışta serbestliği, sorumsuzluğu, saldırganlığı, tahammülsüzlüğü, ırkçılığı ve ayrımcılığı o kadar ileri noktaya vardırdılar ki, neredeyse toplumu ülkenin en kanlı dönemi sayılabilecek Tansu Çiller-Mehmet Ağar dönemini aratacak  hale getirdiler. İktidara geldiklerinde daha önceki dönemlerde yaşananların kendi suçu olmadığını ve Kürt sorunu başta olmak üzere, Alevilerin, Çingenelerin, türban sorunu olan Müslümanların ve diğer tüm hak talep eden kesimlerin sorunlarını çözmeyi vaat ederek toplumda sempati ve oy topladılar. Ondan sonra yaşananları hepimiz yakından biliyoruz. Burada ayrıntıya girmeden kısaca değinmekte fayda var.
 
AKP iktidarı işbaşında olduğu 8 yıl boyunca, öncelikle bir adım sonrası belli olmayan, herhangi bir planlaması-programı olmayan ve toplumun da tam olarak algılamakta güçlük çektiği “açılımlar” sürecini başlattı. Sorunu çözme konusunda niyeti olmadığı ve oyalamaya, elimine etme ve asimile etmeye dönük olduğu pek açık olan Kürt açılımı, Alevi açılımı ve Roman açılımı sırasıyla fiyaskoyla sonuçlanıp hesapları ters tepince bu kez de RT Erdoğan meydanlarda bu kesimlere açıktan saldırmayı seçti. Kürt sorununda geldiği nokta, 'Kürt sorunu yoktur, Kürt kardeşlerimin sorunu vardır' türünden bilinen klasik yöntemlerle fakat bu kez daha ince metodları da devreye sokarak sorundan kurtulmaya çabalıyor. Bu yöntemlere aşağıda değinmeden önce diğer açılımlara da göz atmakta fayda var.
 
Alevi açılımı adı altında başlattığı süreç tam anlamıyla Aleviliğe ve Alevilere hakaret süreci olarak tarihe geçecek türden bir tertipti. Alevi açılımı çerçevesinde düzenlenen kurultaylara, Maraş Katliamını 2010 yılında Maraş'ta anmak isteyen Alevilere, balkondan ülkücü-gerici güruhu saldırtmaya çalışan ve Maraş'ın bir numaralı katili olan Ökkeş Kenger'i (Maraş Katliamından sonra soyadını Şendiller olarak değiştirdi) davet ederek adeta yaşanan acılarla dalga geçmiş ve Maraş'ın acısı yetmiyormuş gibi katilleri maktullerin temsilcisi ve öncüsü yapmaya çalışarak Alevi toplumunu en hassas noktasından yaralamayı ve kışkırtmayı seçmiştir. Buna ek olarak bir başka Alevi katliamının yaşandığı yer olan Çorum'da Alevilerin tarihteki en büyük katillerinden biri olan ve Aleviler için 'defteri dürülecek sapkınlar' fetvaları veren Şeyhülislam Ebu Suud Efendi'nin marifetlerini ve meziyetlerini defalarca övmüş ve aslında yaptığı tarihsel vurguyla Ebu Suud Efendi'nin haklı olduğunu bu çağda bile tasdiklemiş, Alevilere de 'defterleri dürülecek kesim' olarak gözdağı vermiştir. Alevileri asimile etme oyunları tutmadığında bu kesime karşı saldırganlığını ve pervasızlığını hiç çekinmeden her fırsatta miting meydanlarında bağırmıştır. Alevilere dönük son marifeti ise Sivas katliamının yıldönümünde Madımak'ın utanç müzesi olmasını isyeten Alevi toplumuna gazlarla saldırması ve daha da önemlisi Madımak'ta yaşamını kaybeden yazar, sanatçı, şair, karikatürist, ressam ve bilim insanlarının isimlerinin yanına saldırıyı gerçekleştiren iki katilin de isimlerini yazdırarak son öldürücü darbeyi yapmasıdır. Bu arada Sivas katliamının bir numaralı sanığı, katil Cafer Erçakmak 18 yıl boyunca adalete hesap vermemiş ve yaşamını Sivas'ta sürdürmeye devam etmiş, 2 Temmuz'dan bir hafta sonra oğlunun Sivas'taki evinde öldüğünü toplum tesadüfen öğrenmiştir.
 
Roman açılımı diye ortaya attığı tertip daha da vahimdir. Çingeneleri yerinden yurdundan ederek kendi yandaşlarının inşaa ettiği TOKİ konutlarında ve şehirlerin mümkünse dış çeperlerinde gettolaştırarak sürmeyi hedeflemekten başka bir önerisi ve projesi olmayan açılım Çingeneler tarafından kabul edilmeyince, ülkenin her yerinde 'çadırlarınızı başınıza yıkarız' politikasını devreye sokmuştur. Zaten yoksulluk sınırının da altında yaşayan ve geçimini çöp toplama, hamallık, demir satma, otellerde temizlik görevlisi vb işlerle sağlamaya çalışan Çingenelerin ev diye tabir etmek zorunda kaldıkları tek seçenekleri olan çadırları ülkenin birçok yerinde gerçekten de başlarına yıkılmıştır.
Gelelim Kürt sorununa; Kürt açılımında asıl hedeflenen oyalama, böl-parçala-yönet taktiğinin devreye sokulmasıydı. Kürtleri TRT6, Şiwan Perver'in AKP sanatçılığına terfi etmesi, Kemal Burkay'ın ülkeye davet edilmesi (tabii iyi niyetle değil), medyada bulduğu birtakım yandaş Kürt kalemlerle bölgeye ilişkin 'aslında sorun sadece ekonomiktir ve birkaç teröristin çıkardığı pürüzdür' şeklinde ipe-sapa gelmez açıklamalarla sorunun devasalığını iteleyerek ve görmemezlikten gelerek sorunu hasır altı etmesi, AKP'nin sorunu farklı biçimde çözme yaklaşımının en belirgin işaretleriydi.
 
Peki AKP sorunu nasıl çözmek istiyor? AKP bugüne kadar olmadığı kadar yargıyı denetim altına almış, adeta toplumun tepesinde demoklesin kılıcı gibi sallandırıyor. Medya'da çıkan en küçük alternatif sese tahammül etmeyerek özgür basını susturmayı, sadece iktidara biat eden bir basın ve medya yaratmayı büyük olasılıkla başarmış durumda. Toplumda MHP'yi de belli bir düzlemde tutarak yeri geldiğinde ve ihtiyacı olduğunda kendi köklerine gidip ülkücü-faşist grupları muhaliflere karşı kışkırtıp ortalığa salıyor. En son Diyarbakır-Silvan'da yaşanan olaylar neticesinde AKP'nin kurmayları ve Başbakan BDP'yi ve tüm Kürtleri hedef göstererek bu gerici-faşist güruhu yüreklendirmiş ve Kürtlere ve BDP binalarına saldırmaları için teşvik etmiştir.
 
RT Erdoğan'ın Kürt sorununu çözme konusundaki yeni tezi devrededir. Bunun için izlediği yöntem şudur:
1.Başta, BDP olmak üzere tüm siyasi aktörleri bertaraf etme. Hasip Dicle ve tutuklu bulunan diğer seçilmiş Blok milletvekillerini hukuk dışı bir biçimde hapishanelerde tutma. Yargı eliyle KCK davası cerçevesinde Kürtlerin seçilmiş iki binden fazla siyasi temsilcisini süresiz tutuklama yoluyla siyasi kanalları tıkama.
2.Kürt halkına ve Kürt çocuklarına dönük baskı ve sindirme politikası gereği her türden saldırıyı işletme. TMK ve diğer yasalarla Kürt halkının her türden sokak muhalefetini bastırma, suç sayma ve en küçük hak talebini boğma.
3.PKK'nin eylemsizlik kararının devam ettiği ortamda bile askeri operasyonlara aralıksız hız verme ve Kürtlerin silahlı savunma mekanizmalarını çökertmeye çalışma.
4.Sivil İtaatsizlik eylemlerini, özellikle de Müslüman kesimin ezberini bozan sivil cuma namazlarını, dinci-gerici ve tekçi anlayışla İslam’a aykırı ilan ederek önemli bir bölümü Müslüman olan Kürt halkının hala vicdan sahibi olan (örneğin Mazlum-Der vb) diğer Müslümanlarla duygusal ve inançsal bağını koparma. Bu vesileyle Kürtleri yalnızlaştırma.
5.Tamamen AKP'nin ve cemaatlerin kontrolünde olan polis gücünü askeri açıdan daha da güçlendirerek sınır bölgelerinde konuşlandırma ve savaşa sürme. Bununla da asker, polis, kontrgerilla, korucu ve sivil bürokratlar eliyle başta Kürt halkını ve tüm toplumu topyekün zapturap altına alma. Ülkeyi giderek tam bir polis devletine dönüştürme.
6.TSK'da Ergenekoncu diye bilinen kesimi elimine ederek veya kontrol altında tutarak TSK'yı tamamen kendi güdümüne alma ve sınır ötesi operasyonlar konusunda hem TSK içinden daha önce yükselen 'Askeriye yapacağını yaptı, şimdi sıra siyasilerde' söylemini boşa çıkararak kendi militarist 'çözüm'ünü dayatma.
7.12 Haziran Genel Seçimlerinde oluşan Emek, Özgürlük ve Demokrasi bloğunun en geniş sol muhalefeti temsil edecek bir üst yapılanmaya (Çatı partisi vb) gitmesine engel olmak için Kürt siyasi hareketiyle diğer muhalif kesimlerin arasını açmak için her koşulda Kürtleri Kriminalize etmek. Basın-yayın ve medya yoluyla anti-propaganda yaparak ve Kürtlere dönük kullanılan her türden şiddeti haklı çıkarma çabalarıyla Kürt siyasi hareketinin Alevi hareketiyle, sosyalist solla, gayrımüslüm kesimlerle ve en geniş emek hareketiyle buluşmasını engellemek.
8.İmralı'da PKK lideri Abdullah Öcalan'la görüşmeleri topluma açıklamayarak, bir yandan sanki AKP'nin bir çözüm önerisi varmış gibi toplumu beklentiye sokarak oyalamak ve bu arada da savaşı çözüm olarak topluma dayatmak. Diğer yandan da sayın Öcalan'ın her görüşme sonrası sonuç verici olmayan açıklamalar yapmasını sağlayarak Öcalan'ın gerek PKK üzerinde ve gerekse de Kürt halkı üzerindeki etkisini zayıflatmayı hedeflemek ve kendince hedef şaşırtmak.
9.Başta İran olmak üzere bölgede Suriye ile de işbirliği halinde Kürtleri coğrafyadan silme planlarının bir gereği olarak sınır ötesi operasyonlar yaparak ve bu diktatör yönetimlerle gücünü birleştirerek ülke içerisindeki iç muhalefetleri tamamen boğmak.
10.AKP  kurmaylarının açıklamaları, yandaş ve savaş çığırtkanı yalaka medyanın da desteğiyle ülkücü-faşist güruhları Kürtlere karşı linç girişimlerine çağırarak ve teşvik ederek Kürtlerin ve Türklerin tarihte eşi benzeri görülmemiş biçimde karşı karşıya getirilmesi yoluyla halklar arasında düşmanlığı yaymak ve birlikte yaşamanın koşullarını ortadan kaldırmak. Bununla asıl hedeflenen ise Kürtleri linç etme ve gözdağı vererek bastırma aracılığıyla toplumun tüm muhalif kesimlerini esir almak ve kul-teba konumuna düşürmek.
 
İşte bu on başlıkta saydığımız icraatlar ve yaptırımlarla AKP'nin asıl hedeflediği, diktatoryal tek adam yönetimine varma arzusudur. Tayyip ve şürekası oraya doğru hızlı adımlarla ilerlerken Osmanlı hükümdarlarına sık sık vurgu yapmalarının ve onları anarken ağlamalarının sebebi o mertebeye varma özlemidir. Bu nedenle AKP Bursa Milletvekili Hüseyin Şahin'in “Başbakana dokunmak ibadettir” sözlerinin altında yatan zihniyet de budur. Çünkü hükümdar hem devletin- mülkün sahibi ve hem de peygamberin temsilcisidir. Halk da tebaadır ve kuldur. Gidişat tam da bu yöndedir.
 
Bu durumda ezilen tüm kesimlerin, Alevilerin, sosyalistlerin, solun, demokratların ve vicdan sahibi herkesin görevi nedir diye sormak gerekir. Hala Kürt siyasi hareketini, etnik kimlik mücadelesi veren ve 'bana dokunmayan yılan bin yaşasın' yaklaşımıyla Kürtlerin sokak muhalefetine, barış çabalarına, eşit, özgür, demokratik bir toplum ve ülke yaratma arzusuna ve birarada eşit bir şekilde yaşama isteklerini görmemezlikten gelen kesimler bilmelidir ki; o yılan birgün kendilerine de değecektir ve o zaman belki onlar için sesini çıkaracakları Kürtleri de bulamayacaklardır. Ve yine bu gidişatta, güçlerini birleştirme zorunluluğu olan ama bundan ısrarla çekinen ve feragat edenler bilmelidir ki bu kez yaşanacak olan Sivas'lar, Maraş'lar ve Halepçe'ler biraz da onların eseri olacaktır. Vicdanınız bu yükü taşıyabiliyorsa ve tarih karşısında bu ağır yükle yaşayabiliriz ve bunu torunlarımıza doğru anlatabiliriz diyorsanız buyurun parçalı siyasete devam edelim ve yeni linçlere, soykırımlara açık olalım.
H. SELDA AKSOY :Avrupa Barış Meclisi’nin  Türkçe ve Kürtçe yayınladığı Aşiti-Barış gazetesi Yayın Kurulu Üyesi ve Britanya Barış Meclisi Sekreteryası üyesi

Hiç yorum yok:

Yorum Gönder